Medya Turk Tv

Medya Turk Tv Medyaturk, Bosphore Film çatısı altında kurulan web tabanlı bir yayın platformudur.

MÜSLÜMANLARA KARŞI KORKU KÜLTÜRÜ HARLANIYORŞİMDİ DE SİNEMA VE DİZİ ENDÜSTRİSİ DEVREDEFransa’da Müslümanlara ilişkin tart...
08/09/2026

MÜSLÜMANLARA KARŞI KORKU KÜLTÜRÜ HARLANIYOR

ŞİMDİ DE SİNEMA VE DİZİ ENDÜSTRİSİ DEVREDE

Fransa’da Müslümanlara ilişkin tartışmalar giderek aynı üç kelimenin içine hapsediliyor:

Göç,İslam Ve Güvenlik.

Siyaset bu üçgeni yıllardır kuruyor. Medya her gün yeniden üretiyor. Şimdi ise popüler kültür, sinema ve küresel dizi endüstrisi bu korku diline çok daha güçlü görüntüler kazandırıyor.

Netflix’te 8 Eylül’de uluslararası yayına giren Fauda’nın 5. sezonu
Tam da bu nedenle yalnızca bir aksiyon dizisi olarak görülemez.

Çünkü hikâye bu kez İsrail-Filistin coğrafyasından çıkarak doğrudan Fransa’ya, Marsilya’ya taşınıyor.

FAUDA 5 FRANSA’DA NE ANLATIYOR?

Yeni sezonda Doron ve ekibi Marsilya’ya uzanan bir operasyonun içine giriyor.

Hikâyenin merkezinde Hamas bağlantılı bir yapılanmanın Fransa’daki faaliyetleri bulunuyor. Daha da önemlisi, bu yapılanmanın bir Filistin insani yardım derneğinin arkasına gizlendiği anlatılıyor.

Fransa’da yaşayan gençler, Gazze, Filistin dayanışması, insani yardım faaliyetleri ve terör tehdidi aynı dramatik evren içerisinde yan yana getiriliyor.

Böylece milyonlarca seyircinin zihninde güçlü bir kavram zinciri kuruluyor:

Gazze.
Filistin.
Mülteci.
İnsani yardım derneği.
Müslüman gençler.
Hamas.
Terör.
Fransa’nın güvenliği.

Tek tek birbirinden tamamen farklı gerçeklikler olan bu kavramlar aynı hikâyenin içerisinde sürekli birbirine yaklaştırıldığında ortaya yalnızca bir aksiyon senaryosu çıkmıyor.

Bir tehdit tahayyülü oluşuyor.

KORKU KÜLTÜRÜ BÖYLE İNŞA EDİLİR

Korku kültürü bir sabah ortaya çıkmaz.

Önce kavramlar siyasetin diline girer. Sonra televizyonlarda tekrar edilir, gazetelerin manşetlerine taşınır ve sonunda kültür endüstrisi bu kavramlara insan yüzü, hikâye ve görüntü kazandırır.

Fransa’da son yıllarda Müslümanlarla ilgili siyasal sözlüğe bakmak yeterli:

séparatisme, communautarisme, islamisme, radicalisation, entrisme, Frères musulmans, menace intérieure…

Bunların bazıları gerçek güvenlik sorunlarını tanımlayabilir. Sorun, bu kavramların giderek milyonlarca Müslümanın gündelik hayatını açıklayan genel bir sözlüğe dönüşmesidir.

Bir dernek artık yalnızca dernek değildir; arkasında ne olduğu sorgulanır.

Bir cami yalnızca ibadet yeri değildir hangi düşüncenin yayıldığı araştırılır.

Bir Müslüman gencin siyasi faaliyeti yalnızca demokratik katılım değildir “entrisme” ihtimali tartışılır.

Filistin dayanışması yalnızca politik veya insani bir tutum değildir Hamas ve güvenlik tartışmasının içine çekilir.

Böylece Müslüman vatandaşın üzerine sürekli bir şüphe gölgesi düşürülür.

BİR DİZİ BAZEN YÜZ SİYASİ KONUŞMADAN DAHA ETKİLİDİR

Fauda’nın önemi tam burada ortaya çıkıyor.

Bir İçişleri Bakanının konuşması birkaç dakika sürer.

Bir gazete manşeti ertesi gün değişir.

Ama bir dizi farklı çalışır.

Seyirciye “Filistin yardım kuruluşlarından şüphelenin” denmesine gerek yoktur.

Seyirci yardım kuruluşunu görür.

İçeri girer.

İnsanlarını tanır.

Hikâyeye bağlanır.

Sonra kapının arkasından terör örgütü çıkar.

Popüler kültürün gücü tam da budur.

Siyaset kavramı üretir.
Medya kavramı tekrarlar.
Kültür endüstrisi ise kavrama görüntü kazandırır.

Ve görüntü çoğu zaman siyasi konuşmadan çok daha uzun yaşar.

7 EKİM’DEN SONRA YENİDEN YAZILAN BİR SEZON

Fauda 5’in hangi atmosfer içerisinde üretildiği de önemli.

Dizinin yaratıcıları Lior Raz ve Avi Issacharoff, 7 Ekim saldırılarından sonra mevcut senaryoyu bırakarak sezonu yeniden yazdıklarını açıkladılar.

Raz dizinin perspektifini de gizlemiyor:

“Biz İsrailliyiz,İsrailli bir dizi yazıyoruz,Anlatı İsraillidir.
Avi ve ben Siyonistiz.”

Dolayısıyla Fauda tarafsız bir İsrail-Filistin belgeseli değildir. Belirli bir toplumun travmalarından, güvenlik algısından ve siyasal perspektifinden üretilmiş dramatik bir eserdir.

