ANNEM

ANNEM ANNELİK: “Başkası” için yaşamaktır. Üstelik kim olduğunu, kim olacağını bilmeden. Kapalı bir mücevher kutusu için yorulmak, direnmek. ANNEM VE BABAM

Eski kocam yeni doğan kızımıza yardım etmeyi reddedip, “O senin sorumluluğun, senin problemin,” dedi — ama kendi annesin...
11/09/2026

Eski kocam yeni doğan kızımıza yardım etmeyi reddedip, “O senin sorumluluğun, senin problemin,” dedi — ama kendi annesinin ardından yaptığı şey herkesi şaşkına çevirdi.

Kızım dünyaya gelmeden birkaç hafta önce kocam Taner, beni başka bir kadın için terk etti. Ortak hesabımızdaki birikimleri çekti, hamileliğimi “başına açılmış bir yük” olarak gördüğünü söyledi ve arkasına bile bakmadan evden gitti.

Her şey çok çirkin bir şekilde olmuştu.

Yaşadığım stres yüzünden sağlığım bozuldu. Doktorlar beni acil sezaryene almak zorunda kaldı ve kızım Masal, hayatının ilk günlerini yenidoğan yoğun bakımındaki cihazların altında geçirdi.

Eve geldiğinde ise düzenli solunum tedavisine ihtiyacı vardı ve ilaçlarla cihazların masrafını tek başıma karşılamakta zorlanıyordum.

Bu yüzden Taner’i aradım.

“Lütfen. Bütün birikimimizi aldın. Kızının tedaviye ihtiyacı var. Babası olarak yardım etmen gerekiyor.”

Sanki onu önemli bir şeyin ortasında rahatsız etmişim gibi iç çekti.

“Onu dünyaya getirmeyi sen istedin. O senin sorumluluğun, senin problemin.”

Sonra bir de alaycı şekilde güldü.

“Git seni önemseyen birinden yardım iste. Benden bekleme.”

Masal’ı ana kucağına koyup Taner’in kaldığı eve gittim. Sezaryen yerim hâlâ ağrıyordu; merdivenleri çıkarken her adımda karnım sızlıyordu ama yine de kapıyı çaldım.

Kapıyı yeni sevgilisi açtı. Üzerinde Taner’in gömleği vardı ve beni görünce gözlerini devirdi.

“Taner, çocuğunun annesi yine para istemeye gelmiş,” diyerek güldü.

“Sadece kızına bir kez bak,” diye yalvardım. “Kendim için hiçbir şey istemiyorum. Yalnızca tedavisini karşılayabilmek için yardım istiyorum.”

Taner, Masal’a birkaç saniye baktıktan sonra bıkkın bir ifadeyle başını çevirdi.

“Benim artık başka bir hayatım var. Şu çocuğu da alıp kapıma gelmeyi bırak.”

Ardından kapıyı yüzüme kapattılar.

Eve döndüğümde o kadar çok ağlamıştım ki artık gözümden yaş bile gelmiyordu.

Yardım isteyebileceğim kimse kalmamıştı.

Sonunda hiç güvenebileceğimi düşünmediğim son kişiyi aradım: Taner’in annesi Feriha Hanım’ı. Yıllardır aramız pek iyi değildi ve oğluyla yaşadığım sorunları ona hiçbir zaman anlatmamıştım.

Her şeyi anlattığımda telefonun diğer ucunda uzun bir sessizlik oldu.

“Senin hamile olduğunu bana bile söylemedi,” dedi sonunda. “Hazırlan. Birazdan oradayım.”

Yaklaşık bir saat sonra Feriha Hanım, pijamasının üzerine alelacele geçirdiği montuyla kapımda belirdi. Masal’ı kucağına aldı, yüzüne uzun uzun baktı ve onu usulca sevmeye başladı.

Bana karşı yıllarca mesafeli davranan o kadının, en zor zamanımda yaslanabileceğim tek insan olacağını asla düşünmezdim.

Sonra yüzündeki ifade bir anda değişti.

“Taner’e ve yanındaki o kadına yaptıklarının bedelini ödetmek için bir planım var,” dedi. “Hiçbir erkek, çocuğunu dünyaya getiren kadını bu şekilde aşağılayıp hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edemez.”

Planını anlatmaya başladığında gülmeli miyim, ağlamalı mıyım karar veremedim.

Ama aklına gelen şey gerçekten inanılmazdı.

