Yeni Özgür Politika

Yeni Özgür Politika Gerçekte ısrar...
Yeni Özgür Politika Gazetesi

05/09/2026

Sömürgeci köleliğe antiemperyalist kılıf

Ziya ULUSOY yazdı

Antiemperyalist laflarınız, seküler faşist amacınızı örtmenin ve Türk halkının faşizme karşı olan kesimlerini bağnaz milliyetçi şovenizm barajında tutmanın aracı.

“Sıra Türkiye’de” yalanıyla Türk halkını aldatmayın; Erdoğan-Bahçeli de bu laflarla halk desteğini sürdürüp faşizmi kalıcı kılmaya çalışıyor. Bağnazlığınız, faşizme desteği güçlendiriyor.

Emekli asker ve 'sivil' ulusalcılar ile MHP’den kopan bazı Avrasyacılar, Kürt Özgürlük Hareketi’nin silah bırakıp barışçı mücadele kararına da öfke kusuyorlar.

Emekli Albay Orkun Özeller, “PKK terör örgütünü yenmiştik... terörsüz bir Türkiye’de yaşandığını söylemek yanlış olmazdı... Terörle Mücadele Kanunu’nun etkin pişmanlık hükümlerini uygulamak yeter. 5 yıllık denetimden sonra da Türkiye'ye gelip yaşasınlar ama siyasete girmelerini doğru bulmuyorum..." buyuruyor. Kürt halkından oy almaya devam ettiklerine göre, “terör bitti rehavetine düşülmemesi”ni söylüyor. Barışçı mücadeleye de "zindanı uygulayın" demeye getiriyor.

Bu cenaha soldan iltihak eden Yavuz Alogan da sürece aynı cepheden bakıyor. Erdoğan’ın bu yolla “Türk milletinin kimliğini değiştirmek, üniter ulus devleti ortadan kaldırmak, ülkeyi etnik temelde idari olarak bölme”yi amaçladığını ileri sürüyor. Sürecin olası tıkanması durumunda “hendeklerin bu kez büyük şehirlerde kazılabileceğini”, “emperyalizmin Türkiye’yi kesin sonuçlu iç ve dış çatışmalara sürükleyerek netice almak” isteyeceği 'endişesini' dile getiriyor.

SZC TV ekranlarına çıkan Emekli general Naim Babüroğlu ve diğer emekli subaylar, veryansıntv.com sitesi yazarları, söz ve karar birliği içinde Rojava’daki Kürt ve diğer halkların demokratik güçlerine veryansın ediyorlar.

Erdoğan ve Colani ile çetelerinin, Trump desteğinde savaş saldırısıyla bini aşkın QSD’li ve sivili katlederek Rojava öz yönetim güçlerini geriletmesini yeterli görmüyorlar. YPG’nin direnişle koruyabildiği bölgesinde entegrasyona gitmesini bile “tehlikeli taviz" olarak görüyor, “hepsi terörist”, tek tek inceleyerek ve Kürt bölgeleri dışına dağıtarak tümünün “halledilmesi” gerektiğini çemkiriyorlar.

İlginçtir, laikliği savunarak sözümona Erdoğan’a muhalefet ettiğini iddia eden bu kesim, Suriye’de üniter devlet olarak Colani’nin ABD ve Avrupalı emperyalistler ile Erdoğan-TSK tarafından iktidara taşınan gerici-yıkıcı iç savaş gücünün İslamcı bölünmez bütünlüklü hakimiyetini savunuyor. Colani ve Erdoğan-TSK’nın, QSD-YPG’ye savaş saldırısını açıktan destekliyor. Kürt halkının ulusal haklarının tümden gaspedilmesini çemkirerek istiyor, Alevi ve Dürzi inancından halkın katledilmesini, Suriye emekçilerinin İslamcı faşizme mahkum edilmesini sessizce onaylıyor.

Bu şovenist ulusalcı-milliyetçi kesime sormak gerekir; sizin Erdoğan-Bahçeli yayılmacı şovenizminden ne farkınız var? Tek farkınız İslamcı-Türkçü faşizm yerine seküler milliyetçi faşizmi savunmaktır, o kadar! Üstelik İhvancı Erbakan ve talebelerini, Kürdistan’da Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı “destekleme” çağrılarını yaparak, MHP ile ittifak kurarak bugünkü Erdoğan-Bahçeli faşizminin güçlenmesine katkıda bulundunuz. Antiemperyalist laflarınız, seküler faşist amacınızı örtmenin, Türk halkının faşizme karşı olan kesimlerini bağnaz milliyetçi şovenizm barajında tutmanın aracı. ABD-İsrail savaş zinciri, iş birlikçisi olmayan Esad iktidarını yıkarken ve Molla iktidarını yıkmaya çalışırken, Filistinlilere, Kürtlere hak yoksunluğunu sürdüren merkezi bölünmez bütünlüklü İslamcı veya milliyetçi devlet iktidarı kuruyor. Ezilen ulus ve inançlara da işçi sınıfı ve yoksul halka da demokrasi tanımıyor. “Sıra Türkiye’de” yalanıyla Türk halkını aldatmayın, Erdoğan-Bahçeli de bu laflarla halk desteğini sürdürmeye, faşizmi kalıcı kılmaya çalışıyor.

Anlamak istemediğiniz şu ki; sosyalizm ve ezilen halkların mücadelesi emperyalist sömürgeciliği yıktıktan sonra, çok uluslu yeni sömürgelerdeki ezilen ulus ve inançtan halklar bu mücadelenin güçlü etkisiyle ulusal ve demokratik hakları için uyandılar, ayağa kalkmaya başladılar. En güçlülerinden biri de Kürtlerin özgürlük mücadelesi oldu. Bir diğeri, Tamil Elam Kaplanları’nın mücadelesiydi. Sosyalizmin yıkılmasıyla emperyalist ve burjuva gericiliği döneminde bu ulusal demokratik mücadeleler, ezen ulus halklarının mücadele zayıflığı koşullarında zafer kazanamıyor. Katliamlara uğratılıyorlar fakat kendi halkı nezdinde sizin ürktüğünüz kadar siyasi desteklerini sürdürüyorlar, sürdürecekler.

Seküler ulusalcı-milliyetçi bağnazlığınız, millici demagojiyi kullanan Erdoğan-Bahçeli faşizminin kitle desteğini güçlendiriyor. Oysa işçi sınıfı ve Türk yoksullarının ekmek ve özgürlük mücadelesinin geliştirilmesi, kapitalist emperyalizme, faşizme ve güçlü olanın işgalci savaşlarına karşı, içeride ve bölgede aydınlık bir gelişmeyi sağlayacak yoldur. Bu yol, Kürt halkıyla özgürlük içinde birliğini de inşa edecektir.

05/09/2026

Mehdi Zana'nın anısına

Mehdi Zana, inandığı gibi yaşadı. Bireysel çıkarların ve hesapların peşinde koşmadı. O, döneminin çok özgün bir kişiliğiydi. Kendi başına bir ekoldü diyebiliriz.

Yeni kuşak çok fazla tanımaz ama Xalo Mehdi, 1960’lardan bu yana bütün ömrünü, en zor koşullarda dahi Kürt halkının özgürlüğü ve mücadelesi için harcadı.