Fakat 5. sezonla önemli bir eşik aşılmaktadır.

Çünkü bu güvenlik tahayyülünün coğrafyası artık yalnızca İsrail ve Filistin değildir.

Fransa’dır.
Marsilya’dır.
Fransız gençleridir.
Fransa’daki Filistin dayanışmasıdır.
Fransa’daki derneklerdir.

İsrail-Filistin çatışmasının İsrail güvenlik dili böylece Avrupa’nın toplumsal alanına taşınmaktadır.

MESELE FAUDA’DAN DAHA BÜYÜK

Asıl mesele, dizinin geldiği zemindir.

Fransa’da Müslümanlar hakkında siyaset konuşuyor, televizyonlar konuşuyor, gazeteler konuşuyor, güvenlik kurumları raporlar hazırlıyor.

Ve bütün bunların merkezinde giderek aynı soru beliriyor:

“Müslümanlardan gelebilecek tehdit nedir?”

Oysa başka bir soru giderek kayboluyor:

“Fransa’daki Müslümanların karşı karşıya bulunduğu sorunlar nelerdir?”

Bu iki soru arasındaki fark çok büyüktür.

Birincisi Müslümanı sorunun öznesi yapar.

İkincisi onu eşit vatandaş olarak görür.

İşsizlik, eğitimde fırsat eşitsizliği, konut ve istihdam ayrımcılığı, siyasal temsil ve eşit vatandaşlık geri plana çekilirken; İslam, göç, radikalleşme ve güvenlik sürekli öne çıkarılıyorsa toplumun bakışı da zamanla değişir.

Müslüman artık komşu, doktor, öğretmen, işçi, öğrenci veya vatandaş olarak değil, potansiyel bir güvenlik meselesi üzerinden görülmeye başlanır.

SİYASET, MEDYA VE KÜLTÜR AYNI NOKTADA BULUŞTUĞUNDA

Yapısal bir sorunla karşı karşıyayız

Siyaset güvenlik üzerinden oy toplar.

Medya korku ve çatışma üzerinden izleyici toplar.

Dijital platformlar gerilim üzerinden dikkat toplar.

Kültür endüstrisi dramatik çatışma üzerinden seyirci toplar.

Farklı çıkarlarla hareket eden bütün bu alanlar aynı noktada buluştuğunda ortaya çok güçlü bir sonuç çıkar:

Müslüman sürekli konuşulan fakat nadiren kendisi konuşan bir nesneye dönüşür.

Kim olduğu anlatılır.

Neye inandığı anlatılır.

Neden tehlikeli olabileceği tartışılır.

Hangi derneğinin şüpheli olduğu sorgulanır.

Hangi siyasi davranışının “entrisme” olduğu konuşulur.

Ve sonunda milyonlarca insanın zihnine çok basit bir denklem yerleşir:

Müslüman = sorun.

Fauda 5’in Fransa açısından tartışılması gereken tarafı tam olarak budur.

Bir dizi tek başına Fransa’yı değiştirmez.
Ancak yıllardır hazırlanmış bir zeminin üzerine aynı korkuları taşıyan, milyonlara ulaşan bir kültürel ürün geldiğinde bunun etkisini küçümsemek de mümkün değildir.

Çünkü mücadele artık yalnızca yasalar ve seçimler üzerinden yürümüyor.

Fransız toplumunun Müslüman komşusuna hangi gözle bakacağı üzerinden de yürütülüyor.

Siyaset korkuyu üretir, medya onu büyütür, kültür endüstrisi ona hikâye ve yüz kazandırırsa korku bir süre sonra istisna olmaktan çıkar.

Normalleşir.

Ve bugün asıl tehlike budur:

Müslümanlara karşı korku kültürü yalnızca sürdürülmüyor; farklı araçlarla sürekli harlanıyor.

SAKSONYA-ANHALT’TAN AVRUPA’YA ALARM:TRUMP, MUSK, PUTİN VE NETANYAHU’NUN YOLLARI NEDEN AYNI AŞIRI SAĞDA KESİŞİYOR?Saksony...
07/09/2026

SAKSONYA-ANHALT’TAN AVRUPA’YA ALARM:

TRUMP, MUSK, PUTİN VE NETANYAHU’NUN YOLLARI NEDEN AYNI AŞIRI SAĞDA KESİŞİYOR?

Saksonya-Anhalt seçimlerinde AfD’nin yüzde 43,8’e ulaşması yalnızca Almanya’nın iç siyaseti açısından önemli değil.

Seçimden sonra yaşananlara bakıldığında çok daha büyük bir soru ortaya çıkıyor:

Neden Washington’daki Trumpçı hareket, Elon Musk ve Moskova’daki Kremlin çevreleri Almanya’nın bir eyaletindeki aşırı sağ zaferinden aynı anda memnun oluyor?

Ve bu tabloya, Avrupa’nın milliyetçi ve aşırı sağ hareketleriyle ilişkilerini giderek geliştiren Netanyahu yönetimindeki İsrail’i de eklediğimizde soru daha da büyüyor:

Birbirleriyle birçok konuda çıkar çatışması yaşayan bu güçlerin yolları neden Avrupa aşırı sağında kesişiyor?

Cevap ideolojik bir gizli ittifak değil.

Cevap çok daha somut:

Her biri aşırı sağın yükselişinden farklı bir stratejik kazanç elde ediyor.

PUTİN NEDEN AfD’NİN GÜÇLENMESİNİ İSTER?

Bunun cevabı en açık olanı.