Taner’in bunu hayatı boyunca unutamayacağı kesindi.

Sabah hava daha yeni aydınlanırken Masal’ı güvendiğim komşuma bıraktım. Feriha Hanım’la birlikte Taner’in evine gittik, hazırladığımız şeyi kapısının hemen önüne bıraktık ve arabayı biraz uzağa çekip görünmeyeceğimiz bir yerde beklemeye başladık.

Bir süre sonra kapı açıldı.

Taner dışarı adım attı.

Kapısının önündekini gördüğü anda olduğu yerde dondu.

Ardından bütün sokağın duyabileceği kadar yüksek bir sesle bağırdı:

“Aman Allah’ım! Bunu kim yaptı?!”

Feriha Hanım yanımda sessizce gülümsedi.

Ama Taner’in bilmediği bir şey vardı.

Kapısının önünde gördüğü şey, planın yalnızca ilk kısmıydı.

Asıl sürpriz, birkaç saat sonra hem onun hem de sevgilisinin karşısına çıkacaktı…

(Sonraki bölümü merak ettiğinizi biliyorum, bu yüzden lütfen sabırlı olun ve aşağıdaki yorumlarda okumaya devam edin. Verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı anlayışınız için teşekkür ederiz. Tam hikayeyi görmek için lütfen aşağıya 'EVET' yorumu bırakın ve bize "Beğen" verin.) 👇

Kocam, menopozun beni “artık çekici olamayacak kadar yaşlandırdığını” söyleyip duruyordu — ertesi gün eve geldiğinde ise...
11/09/2026

Kocam, menopozun beni “artık çekici olamayacak kadar yaşlandırdığını” söyleyip duruyordu — ertesi gün eve geldiğinde ise içeri adımını atar atmaz gördüğü şey karşısında olduğu yerde donup kaldı.

Elli üç yaşındayım ve son zamanlarda yaşlanmak benim için oldukça hassas bir konu haline gelmişti. Bunun her kadının hayatının bir döneminde yaşayacağı doğal bir süreç olduğunu biliyordum ama insanın kendi bedenindeki değişimleri günbegün izlemesi yine de kolay değildi.

Bedenimdeki değişiklikleri kabullenmeye ve bunların kendime olan bakışımı tamamen değiştirmesine izin vermemeye çalışıyordum. Ne yazık ki kocam Ferit, bunu benim için neredeyse imkânsız hale getiriyordu.

Yirmi yedi yıldır evliydik ama son bir yılda görünüşüm konusunda giderek daha acımasız davranmaya başlamıştı. Yüzümdeki çizgileri gösteriyor, kilom hakkında yorum yapıyor ya da eskiden ne kadar farklı göründüğümü söyleyip duruyordu. Her sözü, zaten korumakta zorlandığım özgüvenimden küçük bir parça daha koparıyordu.

Menopoza girmeye başladıktan sonra ise söyledikleri daha da ağırlaştı.

Bir akşam arkadaşlarımızla yemeğe çıkmak için hazırlanırken Ferit beni baştan aşağı süzdü.

“Bu kadar uğraşmana ne gerek var?”

“Ne demek istiyorsun?”

Omuz silkti.

“Menopoza girdin. Artık çekici olamayacak kadar yaşlandın. Bunu kabullen artık.”

Sözleri, en hassas olduğum yerden vurmuştu.

Hazırlanmamı tamamladım ama o akşam boyunca aklımdan tek bir düşünce çıkmadı: Yıllardır yanımda olması gereken adamın, yaşlandığım için kendimden utanmama neden olmasına neden bu kadar uzun süre izin vermiştim?

Ertesi sabah Ferit işe gittikten sonra bir karar verdim.

O eve dönene kadar planımı çoktan uygulamaya koymuştum.

Akşam kapının kilidinin açıldığını duydum. Ferit içeri girdi, birkaç adım attı ve karşısında gördüğü şey yüzünden bir anda olduğu yerde kaldı.

Ben salondan sessizce onu izlerken yüzündeki ifade saniyeler içinde değişti..

Hikayenin tamamı ilk yorumda. 👇

15 YILDIR KAYIPTI… TA Kİ ERKEK KARDEŞİ, ONUN İÇ ÇAMAŞIRINI DEDESİNİN YATAĞININ ALTINDA SAKLANMIŞ HALDE BULANA KADAR…BÖLÜ...
11/09/2026

15 YILDIR KAYIPTI… TA Kİ ERKEK KARDEŞİ, ONUN İÇ ÇAMAŞIRINI DEDESİNİN YATAĞININ ALTINDA SAKLANMIŞ HALDE BULANA KADAR…

BÖLÜM 1

On beş yıl boyunca herkes Elena Marković’in sonsuza dek kaybolduğuna inandı.