Xalo Mehdi, Kürdistan'da iz bırakanlardandır. Kendine özgü bir rengi vardı. Xalo Mehdi'nin yokluğunda Kürdistan, bir zenginliğinden mahrum kaldı.

MUZAFFER AYATA

Bir yaşamı mücadele içinde geçirmek, inandığı ve bağlandığı değerlerle yol almak önemlidir. Yaşamını mücadeleye adayanları tanımlamak ve dile getirmek, insana ağır bir sorumluluk yükler. Anlatmasan olmaz ama anlatsan bir tarafı eksik kalır duygusu, insanı hep büyük bir ikileme sürükler. Nasıl ki yaşam hareketsiz ve çelişkisiz olmuyorsa duygu ve düşünceler de onları yansıtır. Bu açıdan değerli mücadele insanı Mehdi Zana ile ilgili anlatacaklarımız da eksiklikleriyle birlikte ele alınmalı.

Mehdi Zana, 1960’lardan beri mücadele arayışı ve çabası içinde olan birisidir. Bu dönem, aynı zamanda Türkiye’de devrimci demokratik mücadelenin yükselişe geçtiği, arayış ve sorgulamaların yoğunlaştığı bir dönemdir. Xalo Mehdi siyaset okuluna, toplumsal mücadeleye, Niyazi ustanın terzihanesine çıraklıkla adım atar. O dönemler, şimdiki gibi dernekler, sivil toplum örgütleri yaygın değildi. Kürdistan ve Türkiye’de devrimci demokratik dinamiklerin harekete geçtiği, bir uyanış ve canlanma dönemiydi. Xalo Mehdi de yerel egemenlere, feodallere, halk üzerindeki baskılara karşı isyandadır. Güçlü bir itirazı ve arayışı vardır. O dönem Türkiye İşçi Partisi'nde örgütlü mücadeleye katılır ama her zaman Kürt kültürü ve kimliği ile ezilenlerin sesi olmaya, devrimci bir kimlik edinmeye yol alır. Kürdistan'da devrimci örgütlerin kurulduğu dönemlerde, 12 Mart Askeri Muhtırası sonrasında cezaevlerinde politize olmuş Kürdistanlı devrimci gruplar, üzerine ölü toprağı serpilmiş Kürt halkında damara verilen taze kan gibi bir canlanmayı ve uyanışı sağladı.

Mehdi Zana, Özgürlük Yolu’ndan 1977’de Amed'de belediye başkanı oldu. Sol demokratik Kürt kimliğiyle çalışma yürüttü. Seçilişi, halkın bilinçlenme ve düzen partilerine karşı duruşunun da göstergesidir. Apocular öncülüğünde gelişen Hilvan-Siverek mücadelesi, Kürdistan'da yaygın örgütlenme propaganda çalışmaları ve eylemleri, güçlü bir kitle tabanı oluşturdu. Apocuların da Batman ve Hilvan belediyelerini kazanması devlet yöneticilerinde Kürt korkusunu depreştirdi. Buna karşılık 1 Mayıs 1977 Taksim Katliamı, sonraki yıl Maraş Katliamı ve 12 eylül 1980 faşist askeri darbesi, karabasan gibi ülkenin üzerine çöktü. Bütün belediye ve yönetimlere el koydular. Doğal olarak Mehdi Zana’nın da payına Diyarbakır Zindanı düştü.

Mehdi Zana ile yan yana gelmemiz, tanışmamız Diyarbakır Zindanı'nın o dehşetli günlerinde oldu. 1981’e kadar ölüm orucu, direnişler, sonuç vermedi. Öncü kadroların çoğu hücrelerde tutulmaya devam edildi. Mehdi Zana da koğuşlara götürülenler arasındaydı, ancak kişiliği ve duruşu nedeniyle hedef oldu, hücrelere yanımıza getirildi. Tanışmamız o ağır koşullarda hücrelerde başladı.

Mehdi Zana, yaşça bizden büyük olduğu için kendisine hep Xalo Mehdi derdik. Bu kavram, bütün cezaevinde hepimizin diline oturdu. Xalo Mehdi, hiçbir zaman yılgınlığa, karamsarlığa kapılmadı. Esprili, güler yüzlü ve hep moral kaynağı olmaya çalıştı. İnsanlarla ilişkilerinde olabildiği kadar doğal ve mütevazıydı. Arkadaşlarını ve Kürt halkını hep sevdi. Büyük, derin bir sevgisi ve bağlılığı vardı. Belediye başkanlığı döneminde Özgürlük Yolu’yla yolunu ayırmıştı. Mahkemelerde, cezaevinde bir örgüt adına savunma yapmadı. Bir Kürt yurtseveri ve demokratı olarak hareket etti. Bütün gruplar ve örgütlerle iyi bir diyalogu ve ilişkisi oldu.

Xalo Mehdi’nin daha o zaman da astım gibi sağlık sorunları vardı. İdare, bizim üzerimizde her türlü yöntemi deniyordu. Hava akımının olmadığı yüzlerce kişinin tıkıldığı o hücrelerde, bazen herkesin eline ikiden fazla sigara tutuşturup yaktırarak, dumanı çek-bırak komutlu seanslar düzenliyorlardı. Sigara dumanı çok ağır bunaltıcı bir duman, insan o koşullarda daha iyi fark ediyor. Sigara içilen ortamda bulunmaması gereken Mehdi Zana, bu yıkıcı dumanı bizimle beraber soluyordu.

Bu yıllarımız sevgi ve saygı içinde geçti. Sonra Diyarbakır’dan dağıtıldık. 1988’de Xalo Mehdi ile Eskişehir Cezaevi'nde tekrar yan yana geldik. Ben, O, Sabri Ok ve Rıza arkadaş çoğunlukla aynı masada yemeğe oturur, uzun sohbetler ederdik. Xalo Mehdi oldukça açık sözlü bir insandı. 1988’in sonunda biz sürgüne gönderildik.

Mehdi Zana ile tekrar görüşmem 2000’de tahliye olup Avrupa’ya çıktığımda Brüksel’de oldu. O, İsveç’te kalıyordu. Xalo Mehdi ile son görüşmem ise Brüksel’de olmuştu. Leyla Zana, AP’nin kendisine verdiği Sakharov Ödülü'nü almak için Brüksel’e gelmişti. Bu son görüşmemiz oldu. Bundan sonra uzaktan birbirimizden haberdar olduk.

Mehdi Zana, inandığı gibi yaşadı. Bireysel çıkarların ve hesapların peşinde koşmadı. O, döneminin çok özgün bir kişiliğiydi. Kendi başına bir ekoldü diyebiliriz. Belki son yıllarda çok görünür olmadı, yeni kuşak onu çok fazla tanımaz ama Xalo Mehdi 1960’lardan bu yana bütün ömrünü en zor koşullarda dahi Kürt halkının özgürlüğü ve mücadelesi için harcadı. Xalo Mehdi, Kürdistan'da iz bırakanlardandır. Kendine özgü bir rengi vardı. Yokluğunda Kürdistan bir zenginliğinden mahrum kaldı.