AfD, Almanya’nın Ukrayna’ya verdiği desteğin kesilmesini istiyor.

Rusya’ya uygulanan yaptırımların kaldırılmasını istiyor.

Moskova ile ekonomik ilişkilerin yeniden kurulmasını savunuyor.

Avrupa Birliği’ne karşı son derece sert bir çizgi izliyor.

Saksonya-Anhalt seçiminin ardından Putin’in özel temsilcisi Kirill Dmitriev’in AfD’nin sonucunu “tarihi zafer” olarak kutlaması bu nedenle şaşırtıcı değildir. AfD’nin seçim programındaki Ukrayna ve Rusya politikaları Moskova’nın Avrupa’daki stratejik çıkarlarıyla doğrudan örtüşüyor. (⁠The Guardian)

Putin’in AfD’ye ihtiyacı Almanya’yı sevmemesinden değil, güçlü ve birleşik bir Avrupa’nın Rusya’nın karşısındaki en büyük stratejik engellerden biri olmasından kaynaklanıyor.

Berlin zayıflarsa Avrupa zayıflar.

Almanya’nın Ukrayna desteği kırılırsa Kiev zayıflar.

Rusya yaptırımları tartışmaya açılırsa Moskova rahatlar.

AB içerisinde milliyetçi hükümetler çoğalırsa Avrupa’nın ortak dış politikası parçalanır.

Putin açısından denklem bu kadar somuttur.

PEKİ TRUMPÇILAR NEDEN AYNI AfD’Yİ DESTEKLİYOR?

İşte mesele burada ilginçleşiyor.

Çünkü Trump Putin değildir.

Fakat Trumpçı hareketin Avrupa tasavvuru ile AfD’nin Avrupa tasavvuru arasında önemli kesişmeler bulunuyor.

Trumpçı siyaset güçlü bir Brüksel merkezinden ziyade ulusal egemenliğin öne çıktığı bir Avrupa istiyor.

Göç karşıtlığını savunuyor.

Avrupa’nın liberal siyasi elitlerine karşı kültür savaşı yürütüyor.

İklim politikalarına karşı çıkıyor.

Avrupa’nın güvenliği için daha fazla para harcamasını istiyor.

Ve Avrupa’da kendisine ideolojik olarak yakın milliyetçi hareketleri doğal siyasi ortak olarak görüyor.

AfD tam da bu Avrupa’yı temsil ediyor.

Bu nedenle Saksonya-Anhalt gibi küçük görünen bir eyalet seçimi aslında Trumpçı hareket açısından sembolik bir zaferdir:

“Bizim Amerika’da gerçekleştirdiğimiz siyasi dönüşüm Avrupa’da da mümkün.”

Trump’ın seçim sonucunu Truth Social hesabında paylaşması bu yüzden önemlidir. (⁠The Guardian)

Bu yalnızca AfD’ye sempati değildir.

Avrupa’nın siyasi eksenini değiştirme mücadelesidir.

ELON MUSK NEDEN ALMANYA’NIN BİR EYALET SEÇİMİYLE BU KADAR İLGİLENİYOR?

Belki de en önemli soru budur.

Çünkü Musk devlet başkanı değildir.

Alman vatandaşı değildir.

Saksonya-Anhalt’ta yaşamamaktadır.

Ama dünyanın en güçlü iletişim platformlarından birinin sahibidir.

Ve AfD’nin lideri seçim zaferinden sonra doğrudan ona teşekkür etmiştir. (⁠The Guardian)

Musk’ın meselesi yalnızca Almanya değildir.

Onun siyasi söyleminde Avrupa; ifade özgürlüğünü sınırlayan, sosyal medya platformlarını regüle eden, güçlü çevre ve iklim düzenlemeleri getiren ve bürokratik bir elit tarafından yönetilen bir yapı olarak sık sık hedef alınmaktadır.

Bu nedenle Avrupa’nın mevcut liberal ve düzenleyici modeline meydan okuyan partiler Musk açısından yalnızca siyasi müttefik değil, kendisinin karşı çıktığı Avrupa düzenini değiştirebilecek araçlardır.

AfD’nin yükselişi bu nedenle Musk için Almanya’daki bir seçim başarısından fazlasıdır.

Avrupa’nın siyasi ve kültürel düzenine karşı yürüttüğü mücadelenin sandıktaki karşılığıdır.

Ve burada Avrupa’nın sorması gereken çok ciddi bir demokrasi sorusu vardır:

Rusya’nın Avrupa seçimlerini etkilemeye çalışması dış müdahale olarak görülüyorsa, dünyanın en büyük sosyal medya platformlarından birini kontrol eden bir milyarderin açık biçimde bir Avrupa partisinin arkasına geçmesi neden aynı ciddiyetle tartışılmıyor?

NETANYAHU VE İSRAİL SAĞI BU TABLONUN NERESİNDE?

Burada mesele daha farklı.

Netanyahu hükümeti AfD’yi doğrudan desteklemiyor. İsrail ile AfD arasında hâlâ ciddi mesafe bulunuyor ve bunun önemli nedenlerinden biri AfD içindeki antisemitizm ve N**i geçmişine ilişkin tartışmalar.

Fakat yalnızca AfD’ye bakarsak Avrupa’da meydana gelen daha büyük dönüşümü kaçırırız.

Netanyahu yönetimindeki İsrail son yıllarda Avrupa’nın milliyetçi ve aşırı sağ partileriyle sistematik biçimde yakınlaşıyor.