On beş yıl boyunca herkes Elena Marković’in sonsuza dek kaybolduğuna inandı.

Bazıları evden kaçtığını söyledi.

Bazıları tanımadığı biriyle karşılaşıp onunla gittiğini düşündü.

Bazıları ise yaşadığı küçük kasabadan sıkılıp kendisine bambaşka bir hayat kurmak istediğine inanıyordu.

Ama küçük erkek kardeşi Nikola, bunların hiçbirine hiçbir zaman inanmadı.

Elena kaybolduğunda Nikola yalnızca yedi yaşındaydı. Ablası ise on altı yaşındaydı; sessiz, sakin bir genç kızdı ve kardeşine her baktığında sanki dünyadaki en önemli insan oymuş gibi gülümserdi.

Elena kıyafetlerinin üzerine küçük beyaz çiçekler işlemeyi çok severdi. Bunu ona annesi Milena öğretmişti. Elbiselerinin kollarına, çantasına, hatta eski atkısına bile üç küçük beyaz çiçek işlerdi.

Nikola, ablasının kaybolduğu günü hâlâ hatırlıyordu.

Pencerelere şiddetle vuran yağmuru.

Mutfakta ağlayan annesini.

Sokak sokak dolaşıp sesi kısılana kadar kızının adını haykıran babası Dragan’ı.

Ve salonda hiçbir şey olmamış gibi sessizce oturan dedesi Milan’ı.

— Herhalde başka bir hayat yaşamak istedi — demişti Milan.

Nikola o sözlerden nefret etmişti.

Çünkü Elena, kardeşine veda etmeden asla çekip gitmezdi.

Yıllar geçti.

Sokaklara asılan kayıp ilanlarının renkleri soldu. Polisler eve gelmeyi bıraktı. Komşular artık Elena hakkında soru sormaz oldu. Fakat Milena kızından hiçbir zaman vazgeçmedi. Elena’nın odasına kimse dokunmadı; kitapları masanın üzerinde, mavi ceketi kapının arkasında, aynası ise kalın bir toz tabakasının altında kaldı.

Milena her gece aynı sözleri fısıldıyordu:

— Benim kızım bir gün eve dönecek.

Aradan tam on beş yıl geçtikten sonra Milan hayatını kaybetti.

Cenazesi fazla kalabalık değildi. Çevresindeki insanlar onu sert, mesafeli ve eski kafalı biri olarak hatırlıyordu. Nikola cenazede annesinin yanında dururken garip bir şeyi fark etti.

Milena, kayıp kızı Elena için on beş yıldır gözyaşı döküyordu.

Ama babası Milan öldüğünde tek damla gözyaşı dökmemişti.

Cenazeden sonra Nikola ve babası Dragan, eşyaları toplamak için Milan’ın eski evine gittiler.

Evin içinde ağır bir toz, ilaç ve yıllardır açılmamış pencerelerin kokusu vardı. Kalın perdeler güneş ışığını engelliyor, duvarlardaki eski aile fotoğrafları eğri biçimde asılı duruyordu. Koridorun en sonunda ise Milan’ın yatak odası bulunuyordu.

Nikola odaya girdiği anda garip bir ürperti hissetti.

Dragan çekmeceleri boşaltırken Nikola yatağın çarşaflarını kaldırmaya başladı. Tam o sırada yatağın bir tarafının diğerinden daha yüksek olduğunu fark etti.

Şilteyi kaldırdı.

İlk başta yalnızca birkaç eski gazete gördü.

Sonra pembe bir şey dikkatini çekti.

Nikola’nın kalbi sanki bir anlığına durdu.

Elini uzatıp onu yavaşça dışarı çıkardı.

Eski, solmuş ve kirlenmiş bir kadın iç çamaşırıydı. Kumaşı yıllar içinde neredeyse parçalanacak hale gelmişti.

Ama bir köşesinde…

Üç küçük beyaz çiçek vardı.

Elle işlenmiş üç beyaz çiçek.

Nikola’nın dizlerinin bağı çözüldü.

— Baba…

Dragan arkasını döndü.