Bugün Kürdistan yüzlerce şehidini bir kerede anıyor. Düşünsel, ruhsal ve duygusal bir uyanışın ve birliğin oluştuğu günlerden geçiyoruz. Bir halkın, nasıl kimlik ve irade sahibi olduğuna tanıklık ediyoruz. Büyük davaların ve mücadelelerin bedeli ağır olur. Kürtler de son 50 yılda ağır bedeller ödedi. Onun için kendi şehitlerine bağlı, onlara değer katan, onların oluşturduğu irade etrafında kenetlendiğini, dosta ve düşmana gösteriyor. Bizlere düşen, onların bıraktığı mücadele geleneği ve hafızasını geliştirip daha ileriye taşımaktır.

05/09/2026

Öznenin dönüşümü

Barış süreci ve önümüzdeki dönem, sadece stratejik hamlelerin değil, bu hamleleri gerçekleştirecek karar kişiliğine sahip öznelerin sınavıdır.

BOZAN TEKİN

Barış süreci, sadece diplomatik masaların üzerinde şekillenen teknik bir uzlaşı değil, toplumsal dokunun yeniden kurgulanması, siyasi iradenin niteliksel bir sıçrama yapması ve halkın özgürlük talebinin bilimsel bir temele oturtulması sürecidir. Bu süreç, geçmişin tortularından arınarak geleceğin inşasına doğru atılan devasa bir adım olarak karşımızda durmaktadır. Bu büyük dönüşümün önünde en hayati mesele, sadece "ne" yapacağımızı bilmek değil, bu "ne"yi gerçekleştirecek nitelikteki "kim"e dönüşebileceğimizdir. Bir sürecin başarısı, o süreci yöneten kadronun teorik donanımı ile pratik iradesi arasındaki uyuma bağlıdır. Eğer özne, içinde bulunduğu dönemin gerekliliklerini doğru analiz etmez ve bu analizi kendi karakterine nakşedemezse en büyük stratejik planlar bile kağıt üzerinde kalır.

Tarihsel süreçlerin akışı içerisinde her devrimci dönem, kendi özgün koşulları içinde bir "bilgi üretimi" ve "özne inşası" gerektirir. Bugün içinde bulunduğumuz barış süreci, diplomatik dengelerin ötesinde, toplumsal dokunun yeniden kurgulanması, siyasi iradenin niteliksel bir sıçrama yapması ve halkın özgürlük talebinin bilimsel bir temele oturtulmasını zorunlu kılıyor. Bu noktada karşımıza çıkan en hayati ihtiyaç, süreci yönetecek, analiz edecek ve topluma yön verecek; donanımlı, teorik derinliği olan ve pratikle bütünleşmiş nitelikli kadroların yetişmesidir. Bilgi, ancak bir özne tarafından işlendiğinde ve bir amaç doğrultusunda yoğunlaştırıldığında eyleme dönüşür. Teorik bilgi, zihinde bir "birikim" olmaktan çıkıp karakterde bir "karar" haline gelene kadar eksiktir.

Eylem gücü ve yoğunlaşma

Eğitim süreçleri, doğası gereği çok farklı konularda devasa bilgi yığınlarıyla karşılaşmamızı sağlar. Bu bilgiler, zihnimizde ve duygularımızda bir sistematiğe kavuşmadığı sürece sadece "ham madde"dir. Bilginin özümsenmesi, onu dönemin ruhuyla anlamlandırmak ve belirli bir amaç doğrultusunda yoğunlaştırmak; bireyin kendi kendisiyle baş başa kaldığı o içsel hesaplaşma anıdır. İşte bu noktada karşımıza çıkan kavram, diyalektik bir zorunluluk olarak "yoğunlaşma"dır. Bilgiyi sadece öğrenmek değil, onu kişiliğimize yedirmek; zihinsel ve duygusal bir sistematiğe kavuşturarak öznenin karakterine nakşetmektir.

Doğadaki fiziksel değişimler bu yoğunlaşma sürecinin en somut örneğini sunar: Su buharının yağmura dönüşmesi basit bir hal değişimi gibi görünse de aslında derin bir yoğunlaşma ve direnç sürecidir. Madde, gaz veya buhar halinden sıvı hale geçerken sadece şekil değiştirmez; atomik düzeyde bir "birleşme" yaşar. Buhar zerrecikleri, atmosferdeki daha soğuk bir hava tabakasıyla çarpıştığında dağılıp yok olmazlar; aksine, o soğukla (yani dışsal ve içsel etkilerle) karşılaştıklarında birbirlerine tutunmaya başlarlar. Bu çarpışma anı, parçalanmanın değil, kolektif bir bütünlüğün başlangıcıdır. Buhar zerrecikleri bu yoğunlaşma sayesinde daha güçlü bir çekim kuvvetiyle birbirine bağlanarak su damlasına dönüşürler.

Eğitim hayatımızda ve siyasi mücadelemizde de benzer bir süreç yaşanmaktadır. Karşılaştığımız teorik veriler, siyasi analizler ve toplumsal süreçler, zihnimizde "soğuk hava tabakasıyla" çarpışmadığı sürece dağılıp gider. Bilginin yoğunlaşması; bu teorik zerreciklerin birbirinden kopmadan, daha fazla birleşerek bir amaç doğrultusunda su damlasına dönüşmesi demektir. Eğer bilgi, zihinde "buhar" gibi serbest ve dağınık kalırsa eyleme geçecek gücü bulamaz. Özne, bilgiyi kendi karakteriyle çarpıştırıp onu yoğunlaştırdığında, o bilgi artık bir "yağmur" gibi toplumsal gerçekliğe nüfuz eden güçlü bir kuvvete dönüşür.

Bu süreç, geçmiş pratiği öz eleştirel bir süzgeçten geçirmeyi, mevcut yetersizlikleri teşhis etmeyi ve önümüzdeki dönemin gerektirdiği niteliklere ulaşmak için özneyi yeniden inşa etmeyi gerekli kılar. Özellikle alan pratiklerindeki eksikliklerin dile getirilmesi ve bu eksikliklerin kişilik, zihniyet ve tarz kaynaklı kökenlerinin tespit edilmesi, içsel bir mücadele alanı açar. Her tarzın temelinde bir zihniyet bulunmaktadır; bizi tekrar yetersizliğe götüren o zihniyetin doğru tanımlanması, Barış ve Demokratik Toplum paradigmasının gerektirdiği özelliklere ulaşmanın ön koşuludur. Özgürlük Hareketi kadrosunun kendi içindeki bu dönüşümü gerçekleştirmesi, sadece teorik bir gelişim değil, aynı zamanda eski geriliklerin aşılarak yeni bir düzeyin yakalanmasıdır. Bu nedenle her bireyin ve kadronun sürekli bir yoğunlaşma içinde olması; kendini değiştirmenin, dönüştürmenin ve toplumsal sorumluluğu üstlenecek kapasiteye ulaşmanın temelidir.