Likud, Avrupa Parlamentosu’ndaki Patriots for Europe grubuna gözlemci olarak katıldı. İsrail Dışişleri Bakanlığı Fransa’daki Rassemblement National, İspanya’daki Vox ve İsveç Demokratları gibi partilerle resmî temasların geliştirilmesi yönünde adımlar attı. (⁠Foreign Policy)

Neden?

Çünkü burada İsrail sağının son derece somut bir çıkar hesabı bulunuyor.

Avrupa kamuoyunda Gazze savaşı sonrasında İsrail’e yönelik eleştiriler büyüyor.

Filistin’e destek artıyor.

Avrupa solunun önemli bölümü Netanyahu hükümetine karşı çıkıyor.

Uluslararası kurumlarda İsrail üzerindeki siyasi ve hukuki baskı artıyor.

Netanyahu çizgisindeki İsrail sağı ise Avrupa’daki milliyetçi sağda yeni bir müttefik görüyor.

Bu hareketlerin önemli bir bölümü İsrail’i “radikal İslam’a karşı savaşan Batı’nın ileri karakolu” olarak görüyor.

Karşılığında Netanyahu çevresinde de Avrupa’nın Müslüman nüfusunun ve göçün Avrupa’nın İsrail’e desteğini zayıflattığı yönünde açık bir siyasi anlatı gelişiyor. Foreign Policy’nin aktardığı Netanyahu sözleri bu yaklaşımı açık biçimde gösteriyor: Netanyahu, kontrolsüz göçün Avrupa’yı siyasi olarak değiştirdiğini savunuyor. (⁠Foreign Policy)

İşte burada karşılıklı bir siyasi alışveriş doğuyor:

Avrupa aşırı sağı İsrail’i kendi “İslam’a karşı Batı” anlatısının kanıtı olarak kullanıyor.

İsrail sağı ise Avrupa aşırı sağını, Filistin yanlısı solun ve Müslüman siyasi etkisinin karşısında potansiyel bir müttefik olarak görüyor.

Bu nedenle Netanyahu hükümetinin Avrupa aşırı sağıyla yakınlaşmasını tablonun dışına çıkarmak mümkün değildir.

ŞİMDİ FOTOĞRAFA YENİDEN BAKALIM

Putin’in hesabı:

Ukrayna desteğini kırmak, yaptırımları kaldırmak, Almanya’yı ve AB’yi zayıflatmak.

Trumpçı hareketin hesabı:

Avrupa’nın liberal merkezini geriletmek ve kendi milliyetçi siyasetinin Avrupa’daki ortaklarını güçlendirmek.

Musk’ın hesabı:

Kendisinin karşı karşıya geldiği Avrupa’nın düzenleyici, liberal ve iklimci siyasi modelini zayıflatacak hareketleri güçlendirmek.

Netanyahu çizgisindeki İsrail sağının hesabı:

Avrupa’da İsrail karşıtı siyasi baskıya karşı yeni müttefikler kazanmak ve “radikal İslam’a karşı Batı” eksenini güçlendirmek.

Ama dikkat edin:

Hesapları farklı, kazanan aynı: Avrupa aşırı sağı.

İşte Saksonya-Anhalt seçimlerinin gerçek jeopolitik önemi burada yatıyor.

VE BÜTÜN BU YOLLARIN KESİŞTİĞİ BAŞKA BİR NOKTA VAR

Göç.

İslam.

Müslümanların Avrupa’daki varlığı.

AfD açısından Müslüman göç Avrupa’nın kimliğini tehdit ediyor.

Trumpçı hareket açısından Avrupa’nın göç politikası liberal düzenin başarısızlığının kanıtı.

Netanyahu çizgisindeki İsrail sağı açısından Avrupa’daki Müslüman nüfus, İsrail’e yönelik siyasi desteğin zayıflamasının faktörlerinden biri olarak sunuluyor.

Musk’ın Avrupa üzerine kurduğu kültür savaşı söyleminde de göç ve Avrupa’nın demografik geleceği merkezi konular arasında.

İşte asıl tehlike burada başlıyor.

Birbirleriyle savaşabilecek kadar farklı çıkarları bulunan güçler, Avrupa’daki Müslümanları ve göçmenleri farklı gerekçelerle aynı siyasi problemin parçası olarak görmeye başlıyor.

Bunun için gizli bir masaya oturmalarına gerek yok.

Birbirleriyle anlaşmalarına da gerek yok.

Çıkarların aynı siyasi sonuçta kesişmesi yeterlidir.

Ve Saksonya-Anhalt bize bu kesişmenin artık teorik olmadığını gösteriyor.

Sandıkta yüzde 43,8’e ulaşmış durumda. (⁠Anadolu Ajansı)

Bu nedenle Avrupa’nın önündeki tehlikeyi yalnızca “aşırı sağ yükseliyor” diye tarif etmek yetersizdir.

Daha büyük bir şey oluyor:

Avrupa’nın içindeki aşırı sağ dalga, Avrupa dışındaki birbirinden farklı güçlerin kendi stratejik hesaplarını gerçekleştirebilecekleri ortak bir kaldıraç haline geliyor.

Ve bunun bedelini ilk ödeyecek olanlar büyük ihtimalle göçmenler ve Müslümanlar olacaktır.

Ama son bedeli onlar ödemeyecektir.

Çünkü toplum bir kez “biz” ve “onlar”, Hristiyan ve Müslüman, yerli ve yabancı, gerçek vatandaş ve şüpheli vatandaş diye bölünmeye başladığında kaybedilecek olan şey yalnızca azınlıkların hakları değildir.

Kaybedilecek olan Avrupa’nın kendisidir.

Saksonya-Anhalt’ın alarmı budur.

Ve Fransa 2027’ye giderken bu alarmı çok dikkatli dinlemelidir.