— Ne oldu?

Nikola titreyen ellerindeki kumaşı gösterdi.

— Sanırım… bu Elena’nındı.

Dragan birkaç saniye boyunca elindekine baktı. Yüzünün rengi bir anda bembeyaz oldu.

Sonra yalnızca şunu söyleyebildi:

— Başka hiçbir şeye dokunma.

Yirmi dakika sonra Milan’ın evinin önünde polis araçları vardı.

Komiser Jelena Petrović, Milan’ın yatak odasına girdiği anda her şey değişti.

Burası artık yıllar önce ölmüş yaşlı bir adamın evi değildi.

Bir suç mahalliydi.

Kısa süre sonra Milena da eve geldi.

Pembe kumaşı gördüğü anda olduğu yerde dondu.

Çığlık atmadı.

Tek kelime bile söylemedi.

Ve nedense o sessizlik, atabileceği bütün çığlıklardan daha korkutucuydu.

— Bu Elena’nın… — diye fısıldadı. — O çiçekleri onunla birlikte ben işlemiştim.

Polisler evi saatlerce aradı.

Sonunda memurlardan biri, eski bir yastık kılıfının içine gizlenmiş kahverengi bir defter buldu.

Komiser Jelena defteri açtı.

İlk birkaç sayfayı okuduğunda yüzündeki ifade bir anda değişti.

Sonra başını kaldırıp odanın arka penceresinden bahçeye baktı.

— Bahçede bir kulübe var — dedi.

Gece yarısına doğru polisler kulübenin paslanmış asma kilidini kırdı.

İçeride ilk bakışta yalnızca eski aletler, tahta parçaları ve kullanılmayan eşyalar vardı.

Ancak zemindeki tahtalar kaldırıldığında herkes sustu.

Tahtaların altında gizlenmiş bir kapak vardı.

Kapak açıldığında ise aşağıya doğru uzanan dar merdivenler ortaya çıktı.

Merdivenlerin sonunda zifiri karanlığa gömülmüş odalar bulunuyordu.

Komiser Jelena elindeki fenerle ilk basamağa adım attı.

Nikola da kapının önünden aşağıya bakıyordu.

Tam o sırada aşağıdan gelen polislerden biri aniden bağırdı:

— Komiserim! Buraya gelmeniz gerekiyor!

Jelena hızla aşağı indi.

Birkaç saniye sonra sesi duyuldu:

— Kimse hiçbir şeye dokunmasın!

Nikola’nın kalbi deli gibi çarpmaya başladı.

Devamı ilk yorumda.

(Sonraki bölümü merak ettiğinizi biliyorum, bu yüzden lütfen sabırlı olun ve aşağıdaki yorumlarda okumaya devam edin. Verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı anlayışınız için teşekkür ederiz. Tam hikayeyi görmek için lütfen aşağıya 'EVET' yorumu bırakın ve bize "Beğen" verin.) 👇

ŞİRKET MÜDÜRÜ BENİ HERKESİN ÖNÜNDE KOVDU. İKİ SAAT SONRA ARAYIP, “GÜZEL GİYİN VE GÖLÜN KENARINDA BENİMLE BULUŞ. KİMSEYE ...
11/09/2026

ŞİRKET MÜDÜRÜ BENİ HERKESİN ÖNÜNDE KOVDU. İKİ SAAT SONRA ARAYIP, “GÜZEL GİYİN VE GÖLÜN KENARINDA BENİMLE BULUŞ. KİMSEYE BULUŞACAĞIMIZI SÖYLEME,” DEDİ. YANINA GİTTİĞİMDE BENİMLE FOTOĞRAF ÇEKTİRMEK İSTEDİ… ERTESİ SABAH İSE O FOTOĞRAF, ODASININ KAPISINA ASILMIŞTI.

Şirket müdürümüz Suat Bey, herkesin ortasında,

“Melda, eşyalarını topla. Bugünden itibaren burada çalışmıyorsun,”

dediğinde birkaç saniye olduğum yerde öylece kaldım.

Ofis bir anda o kadar sessizleşti ki yan masadaki bilgisayarın klavye sesini bile duyabiliyordum.

“Ben… nedenini öğrenebilir miyim?” diyebildim sonunda.

Suat Bey yüzüme bile bakmadı.

Yetmiş sekiz yaşındaydı. Sert, mesafeli ve özel hayatı konusunda son derece ketum bir adamdı. Ben daha okula başlamadan yıllar önce bile o şirkette çalışıyordu.