Kararlılık ve inşa görevleri

Her büyük inşa, sağlam bir temel üzerine yükselir. Tarihe baktığımızda, temeli atılmış fakat üzerinde hiçbir bina inşa edilmemiş binlerce yarım kalmış proje görmek mümkündür. Kendi pratiklerimizde de benzer durumlarla karşılaşabiliyoruz; başlanıp devam ettirilemeyen, stratejik kararlılıkla taçlandırılmayan pek çok girişim var. Bu eksikliğin kökeninde ise yapılacak işin veya yerine getirilecek görevin gerektirdiği "kararlılığa" ulaşamamak yatar. Yarım bırakılmış her pratik, aslında zihinsel bir yoğunlaşma eksikliğinin ve kararlılık zemininin yetersizliğinin dışa vurumudur.

Özgürlük Hareketi'nin tarihsel gelişiminde bu yetersizliklere çözüm üretmek amacıyla Önder Apo tarafından PKK 5. Konferansı'nda tanımlanan ve çözümlenen "Karar Kişiliği" kavramı, tam da bu noktada bir reçete sunar. Karar kişiliği, devrim için alınan kararı sadece kağıt üzerinde bırakmayıp hayatın her alanına nüfuz ettirme iradesidir. Bu, dönemsel bir refleks değil, süreklileşen bir yoğunlaşmadır. Bir sürecin başarısı, o sürece dair ulaşılan stratejik sonuçların ne kadar tutarlı ve kararlı bir şekilde hayata geçirildiğine bağlıdır. Karar kişiliği, bu yönüyle anlık odaklanmanın ötesine geçerek, hedefe giden yolu istikrarlı bir iradeyle yürütmeyi ifade eder.

Bu noktada karar kişiliğini mümkün kılan temel unsur, "yoğunlaşma" ile "kararlılık" arasındaki diyalektik bağdır. Bir kararın hayata geçirilmesi için önce o kararı besleyen teorik ve pratik bilginin zihinde bir odak noktasına dönüştürülmesi (yoğunlaşması) gerekir. Eğer bilgi yeterince yoğunlaşmamışsa alınan karar havada kalır. Eğer yoğunlaşma süreci süreklilik arz etmiyorsa karar sadece geçici bir heyecandan ibaret kalır. Dolayısıyla her türlü stratejik süreklileşme, ancak temeli güçlü atılmış, derinlemesine analiz edilmiş ve özne tarafından içselleştirilmiş bir yoğunlaşmayla mümkündür. Karar kişiliği, bu sağlam temel üzerine inşa edilen sarsılmaz bir irade mimarisidir.

Kolektif sorumluluk

Bugün barış süreci, bizden sadece "bilgi sahibi" olmamızı değil, bu bilgiyi toplumsal bir dönüşüm aracına dönüştürecek nitelikte donanmayı bekliyor. Bu noktada eğitim; sadece ders dinlemek veya teorik bilgi depolamak değil, özneyi sürekli olarak yeniden inşa eden bir süreç haline gelmelidir. Kadroların, militanların ve yurtsever çevrelerin bu süreçte odaklanması gereken temel nokta şudur: Bilgiyi nasıl yoğunlaştıracağız? Pratiğimizi nasıl öz eleştirel bir süzgeçten geçireceğiz? Karar kişiliğini nasıl süreklileştireceğiz? Bu sorulara verilen cevaplar, dönemin sorun ve sorumluluklarına verilmiş gerçek cevaplar olacaktır.

Özgürlük Hareketi'nin her bileşeni olarak omuzlarımızdaki yük ağırdır. Şehitlerimize, halkımıza ve kadın özgürlük mücadelesine karşı duyduğumuz sorumluluk; bizi sadece bilgi sahibi olmanın ötesine, bu bilgiyi toplumsal bir dönüşümün öznesi kılmaya zorlamaktadır.

Sonuç olarak; barış süreci ve önümüzdeki dönem, sadece stratejik hamlelerin değil, bu hamleleri gerçekleştirecek karar kişiliğine sahip öznelerin sınavıdır. Bilgi, yoğunlaşma süzgecinden geçerek karara; karar ise süreklilik arz eden bir iradeyle pratiğe dönüşmelidir. Eğer her birimiz, kendi içsel dönüşümümüzü (yoğunlaşmamızı) tamamlayabilir ve bu yoğunlaşmayı sağlam bir temel üzerine inşa edebilirsek sadece bir süreci yönetmekle kalmayacak, toplumsal dokuyu yeniden kurgulayan nitelikli bir özne olarak tarihin akışına yön vereceğiz. Karar kişiliği, bu yüzden hem bireysel bir karakter inşası hem de kolektif bir devrimci sorumluluktur.

04/09/2026

Düğmeye kim bastı?

'Çerçeve yasa'nın çıkmasının ardından yaşananlara bakıldığında, çok ince işlenmiş bir istihbarat operasyonu ve aynı değirmenin su taşıyıcılarını görüyoruz. Hedefleri ise açıktır.
Kürtleri yalnızlaştırarak istediği sonucu almak için sürecin toplumsallaşmasını engellemeye çalışıyorlar. Kürtlerin iç birliğini ve olası ittifak güçlerini ayrıştırmayı iki koldan örgütlüyorlar.
Barışın temel dinamikleri olan Kürtler, emekçiler, sosyalistler, Aleviler ve demokratlar, içe dönük psikolojik harp oyunları ile operasyonel söylemlere karşı dikkatli olmalıdır.
Elbette Alevilerin uğradığı katliamları ve sürgünleri unutmayız ama birilerinin tarihsel korkuları ortaya koyduğu gibi sadece Çaldıran’ı değil, Koçgirî’yi, Dêrsim’i ve Maraş’ı da biliyoruz.

ERGİN DOĞRU

Barış ve Demokratik Toplum Süreci durağan bir seyir izlerken, Kürt tarafının uyarı ve çabalarıyla hareketlenip önemli bir eşik olarak yetersizliğine rağmen bir 'çerçeve yasa' çıkarıldı. 'Çerçeve yasa'nın çıkmasıyla hız kazanan sürece karşı birden düğmeye basılmış gibi çeşitli provokatif adım ve girişimler peş peşe gelişmeye başladı.

Öncelikle bu girişimleri hatırlayalım:

* Sürecin başından bu yana negatif bir dil kullanan iktidar medyası, bu kez iktidarın başarısı olarak Kürt Özgürlük Hareketi'nin teslim alınmasını ve tasfiye edilmesini dillendirmeye başladı.

* Sokaklar birden hareketlendi. Önce Zonguldak ve Düzce’de Kürt işçilere saldırılar gerçekleşti. Statlarda Kürtlere ve Önderliğine yönelik küfürlerle bir algı oluşturulmaya çalışıldı.

* Süreç ve Kürt Hareketi karşıtı aydın ve akademisyenler kışkırtıcı yazılarına hız verdi.

* Ardından tamamen operasyonel bir biçimde geçmiş tarihli görüşme notları ekleme ve çıkarma yöntemiyle Aleviler, sosyalistler ve Kürt halkı hedef alınarak yeni bir tartışma devreye sokuldu.

* Tartışmalar sürerken İslamcı kesimden Altan Tan ve Kemal Öztürk’ün ayrıştırıcı ve nefret suçu içeren açıklamaları gündeme geldi.

* Nefret söylemleri tartışılırken bu kez karşı mahallede kendine 'Alevi aydını' diyen çok küçük bir grubun, manipülasyondan hareketle hazırladığı bildiriyle sürece dahil olduğu görüldü.