MUSK MÜDAHALE EDİNCE ÖZGÜRLÜK, BAŞKALARI YAPINCA YABANCI MÜDAHALE Mİ?Almanya’nın Elon Musk-AfD ilişkisi karşısındaki tut...
07/09/2026

MUSK MÜDAHALE EDİNCE ÖZGÜRLÜK, BAŞKALARI YAPINCA YABANCI MÜDAHALE Mİ?

Almanya’nın Elon Musk-AfD ilişkisi karşısındaki tutumu artık ciddi biçimde sorgulanmalıdır.

Çünkü Musk yalnızca AfD hakkında olumlu birkaç söz söylemedi.

“Yalnızca AfD Almanya’yı kurtarabilir” dedi.

Alice Weidel’i sahibi olduğu X platformunda milyonlarca insana taşıdı.

AfD’nin seçim kampanyasına katıldı.

Alman seçmenine açıkça AfD’yi destekleme çağrısı yaptı.

Ve son Saksonya-Anhalt seçimlerinde AfD tarihi bir başarı elde ettikten sonra partinin baş adayı Ulrich Siegmund özellikle Musk’ın adını zikrederek ona “Desteğiniz için teşekkür ederim” dedi.

Bu teşekkür önemlidir.

Çünkü Musk’ın etkisini artık dışarıdan birileri iddia etmiyor. AfD’nin kendisi bu desteğin siyasi değerini kabul ediyor.

Elbette AfD’nin oylarının ne kadarının Musk etkisiyle geldiğini bilmiyoruz. Yüzde 2 mi, yüzde 5 mi, daha mı fazla? Bunu söyleyecek bilimsel veri yok.

Fakat asıl soru da burada:

Dünyanın en güçlü sosyal medya platformlarından birinin sahibi açıkça Alman seçimlerinde taraf olmuşken, bu etkinin boyutları neden Almanya’nın en büyük demokrasi tartışmalarından biri haline gelmiyor?

Musk sıradan bir yabancı değildir.

Hem siyasi mesajı veriyor, hem mesajın yayıldığı platforma sahip, hem de bu platformun milyonlarca Alman seçmene neyi göstereceğini belirleyen teknolojik altyapının tepesinde bulunuyor.

Buna rağmen Almanya’da tepki, olayın büyüklüğüyle orantılı değil.

Oysa Almanya geçmişte yabancı siyasi etki konusunda çok daha sert davrandı.

2017’de Erdoğan ve Türk bakanların Almanya’da yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına Türkiye’deki referandum hakkında seslenmelerine dahi sınır getirildi.

Üstelik onlar Almanlardan CDU’ya, SPD’ye veya AfD’ye oy istemiyordu.

Türkiye’de oy kullanacak Türk vatandaşlarına seslenmek istiyorlardı.

Bugün ise Amerikalı bir milyarder doğrudan Alman seçmenine, Almanya’daki bir parti için oy çağrısı yapıyor.

Birincisinde “egemenlik” hatırlanıyor.

İkincisinde “ifade özgürlüğü”.

İşte çifte standart tam burada başlıyor.

Daha da çarpıcı olan ise Rusya meselesidir.

Almanya ve Avrupa yıllardır AfD’nin yükselişinin arkasında Rusya’nın etkisini, finansmanını, dezenformasyon ağlarını ve Moskova bağlantılarını araştırıyor.

Araştırsın.

Eğer Rusya Alman demokrasisine müdahale ediyorsa bunun üzerine sonuna kadar gidilmelidir.

Fakat ortada çok tuhaf bir paradoks var:

Görünmeyen Rus etkisini bulmak için Moskova’nın izi sürülürken, gözümüzün önünde dünyanın en güçlü medya patronlarından biri AfD için açıkça kampanya yürütüyor.

Rusya’nın gizli ağları araştırılıyor.

Musk’ın desteği ise gizli bile değil.

Adam kendi adıyla konuşuyor.

Kendi hesabından AfD’yi destekliyor.

Kendi platformunda Weidel’i büyütüyor.

AfD kampanyasına katılıyor.

Ve seçim kazanıldığında AfD yöneticisi çıkıp kendisine teşekkür ediyor.

Buna rağmen asıl “yabancı müdahale” tartışmasının merkezinde Musk yok.

İşte açıklanması gereken paradoks budur.

Rusya gizlice AfD’yi etkiliyorsa buna yabancı müdahale diyelim.

Ama Amerikalı bir milyarder bunu herkesin gözü önünde yapıyorsa ona da aynı soruyu soralım.

Çünkü demokrasinin kuralı aktöre göre değişemez.

Mesele Rus, Türk veya Amerikalı olmak değildir.

Mesele başka bir ülkenin demokratik tercihine dışarıdan ne kadar güçle müdahil olduğunuzdur.

Ve bugün Almanya’nın cevaplaması gereken soru çok basittir:

Moskova’dan gelince “yabancı müdahale” dediğimiz şey, Silikon Vadisi’nden gelince neden “ifade özgürlüğü” oluyor?

07/09/2026

FRANSA’NIN VE AVRUPA’NIN İHTİYACI: YENİ BİR SAĞDUYU HAREKETİ

Yaklaşık bir ay önce Fransa’da yükselen kimlikçi siyasete, giderek sertleşen toplumsal kutuplaşmaya ve 2027 Cumhurbaşkanlığı seçimine doğru ülkenin sürüklendiği tehlikeli atmosfere dikkat çekerek bir sağduyu çağrısı yapmıştık.