Aynı değirmene su

'Çerçeve yasa'nın çıkmasının hemen ardından yaşanan bu gelişmeler, ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor: Düğmeye kim bastı?

Bütün gelişmelere bir bütün olarak bakıldığında, ortada çok ince işlenmiş bir istihbarat operasyonu olduğu görülüyor. Öncelikle her ne kadar birbirine karşıt gibi görünseler de iki kesim de aynı değirmene su taşıyor. Hedef ise Aleviler ve Kürtler. Tüm gelişmeler üst üste konulduğunda, yan hedefler gibi görünseler de barış sürecinde etkin olacak ve sistemin yeni dönem politikalarına aykırı bir yerde duran Alevilerin, sosyalistlerin ve Kürtlerin hedef alındığı görülüyor.

Devlet içi çatışma mı?

Sayın Öcalan’ın açıklamalarında ifade ettiği 'norm devlet' ve 'norm dışı devlet' arasında da bir çatışma yaşandığı görülüyor. Norm devlet, hegemonik güçlerin bölgesel dizayn çabalarını görerek Kürt sorununun çözümünü yeniden gündemine alıyor ve Türkiye'yi muhafaza etmeye çalışıyor. Norm dışı devlet ise çeşitli provokasyonlar ve yaratmaya çalıştığı algılar üzerinden süreci sabote ederek yeniden güç olmaya çalışıyor. Sahadaki bu kavganın, vesayet güçlerinin siyasi hareketleri üzerinden kendisini daha açık biçimde gösterdiği görülüyor.

Aleviler neden hedefte?

Devletin Alevilere yönelik yaklaşımının tarihsel bir birikimi var. Osmanlı döneminde din dışı görülen ve tehlike olarak algılanan Aleviler, İttihatçı yaklaşımın devamı olarak Cumhuriyet döneminde Türkçü çizgiye çekilerek tekçi politikanın bir parçası yapılmaya çalışıldı. Bu konuda tam bir başarı sağlanamadı.

12 Eylül’de yeniden dizayn edilen sistem içerisinde Türkçü-İslamcı anlayışta eritilmeye çalışılan Aleviler, Türkçü çizginin yanında İslam içi Alevilik anlayışına oturtulmak ve bu çizgide örgütlenmek istendi. Buna karşın hem Kürt Özgürlük Hareketi öncülüğündeki mücadelenin açtığı alan hem de Madımak ve Gazi kıyımlarının ardından Alevi örgütlülüğü gelişti. Çizilen İslam içi Alevilik hattına karşı demokratik Alevi çizgisi güçlendi. Böylece planlar tam anlamıyla uygulanamadı ve Aleviler düşünüldüğü gibi sistem içine dahil edilemedi.

2000’li yıllarda ise siyasal İslam-milliyetçi ittifak üzerinden toplum kodları yeniden organize edilirken, Türklüğün baskın olduğu çizginin yerine ümmetçi bir anlayış oturtulmaya çalışılıyor. Yönetenler, Alevileri biat ettirip eritmekte başarılı olamadıkları için onları yeni dönemin tehlikelerinden biri olarak görüyor. Dolayısıyla Alevileri içeriden örgütlemeye, devlet imkânlarından faydalandırarak sahte bir sahiplik duygusu oluşturmaya çalışıyorlar. Böylece Alevilerin ince politikalarla sistemin içine çekilmesi, benzeştirilmesi ve asimile edilmesi hedefleniyor. Düzenlenen çalıştaylar ve kurulan Alevi-Bektaşi Daire Başkanlığı ile bu politikalar koordine ediliyor.

Kürtlerin iç birliğine kast

Öte yandan 'devlet aklı', süreç konusunda da Kürtleri yalnızlaştırarak istediği sonucu elde edebilmek için Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin toplumsallaşmasını engellemeye çalışıyor. Kürtlerin iç birliğini ve olası ittifak güçlerini ayrıştırmaya yöneliyor. Bunu da iki koldan örgütlüyor:

* Bir yandan İslamcı ve sağcı aktörler üzerinden Kürtlerin içine oynanarak, Kürtlerde sürecin önündeki engelin Aleviler ve sosyalistler olduğu algısı oluşturulmaya çalışılıyor.

* Bununla yetinilmeyip sonrasında Alevileri ve sosyalistleri hedef alacak şekilde Demokratik Kürt Hareketi'nin teslim olduğu, devlet ile aynı düşündüğü; Alevilere ve sosyalistlere karşı ittifak kurduğu algısı yaratılıyor.

Kürt Hareketi'ni yalnızlaştırmak

Her iki politika, ne kadar birbirine karşıt görünse de amaç aynı noktaya çıkıyor: Demokratik Kürt Hareketi'nin yalnızlaştırılarak teslim alınması.

Demokratik Kürt Hareketi'nin karakterine ve yürütülen özel savaş politikalarına bakıldığında bu sinsi politikanın boşa çıkarılması için hakikatin bilinmesi zorunludur. Hakikatin kendisi çıplaktır. Bakan göz, hakikati görmüşse oynanan oyun ve sinsi politikalar da boşa çıkar. Bunu sağlayan hakikatin gücüdür. Bu yönüyle karşıt görünen iki politikanın çabası, var olan Kürt hakikatini saptırarak kitleleri hakikatin gücünden uzaklaştırmaktır. O halde dikkat kesilmemiz gereken Demokratik Kürt Hareketi'nin karakteridir.

Kürt Hareketi, Alevidir de

Demokratik Kürt Hareketi, ortaya çıktığı günden itibaren halkların ve inançların eşitlik ve özgürlük temelinde birleşmesini savundu. Bu yönüyle sosyalist olduğu kadar Alevidir; Kürt olduğu kadar Arap’tır ve Türk’tür; yani enternasyonalisttir. Gelecek için ortaya koyduğu perspektif ortadayken, onu sistem ile ilişkilendirerek dar, ilkel milliyetçi ve sistem içi güçlerin yandaşı olarak göstermek, hakikate ihanettir.

Elbette Kürt Hareketi'nin demokratik toplumcu, sosyalist çizgisi ve karakteri; klasik yaklaşımları aşan, siyasette özne ve belirleyici bir aktördür. Bu karakteristik yaklaşım, demokratik toplumun bileşeni olan başta Alevi sosyalistler olmak üzere tüm yok sayılanların ve ötekileştirilenlerin umududur. Barışın toplumsallaşması ve demokratik, eşit, özgür bir gelecek tasavvuru da bu güçlü karakter üzerinden şekillenecektir.

Yapılması gereken ne?

Barış ve Demokratik Toplum Süreci, müzakere ve mücadelenin iç içe gelişeceği bir süreçtir. Bu sürecin başarısı, yalnızca bir kesimin değil, tüm toplumun çıkarınadır. Barışın toplumsallaşması ve demokratikleşme, birbirini güçlendirecektir. Bu, barışta çıkarı olanların birlikte mücadelesiyle mümkündür. O yüzden sürece şekilsel değil, içselleştirerek ve safları sıklaştırarak yaklaşmak gerekiyor.

Barışın toplumsallaşmasının temel dinamikleri olan Kürtler, emekçiler, sosyalistler, Aleviler ve demokratlar; içe dönük psikolojik harp oyunlarına karşı dikkatli olmalıdır. Kürtlerin birliğini parçalamaya, Demokratik Kürt Hareketi'nin öncü kadrolarına yönelik operasyonel söylemlere karşı dikkatli olunmalıdır.

Örneğin Tülay Hatimoğulları’nın Arap Alevisi oluşu ve sosyalist kimliğinin hedeflenmesinin tesadüf ya da basit bir eleştiri olmadığı bilinmelidir. Yine Aleviler açısından yürüyen tartışmaların da doğru değerlendirilmesi gerekiyor. İdris-i Bidlisi üzerinden korku yayanlar, Yavuz katliamlarını konuşan bildirge aydınları, yolun adabından da uzaklar.

Hakikat yolunda yürüyenler bilir ki; yol, öfkeyle ve düşmanlıkla değil, rızalıkla, yüzleşmeyle ve barışla yürünür. Alevilik, mazlumun, hakikatin ve vicdanın diliyle konuşur.

Yol önderlerimiz, bize zalimin karşısında boyun eğmemeyi ve biat etmemeyi öğretti ama düşmanlığı da öğütlemedi. Bize kalan rızalık, eşitlik ve hakikattir. Bu nedenle barış için bir kapı aralanmışken, barışın dili büyütülmeli.

Tarihsel tespit ve olguları, korku siyaseti olarak ortaya koyanlar, yolun edebi ve erkânıyla yürümüyor. Ortak gelecek için önce yolun sevgi ve hoşgörüsü kadar ferasetini de almak gerekiyor.

Xızır’ın dili; barışın, adaletin ve hakikatin dilidir.

Buradan sapmalar iyi niyetli değildir. Bunu bilmek ve ısrarla barışın, demokrasinin ve birliğin yanında olmak gerekiyor.

Bugün kullanılan dil, Alevilerin dili değildir, çünkü düşmanlık öğütlüyor, korkuyla bozmaya çalışıyor ve egemene hizmet ediyor. Yeni keşfetmişler gibi bir şeyleri sürekli önümüze getirmeleri, sadece niyetle izah edilir.

Dêrsim'i de biliyoruz

Biz, Çaldıran’ı da Yavuz’un zulmünü de biliriz. Elbette Alevilerin uğradığı katliamları ve sürgünleri unutmayız ama birilerinin tarihsel korkuları ortaya koyduğu gibi sadece Çaldıran’ı değil, Koçgirî’yi, Dêrsim’i, Maraş’ı da biliriz.

Bu anlamda içimize neden öfkeyi koymakta ısrar ettiklerini ve onların ses çıkarmadıkları efendilerinin ellerinden yaşadıklarımızı da biliriz. Biz biliriz ki; hakikatin görevi, geçmiş acıları bugünün halklarına taşıyarak yeni düşmanlıklar üretmek değildir. Hakikatin görevi, acılardan ders çıkarıp yeni acıları engellemektir.

Bugün barış ihtimalinin konuşulduğu bir dönemde safımız barışın, demokrasinin, özgürlüğün ve eşitliğin safıdır.

Yolumuz rızalık, demokratik toplum ve barışın yoludur.

04/09/2026

Şengal Halk Meclisi müzakerelere hazır

Bağdat'taki toplantı sonrası gözlerin bir kez daha çevrildiği Şengal'de Halk Meclisi Eşbaşkanı Azad Hüseyin'le konuştuk:

Irak devleti; Êzîdîleri kendi kültürleriyle, iradeleri ve kadim ruhlarıyla öz yurtları olan Şengal'de kabul etmek zorundadır. Eğer Irak Êzîdîlerin varlığını kabul ederse, bizler de Irak ile bütünleşmeye karşı değiliz.
Şengal’de varolan askeri güçlerin ve siyasi iradenin, oluşacak bu yeni statü içerisinde Êzîdîlerin siyasi iradesi olarak tanınmasını talep ediyoruz. Şengal’de artık dış güçlere itimat ve inanç kalmamıştır.
Irak genelinde tek bir Êzîdî hâkim dahi yoktur. Askeri komuta kademelerinde tek bir Êzîdî bulunmamaktadır. Eğitim kulvarında Êzîdîlerin kendi okullarında öz dilleriyle eğitim görebilecekleri bir hak tanınmamıştır.

GÜLCAN DERELİ /ŞENGAL GÜNCESİ-1

Azad Hüseyin, Şengal Tilizêr'li bir öğrenciydi. Fermandan önce hayalleri başkaydı, fermandan sonra başka... Şengal'e biraz kişisel bir dertle de gidiyorum. Hep hayalimde kurdum durdum. Bu efsanevi yeri görmek hep destansı geldi... Öyle de oldu, hayalim ile gerçeklik arasındaki açı kesişti... Şengal Dağı'nda hayalimdeki ufka baktım, biraz kederli gözlerle... Bu destansı coğrafyaya yolculuk ederken hayatı değişen, 3 Ağustos 2014'ten sonra yeni bir gerçekliğe uyanan sayısız Êzîdî gördüm, onları dinledim, bir rüyadan uyanır gibi yeni bir gerçekliğe uyanan Êzîdîlerle karşılaştım... Onlardan biri işte Azad Hüseyin... O bir öğrenci iken karşılaştığı fermandan bir halk meclisi eşbaşkanı olarak çıkar. Şengal Halk Meclisi Eşbaşkanı Azad Hüseyin ile Irak hükümetinin son yaklaşımlarını, Şengal ve Êzîdîlerin beklentilerini, Şengal'in eşsiz coğrafyasının tanıklığında konuştuk.

Şengal için nasıl bir statü gereklidir? Êzîdîler, haklarının yasal bir çerçevede tanınması için ne istiyor?

Êzîdîlerin hak ve hukukunun tanınması şarttır. Ferman öncesi dönemi örnek verecek olursak, o vakit var olan savunma güçlerinin Şengal toprağını ve Şengal coğrafyasını korumadıklarına bizzat şahit olduk. Tam da bu sebepten bugün diyoruz ki: Şengal’de varolan askeri güçlerin ve siyasi iradenin, oluşacak bu yeni statü içerisinde Êzîdîlerin siyasi iradesi olarak tanınmasını talep ediyoruz. Êzîdî halkının savunması bizzat kendileri tarafından yapılmalıdır, Êzîdîler kendilerini dışarıdan birilerinin korumasına artık ihtiyaç duymamaktadır. Bu nedenle Êzîdîler özsavunmalarını kendileri üstlenmek istiyor. Basın ve yazılı yayınlar vasıtasıyla da defalarca vurguladığımız gibi, Necef’ten, Kerbela’dan yahut diğer vilayetlerden birilerinin gelip Êzîdîleri korumaya kalkışması, Êzîdîlerin bu aşamada kendi varlıklarını idame ettirebilmelerini son derece güçleştirecektir. Bu yüzden Êzîdî askeri güçlerinin kendi savunmasını yapmasını istiyoruz. Şengal’de artık dış güçlere itimat ve inanç kalmamıştır. İşte bu sebeple; askeri boyutta Êzîdî askeri kuvvetlerinin tanındığı, siyasi boyutta Êzîdî siyasi iradesinin kabul gördüğü, kültürel boyutta ise Irak’taki diğer tüm bileşenler gibi Êzîdî kültürünün ve varlığının resmiyet kazandığı bir statü elzemdir. Yıllardır yürüttüğümüz bu meşakkatli çalışma, verdiğimiz ağır bedeller ve uğruna canlarını feda eden şehitlerimiz, hep bu çizginin yol ve yöntemi esasına dayanıyordu. Şengal statüsünden ve Şengal’in hak ile hukukunun tanınmasından kastettiğimiz o kutlu yürüyüşün ana unsurlarından biri de işte buydu.