Söylediğimiz özünde basitti:

Fransa’nın yeni bir kimlik savaşına değil, Cumhuriyet’in ortak zeminini yeniden kuracak geniş bir sağduyu hareketine ihtiyacı var.

Almanya’da AfD’nin Saksonya-Anhalt seçimlerinde elde ettiği tarihi sonuçtan sonra Fransa’nın eski Başbakanı Dominique de Villepin de x hesabından çok benzer bir alarm veriyor.

Villepin, AfD’nin zaferini Avrupa’da koruyucu setlerin birer birer yıkılmasının işareti olarak değerlendiriyor.

Remigrasyon, sığınma hakkının ortadan kaldırılması, Paris İklim Anlaşması’ndan çıkılması, yasaklı N**i sloganlarının yeniden kamusal söyleme taşınması ve Holokost’un göreceleştirilmesi…

Villepin’e göre bütün bunlar münferit aşırılıklar değil. Avrupa’nın kamusal alanında kabul edilebilir olanın sınırlarının giderek yer değiştirmesinin işaretleri.

Ve çok önemli bir kavram kullanıyor:

“Kimlik tuzağı.”

Bu tuzak bugün Almanya’yı sarsıyor.

Avrupa’yı parçalıyor.

Fransa’yı da aynı istikamette sürüklüyor.

Fransa’da başörtüsünden göçe, güvenlikten Fransız kimliğine kadar hemen her mesele giderek kimlik üzerinden tartışılıyor.

Villepin, Rassemblement National’in başörtüsü politikasını çok çarpıcı bir ifadeyle “kıyafet polisi” olarak tanımlıyor.

Fakat Villepin’in açıklamasını önemli kılan yalnızca aşırı sağa yönelttiği eleştiri değil.

Çünkü o, aşırı sağın neden büyüdüğünü de sorguluyor.

Avrupa halklarının öfkelerinin, korkularının ve kaygılarının bir bölümünün gerçek olduğunu; siyasal sınıfın yaklaşık yirmi yıldır bunları dinleyemediğini ve çözüm üretemediğini söylüyor.

Ve çok ağır bir siyasi tespitte bulunuyor:

“2007’den beri ülkeyi yönetenler, bugün engellemeye çalıştıkları şeyden sorumludur.”

Meselenin düğümlendiği yer tam olarak burasıdır.

AfD’ye oy veren milyonlarca insanı suçlamak AfD’yi ortadan kaldırmaz.

RN seçmenini aşağılamak RN’yi küçültmez.

İnsanların göç, güvenlik, hayat pahalılığı, işsizlik, gelecek kaygısı, kamu hizmetlerinin gerilemesi ve toplumsal değişim karşısındaki endişelerini yok saymak da bu endişileri ortadan kaldırmaz.

Tam tersine, onları aşırı sağın siyasi sermayesine dönüştürür.

Ama çözüm, bu kaygıları gidermek adına başka insanları hedef göstermek de değildir.

Müslüman Hristiyan , Banliyöyü Kırsal, Fransız Yabancı kökenlileri karşı karşıya konumlandıran siyaset Avrupa’nın sorunlarını çözmez.

Sadece toplumu parçalar.

İşte yaklaşık bir ay önce yaptığımız sağduyu çağrısının temelinde de bu vardı.

Bugün Villepin başka kelimelerle aynı tehlikeye işaret ediyor.

Üstelik yalnızca alarm vermiyor.

Bir çıkış yolu da öneriyor:

Yeni bir CNR.

Yani Fransa’nın tarihindeki Conseil national de la Résistance ruhuna gönderme yapan, mevcut parti sınırlarının ötesine geçen geniş bir Cumhuriyetçi birlik.

Villepin bunu açıkça tarif ediyor:

Hümanistler.

Çevreciler.

Cumhuriyetçiler.

Demokratlar.

Parti çıkarlarının, kişisel hesapların ve siyasi kariyerlerin üzerinde ülkenin ortak geleceğini koyabilecek herkes.

Bizim sağduyu çağrımızın özü de budur.

Ancak buna bir şey daha ekliyoruz.

Kurulacak yeni birlik yalnızca Paris’teki siyasi elitlerin kendi aralarında oluşturacağı yeni bir masa olmamalıdır.

Banliyöler o masada olmalıdır.

İşçiler o masada olmalıdır.

Gençler o masada olmalıdır.

Kırsalda kendisini unutulmuş hisseden Fransız da orada olmalıdır.

Göçmen kökenli Fransız da orada olmalıdır.

Müslüman da, Yahudi de, Hristiyan da, inançsız da orada olmalıdır.

Çünkü Fransa’yı içine girdiği kimlik krizinden çıkaracak şey yeni bir kimlik koalisyonu değildir.

Ortak vatandaşlık koalisyonudur.

Almanya’daki seçim sonucu artık hepimize çok ciddi bir uyarıdır.

Mesele yalnızca Almanya değildir.

Mesele yalnızca AfD değildir.

Mesele yalnızca Marine Le Pen veya Jordan Bardella da değildir.

Avrupa’nın merkez siyaseti uzun yıllardır toplumsal öfkeyi okuyamadı.

Sol, halkın önemli bir bölümünü kaybetti.

Merkez, güven kaybetti.

Geleneksel sağ kendi kimliğini kaybetti.

Ortaya çıkan boşluğu ise kimlikçi ve aşırı sağ hareketler doldurmaya başladı.

Bu nedenle artık eski siyasi reçeteleri tekrar ederek yeni sonuçlar bekleyemeyiz.

Fransa’nın yeni bir toplumsal sözleşmeye ihtiyacı var.

Avrupa’nın yeniden ortak bir gelecek fikrine ihtiyacı var.