Şengal’in mevcut gerçekliğini nasıl tanımlamak gerekir? Irak'la bağı nasıl?

En başından beri ifade ediyoruz: Şengal, Irak’ın dışında veya uzağında bir parça değil; öz ve öz Irak’ın bir parçasıdır. Fakat ne yazık ki üzülerek belirtmek gerekir ki, Irak hükümeti ve Irak yönetimini elinde tutan şahsiyetler; Şengal’i gerek coğrafi ve stratejik boyutuyla, gerekse Êzîdîlik gibi farklı bir inanç kimliğiyle ele almamıştır. Burada derin bir eksiklik, bir hata ve bir anlayışsızlık mevcuttur. Nitekim Irak devlet yönetimi kademelerindeki bazı kişilerin yaklaşımı yüzünden çeşitli sorunlar, engeller ve çelişkiler baş göstermektedir. Oysa Irak’ın bu kabullenmeyi göstermesi, başta Şengal’dekiler olmak üzere orada yaşam süren tüm bileşenlerin hak ve hukukunu Êzîdîlere teslim etmesi gerekir. Neden bundan bahsediyoruz? Çünkü Êzîdîler bu topraklarda 74 kez soykırımla, 74 kez katliamla yüz yüze geldi. Bugün dahi Şengal topraklarında 90’dan fazla toplu mezarın varlığından söz ediyoruz. Ve ne acıdır ki günümüzde bile o aziz şehitlerin kemikleri henüz topraktan çıkarılabilmiş değildir.

İşte bu yüzden, Êzîdîlerin hak ve hukukunu stratejik bir zeminde ele almak durumundayız. Irak devleti; Êzîdîleri kendi kültürleriyle, varlıklarıyla, iradeleriyle, öz güçleriyle ve kadim ruhlarıyla kendi öz yurtları olan Şengal üzerinde bu şekilde kabul etmek zorundadır. Êzîdîler ve Şengal halkı da kendilerini hiçbir zaman Irak toprağının dışında görmemiştir. Irak, Êzîdîlerin varlık kimliğini kendi bünyesinde kabul etmeli; Êzîdîler de demokratik bir Irak’ı bu esas üzere benimsemelidir.

Bizler entegrasyondan, bütünleşmeden söz ediyoruz fakat Irak, Êzîdîlerin haklarını korumuyor; kendi öz gücüyle örgütlenmiş olan Şengal’i tanımıyor. Irak halen Şengal’i, Şengal’in haklarını ve Şengal Meclisi'ni inkar etme ve tanımama tutumunu sürdürüyor.

Bu durum karşısında sizler Êzîdî toplumu olarak, Şengal olarak ne yapacaksınız, nasıl bir yol izleyeceksiniz?

Hakikaten tam yerinde bir soru. Önümüzdeki hassas safhalardan, çok kritik süreçlerden bahsedecek olursak; şimdiye dek çok kritik dönemlerden geçtik. Bizim Şengal tabiriyle söyleyecek olursak, üzerimizden nice kara bulutlar geldi geçti. Fakat burada çelikleşen bu irade, vücut bulan bu öz güç, direnişten ve mücadeleden asla vazgeçmedi; aynı çizgi ve kararlılıkla yoluna devam etmektedir.

Şengal’in içinde, Irak dâhilinde Êzîdîlerle, Şengal’le ve Halk Meclisi ile ilgili var olan her bir sorunu diyalog yoluyla, Irak makamlarıyla çözmeye tamamen hazırız. Çünkü Êzîdîler her şeyin farkında. Êzîdîler Irak bünyesinde ne birinci ne de ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmektedir; adeta Irak’ın birer yurttaşı değilmişçesine hak ve hukukları yok sayılmıştır.

Buna dair birkaç somut örnek vermek istiyorum: Mesela yargı boyutunu ele alalım; koca Irak genelinde tek bir Êzîdî hâkim dahi yoktur. Askeri komuta kademelerinde yer verilen tek bir Êzîdî bulunmamaktadır. Eğitim kulvarında Êzîdîlerin kendi okullarında öz dilleriyle eğitim görebilecekleri bir hak tanınmamıştır. Êzîdî kültürü Irak dâhilinde resmiyet kazanmamış, Êzîdîlerin hak ve hukuku her alanda gasp edilmiştir.

İşte bu noktada entegrasyon meselesine gelelim: Irak ile nasıl bir entegrasyon mümkün?

Eğer Irak devleti Êzîdîlerin varlığını; idari alanda, siyasi iradede, askeri teşkilatlanmada ve kültürel boyutta kabul ederse, bizler demokratik bir Irak ile bütünleşmeye asla karşı değiliz. Bağrındaki tüm mevcudiyetleri ve bileşenleri her yönüyle tanıyan hakiki bir Irak ile bütünleşmekten imtina etmeyiz. Yürüttüğümüz mücadelenin temel esası da işte bu zemine dayanmaktadır. Eğer Irak çözüme ulaşmak istiyorsa; Şengal’in askeri öz gücünü, ödediği ağır bedelleri, maruz kaldığı katliamları ve Şengal Dağı’ndaki o aziz şehitliği görmek mecburiyetindedir. Orada yatan yaklaşık 400 insan, sırf Irak toprakları uğruna şehit düşmüş; Irak coğrafyasını savunmuş ve onun adına savaşmıştır. Bu topraklardan çıkan nice yiğit ve kahraman şervan, Reqa’dan Baxoz’a ve Tabqa’ya kadar her karışta direnmiş; Irak’ın onurunu ve şerefini yeniden tesis etmek, esir alınan kadınları ve çocukları özgürleştirmek uğruna can vermiştir. Irak’ın bu hakikati idrak etmesi gerekir.

Bizler burada Şengal olarak kendimizi her şeyin üstünde tutmuyoruz; 'her şey bizden ibarettir' demiyoruz. Bizler diyoruz ki; Hak ve hukukumuz verilmeli, bizler Irak yurttaşıyız ve insanca yaşama hakkımız tanınmalıdır. Irak Anayasası’nın 125. maddesinde Özerk Yönetim hakkından bahsedilmektedir. Bizler de Özerk Yönetimi talep ettik ve bu değişim-dönüşüm uğruna mücadele verdik. Geçtiğimiz yıl gerçekleşen kongrede Şengal Özerk Yönetim Meclisi, Şengal Halk Meclisi’ne dönüştü. Bizler müzakereye hazırız; zira bizim için isimlerin bir önemi yoktur. Bizim için mühim olan, Êzîdî iradesinin Irak dahilinde meşru ve kanuni bir biçimde tanınmasıdır. Tanındığı takdirde bütünleşiriz; fakat tanınmadığı takdirde Êzîdî halkı mücadeleye devam edecektir.