Cumhuriyet’in ise kendisini yalnızca yasaklarla değil, adaletle, eşitlikle, sosyal dayanışmayla ve bütün vatandaşlarını aynı masaya oturtabilme gücüyle yeniden inşa etmesi gerekiyor.

Bir ay önce yaptığımız sağduyu çağrısını bugün yeniden tekrarlıyoruz.

Dominique de Villepin’in Almanya seçimlerinden sonra yaptığı çağrı da gösteriyor ki bu arayış artık yalnız bizim kaygımız değildir.

Farklı siyasi geleneklerden insanlar aynı tehlikeyi görmeye başlıyor.

Şimdi yapılması gereken korkuları büyütmek değil, onları anlamaktır.

Kimlikleri birbirine karşı silahlandırmak değil, ortak vatandaşlığı güçlendirmektir.

Duvarları yükseltmek değil, Cumhuriyet’in yıkılan setlerini yeniden kurmaktır.

Fransa’nın ihtiyacı budur.

Avrupa’nın ihtiyacı budur.

Yeni bir sağduyu hareketinin zamanı gelmiştir.

07/09/2026

BENİ AfD DEĞİL, ALMAN SOLUNUN İKİYÜZLÜLÜĞÜ GÖNDERİYOR

Britanya-Bangladeş kökenli Müslüman yazar ve araştırmacı Zara Rahman, 15 yıldır yaşadığı Almanya’yı terk ediyor.

Nedeni aşırı sağ değil.

Nedeni AfD de değil.

Rahman bunu daha baştan açıkça söylüyor:

“Berlin’i terk etmemin temel nedeni AfD veya sağın yükselişi değil.”

Onu Almanya’dan uzaklaştıran şey, kendi ifadesiyle, “kendisini ilerici ve liberal olarak gören Alman toplumunun geri kalanının dürüst olmaması ve kendini kandırması.”

Ve Rahman bunu genel sözlerle söylemiyor.

Yaşadığı örnekleri tek tek anlatıyor.

Birinci örnek medya.

Büyük bir Alman medya kuruluşunun genel yayın yönetmeni, Rahman’a polisin gösterilerde Arapça sloganları sık sık yasakladığından haberi olmadığını söylüyor.

Rahman’ın dikkat çektiği çelişki burada başlıyor:

Almanya’nın en büyük medya kuruluşlarından birini yöneten bir kişi, ülkesinde Filistin gösterilerinde Arapça konuşmaya yönelik müdahalelerden habersiz.

İkinci örnek doğrudan solcu aktivistler.

Rahman’ın anlattığına göre bu insanlar kendisine şiddete karşı olduklarını söylüyorlar.

Ama ardından Rahman çok sert bir istisna koyuyor:

Filistinlilere karşı uygulanan şiddet hariç.

Rahman’ın aktardığı tablo tam olarak bu:

Şiddete karşılar.

Kendilerini solcu olarak tanımlıyorlar.

İnsan haklarını savunuyorlar.

Ama Filistinlilere yönelen şiddet karşısında aynı ilke geçerli değil.

Üçüncü örnek kendisini “demokrasi alanı” olarak tanımlayan çevreler.

Bu çevreler Federal Eğitim Bakanı Karin Prien’i davet ediyor.

Rahman ise bu insanların, kendi ifadesiyle, Prien’in “İsrail’in soykırımını desteklemesini” ve Filistinlilere yönelik genelleyici terörizm suçlamalarında bulunmasını bir kez bile gündeme getirmediğini söylüyor.

Yani Rahman’ın karşısında gördüğü manzara şu:

Adı “demokrasi alanı.”

Demokrasi konuşuluyor.

İnsan hakları konuşuluyor.

Fakat konu Filistinlilere geldiğinde, Rahman’ın bu kadar ağır gördüğü meseleler bile konuşmanın dışında bırakılıyor.

Dördüncü örnek ise ilerici bir Alman vakfı.

Rahman’ın anlattığı belki de en çarpıcı olaylardan biri bu.

Kendisini ilerici olarak tanımlayan bir Alman vakfı, bir sivil toplum kuruluşuna finansman sağlamaya hazır.

Ama bir şartla:

Filistin hakkında artık hiçbir şey söylemeyecek.

Rahman bunun açıkça söylenmediğini de özellikle belirtiyor.

“Elbette kapalı kapılar ardında.”

Yani kamuoyunun karşısında ilericilik, sivil toplum ve özgürlük söylemi var.

Kapalı kapının arkasında ise Rahman’ın aktardığı şart son derece basit:

Filistin hakkında susarsanız paranızı alırsınız.

Rahman’ın “dürüst olmama” ve “kendini kandırma” dediği şey tam olarak bu örneklerde ortaya çıkıyor.

Çünkü bütün bu insanların ortak özelliğinin, kendilerinin iyi tarafta olduklarına sarsılmaz biçimde inanmaları olduğunu söylüyor.

Irkçılıkla suçlandıklarında öfkeleniyorlar.

Kendilerinin ırkçı olabileceği ihtimalini kabul etmiyorlar.

Bunun yerine Alman toplumu için yaptıkları bütün “iyi şeyleri” sıralıyorlar.

Irkçılığa karşı olduklarını söylüyorlar.

Faşizme karşı olduklarını söylüyorlar.

Gösterilere katılıyorlar.

Antifaşist sloganların bulunduğu tişörtler giyiyorlar.

Ama Rahman hemen ardından şu cümleyi kuruyor:

“İyi Almanlar gösterilere bile katılıyor. Ama yalnızca AfD’ye karşı olanlara.”

Rahman’ın eleştirisi burada çok daha sertleşiyor.

Çünkü ona göre bu insanlar bir taraftan aşırı sağa karşı yürürken, diğer taraftan hoşgörü gösterdikleri İslam karşıtlığı ile aşırı sağın yükselişi arasındaki bağlantıyı görmeyi reddediyorlar.

Yani AfD’ye karşı gösteriye çıkıyorlar.

Antifaşist tişört giyiyorlar.

Kendilerini ırkçılığa karşı mücadelenin parçası olarak görüyorlar.

Fakat Rahman’a göre aynı insanlar, Müslümanlara ve Filistinlilere yönelik ayrımcılığı görmezden geliyorlar.

Rahman bununla da yetinmiyor.

Bu insanların yaptıklarının, birçok bakımdan açıkça ırkçı olan insanların yaptıkları kadar kötü olabileceğinin akıllarına bile gelmediğini söylüyor.

Ve Almanya’dan neden ayrıldığını tek cümlede özetliyor:

“Alman solunun kendisi hakkında düşündüğü şey ile gerçekte yaptığı şey arasındaki uçurum.”

İşte Rahman’ın Alman soluna yönelik temel suçlaması bu.

Kendisini nasıl gördüğü başka.

Yaptığı başka.

Kendisini antirassist görüyor.

Kendisini antifaşist görüyor.

Kendisini ilerici görüyor.

Kendisini liberal görüyor.

Kendisini “iyi” tarafta görüyor.

Fakat Rahman’a göre aynı insanlar, marjinalleştirilmiş bir azınlığa yönelen farklı şiddet biçimlerini görmezden geliyor ve böylece dolaylı olarak destekliyor.

Daha da önemlisi, kendisinin çözümün bir parçası olduğuna o kadar inanıyor ki sorunun bir parçası olabileceğini bir an için bile düşünemiyor.

Rahman daha sonra Almanya’nın çok övündüğü “Erinnerungskultur” — geçmişle yüzleşme ve hatırlama kültürüne dönüyor.

Almanya’ya ilk geldiğinde bundan etkilendiğini anlatıyor.

N**i geçmişiyle hesaplaşma, Stolperstein’lar ve geçmişte yapılan hataları yeniden yapmama iradesi onda güçlü bir izlenim bırakmış.

Fakat zamanla, kendi ifadesiyle, “cephenin arkasında ne olduğunu” gördüğünü söylüyor:

Başka bir azınlığı, yani Filistinlileri ve genel olarak Müslümanları günah keçisine dönüştürmeye yönelik büyük bir isteklilik.

Antisemitizmin artık Almanya’ya dışarıdan “ithal edildiği” inancı.

Holokost’un başka tarihsel kötülüklerle karşılaştırılmasını reddeden bir tarih anlayışı.

Ve İsrail’in korunmasına tek taraflı biçimde odaklanırken İsrail devletinin uyguladığı şiddetin desteklenmesi.

Rahman’ın 7 Ekim 2023 sonrasında kendisine sorduğu soru daha da ağır:

Aylar boyunca arkadaşlarıyla, komşularıyla, kafelerde ve çocuk parklarında karşılaştığı insanlarla konuştuğunu söylüyor.

Çünkü bir şeyi anlamaya çalışıyor:

Kendi kimliğini geçmişindeki şiddetten ders çıkarmış olmak üzerine kuran Almanya, nasıl oluyor da bugün bir soykırımı finanse ediyor, onaylıyor ve destekliyor?

Rahman soruyu tam olarak bu sertlikte ortaya koyuyor.

Sonunda Almanya’ya karşı içinde kalan duyguyu da söylüyor:

Acıma.

Alman toplumunun neye dönüştüğünü görememesini acınası buluyor.

Bu kadar insanın gerçekliğe gözlerini kapatmasını acınası buluyor.

Ve kendilerini hâlâ “iyiler” olarak gören insanların bu kadar büyük acıya ve zarara neden olmasını derinden üzücü buluyor.

Rahman’a göre Almanya’nın ihtiyacı olan şey yüzeysel bir düzeltme değil:

Derin bir öz sorgulama.

Fakat bunun, kendisi gibi görünen insanların dışarıdan yaptığı eleştirilerle gerçekleşmeyeceğini düşünüyor.

Almanya’nın bu hesaplaşmayı kendi içinde yapmak zorunda olduğunu söylüyor.

Ve henüz bunun gerçekleştiğine dair hiçbir işaret görmediğini belirtiyor.

Ardından 15 yıl yaşadığı, çalıştığı, vergi ödediği, bir Almanla evlendiği, iki Alman çocuk sahibi olduğu ve kendisinin de Alman vatandaşı olduğu ülkeye veda ediyor:

“Elveda Almanya.”

“Bizi hak etmediniz.”

Buradaki “biz” ile Almanya’yı kendisine vatan yapan milyonlarca göçmeni kastediyor.

Ve yazısını çok daha ağır bir uyarıyla bitiriyor:

Almanya’nın bir gün ne yaptığını “en kötü hatalarını tekrarladığında” anlayacağını söylüyor.

O gün geldiğinde ise geride Almanya’yı affetmek isteyen yeterince insan kalmış olmasını umut ediyor.

Adresse

Strasbourg
67000

Site Web

Notifications

Soyez le premier à savoir et laissez-nous vous envoyer un courriel lorsque Medya Turk Tv publie des nouvelles et des promotions. Votre adresse e-mail ne sera pas utilisée à d'autres fins, et vous pouvez vous désabonner à tout moment.

Contacter L'entreprise

Envoyer un message à Medya Turk Tv:

Raccourcis

Partager