Peki neden Êzîdîler bu kadar kendini yönetmekte ısrar ediyor?

Tüm dünya çok iyi bilsin ki Êzîdîler artık 2014 öncesindeki o çaresiz halk değildir; kimsenin kontrolü altında sağa sola savrulacak bir toplum hiç değildir. Êzîdîler kendilerini eğitti, bilinçlendi, öz askeri güçlerini kurdu; en zorlu zamanlarda kendi kurum ve müesseselerini inşa etti. Êzîdîler kendilerini yönetmek için dışarıdan birilerinin gelmesine ihtiyaç duymamaktadır; Êzîdîler kendi kendilerini yönetmelidir. Peki neden Êzîdîler kendi kendilerini yönetmelidir? Çünkü vaktiyle Êzîdîleri yönetmeye kalkanlar, tehlikeli anlarda Êzîdîlere sahip çıkamamıştır. Yaşanan soykırım ve katliamların ardından Êzîdî halkı, meşru ve kanuni çerçevede kendi hak ve hukukunu talep etmektedir.

Pek çok ülke, uluslararası kurum ve insan hakları örgütü bu fermanı soykırım olarak kabul etti. Sizce Irak bunu neden tanımıyor?

Irak, şu ana dek Êzîdî Soykırımı'nı resmi olarak tanımış değildir. Ne Irak merkezi yönetimi ne de Kürdistan Bölgesel Parlamentosu bunu tanıdı. Belki toplu mezarlar veya cenazelerin çıkarılması gibi münferit hususlarda bazı temaslarda bulundular, o kadar. Eğer Irak bu soykırımı resmen tanırsa Êzîdîlere karşı büyük bir borç ve yükümlülük altına girecektir; işte sırf bu yüzden ikrar etmekten kaçınmaktadır. Çünkü tanıdığı takdirde Êzîdîlerin hak ve hukukunu eksiksiz biçimde teslim etmek mecburiyetinde kalacaktır. Kabullenmemelerinin temel sebebi budur. Yeni hükümet kanadında, Zeydi yönetimi ile birlikte Êzîdîlerin akıbetinin ne olacağı meçhuldür. Bu misali verme sebebim şudur: Şimdiye kadar gelip geçen hükümetler geçici mahiyetteydi ve Irak’ı başka devletlerin vesayeti ile kontrolü altında yönettiler. Bu sebeple de Irak, Êzîdî Soykırımı'nı kabullenme iradesi gösterememektedir. Buna verebileceğim en somut misal Türkiye devletidir. Şengal zaten bir soykırımdan geçti; fakat 2024 yılına dek Türk uçakları Irak sınırları içerisindeki pek çok noktayı hedef almaya devam etti.

Êzîdîlerin talepleri dikkate alınmadan Şengal üzerinden yapılan görüşmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

İsrail ve İran savaşı başladığından bu yana Irak’ta siyasi ve askeri alanda önemli değişimler yaşanıyor. Şengal hem stratejik hem de inançsal açıdan önemini koruyor. Bu gelişmelere paralel olarak Şengal üzerinde bazı riskler var ve uzun süredir çeşitli planlar yapılıyor. Ali Zeydi başkanlığındaki yeni hükümetle birlikte silahsızlanma üzerine bir gündem oluştu. Alandaki savunma gücüyle ilgili merkezi hükümetle bazı girişimler oldu. Bölgede özellikle YBŞ-YJŞ, Asayişa Êzidxanê ve ferman döneminde DAİŞ’e karşı savaşmış bazı Êzîdî askeri grupları mevcut. Aslında Şengal Irak’ın onurunu ve toprağını da korumuştur. Irak hükümetinin bunu çok iyi bilmesi gerekir.

Geçtiğimiz günlerde Irak’ın başkenti Bağdat’ta Genelkurmay Başkan Yardımcısı ve Genel Komutanlık Ofisi Direktörü (Korgeneral Abdulemir Şemmeri) başkanlığında Şengal ile ilgili bir toplantı düzenlendi. Birçok askeri güç ve şahsiyet o toplantıda hazır bulundu. Şengal’i doğrudan ilgilendiren toplantılarda Şengal temsilcilerinin yer almaması ne anlama geliyor? Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Eğer bir toplantı Şengal hakkında yapılıyorsa ve kararlar alınıyorsa, Şengal temsilcilerinin ve halkının bizzat orada hazır bulunmaları gerekir. Çünkü idari, siyasi ve askeri olarak kendi geleceği hakkında yalnızca Şengalliler karar verebilir. Yine şehit aileleri ve bu toprağın kurtarılmasında bedel ödeyenler söz sahibi olmalıdır. Irak’ın Şengal’e yaklaşımı da bu çerçevede olmalıdır. Şengal ve Êzîdîlerin görüşü veya onayı alınmadan verilen hiçbir karar kabul edilemez. Bizler yasal bir çerçevede demokratik entegrasyona hazır olduğumuzu ifade ediyoruz. Bu konuyu masada tüm ilgili kurumlarla tartışmaya, var olan diyalogları sürdürmeye ve büyütmeye açığız. Şengal’deki tüm sorunları çözen ilk tarafta olmak istiyoruz.

Son olarak ne söylemek istersiniz?

Şimdiye kadar birden fazla başbakan gelip gitti ancak Êzîdî göçmenlerin topraklarına dönüşünü hâlâ sağlayamadılar. Açıktan olmasa da Şengal’in güvenli olmadığını iddia ediyorlar. Şengal’i ve halkımızı sevmeyenler, bu tür propagandaları özel savaş yöntemleriyle yürütüyorlar. Sinûnê, Tilizêr ve diğer Şengal bölgelerinde yaşayan insanlarımız iyi bilirler ki; 2014 öncesinde ve sonrasında kurulan savunma güçleri ile özyönetim idaresi sayesinde Şengal, fermandan önceki döneme göre çok daha güvenlidir. Hatta Irak’ın en güvenli ve istikrarlı bölgesi Şengal’dir. Biz Şengal Halk Meclisi olarak bu duruma ilişkin kamuoyuna bir açıklamada bulunduk ve devlete de çözüme hazır olduğumuzu ifade ettik. Çözüm için elimizi uzatıyoruz; fakat şu da bilinmelidir ki Êzîdîler tarih boyunca hiçbir güce -ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar- boyun eğmemiştir. Êzîdîler asla teslim olmamıştır ve olmayacaktır da. Halkımızla dostluk kurmak isteyen herkese kapımız açıktır.

Not: Çeviride yardımcı olan gazeteci arkadaşım Sena Sindî'ye teşekkür ederim.

Adresse

Frankfurter Str. 181
Neu Isenburg
63263

Benachrichtigungen

Lassen Sie sich von uns eine E-Mail senden und seien Sie der erste der Neuigkeiten und Aktionen von Yeni Özgür Politika erfährt. Ihre E-Mail-Adresse wird nicht für andere Zwecke verwendet und Sie können sich jederzeit abmelden.

Service Kontaktieren

Nachricht an Yeni Özgür Politika senden:

Verknüpfungen

Teilen

Kategorie