“Nedenini daha sonra anlayacaksın,” dedi. “Şimdilik git.”

Bu sözler, bana başarısız bir çalışan olduğumu söylemesinden bile daha fazla canımı acıttı.

Herkes bana bakıyordu.

Bölüm sorumlum Ertan başını öne eğmişti.

Yıllardır benim pozisyonuma geçmeye çalışan Sevda ise yüzündeki memnuniyeti saklamaya bile çalışmıyordu.

Çantamı, not defterlerimi ve masamın üzerindeki küçük çerçeveli fotoğrafı topladım, ardından binadan çıktım.

Asansörün kapıları kapanır kapanmaz gözyaşlarımı tutamadım.

Yaklaşık beş yıldır o şirkette çalışıyordum.

Son iki yıldır neredeyse her hafta mesaiye kalmıştım. Şirket maddi sıkıntılar yaşarken izin günlerimi bile doğru düzgün kullanmamıştım.

Şimdi ise hiçbir açıklama yapılmadan kapının önüne konulmuştum.

Eve geldikten yaklaşık iki saat sonra telefonum çaldı.

Ekranda şu isim yazıyordu:

Suat Bey.

Bir an telefonu açmamayı düşündüm.

Ama sonunda cevap verdim.

“Melda.”

Sesi bu kez farklı geliyordu.

Daha sakin ve yumuşaktı.

“Efendim?”

“Bu akşam saat yedide Sapanca Gölü’nün doğu tarafındaki iskeleye gel.”

Donup kaldım.

“Neden?”

Birkaç saniye sessiz kaldı.

Sonra,

“Güzel giyin. Bir de kimseye benimle buluşacağını söyleme,”

dedi.

Telefonu kulağımdan çekip ekrana baktım.

“Suat Bey… hiçbir şey anlamıyorum.”

“Biliyorum. Birkaç saat daha bana güven.”

Ardından telefonu kapattı.

O anda aklımdan türlü türlü kötü ihtimal geçti.

Beni herkesin önünde kovmuştu ama birkaç saat sonra neden gizlice görüşmek istiyordu?

Neden göl kenarında?

Neden mesai saatlerinden sonra?

Ve en tuhafı…

Neden güzel giyinmem gerekiyordu?

Gitmemeye neredeyse karar vermiştim.

Ama sonra telefonda söylediği son cümle aklıma geldi.

“Birkaç saat daha bana güven.”

Saat yediye doğru göl kenarına ulaştım.

Suat Bey benden önce gelmişti.

Üzerinde kırmızı bir polo tişört ve açık renkli bir pantolon vardı. Her gün şirkette gördüğüm o sert ve ciddi müdüre hiç benzemiyordu.

“Geldin,” dedi.

“Evet. Artık bana neler olduğunu anlatacak mısınız?”

Etrafına dikkatlice baktı.

“Önce bir şey yapmamız gerekiyor.”

Sonra telefonunu yakınımızdan geçen bir kadına uzattı.

“Hanımefendi, rica etsem fotoğrafımızı çeker misiniz?”

Şaşkınlıkla yüzüne baktım.

“Fotoğraf mı?”

“Evet. Yanımda dur ve gülümse.”

Artık iyice huzursuz olmaya başlamıştım.

Şirketten biri bizi burada görse ne düşünürdü?

Daha kötüsü…

Bu fotoğraf birilerinin eline geçerse ne olacaktı?

Ama Suat Bey yanıma geçti, elini rahatça sırtıma koydu ve birlikte tek bir fotoğraf çektirdik.

Telefonu geri aldı, fotoğrafa birkaç saniye baktı ve,

“Güzel,”

dedi.

“Peki şimdi?”

Bana sadece şunu söyledi:

“Yarın sabah saat dokuzda şirkete gel.”

“Ama beni kovdunuz.”

Hayatımda ilk kez yüzünde belli belirsiz bir gülümseme gördüm.

“Biliyorum.”

O gece neredeyse hiç uyuyamadım.

Sanki anlamını yalnızca Suat Bey’in bildiği tuhaf bir oyunun içine çekilmiştim.

Ertesi sabah şirkete adım attığım anda bir şeylerin ters gittiğini anladım.

Herkes bana bakıyordu.

Bazıları kendi aralarında fısıldaşıyordu.

Sevda yanıma gelip alaycı bir gülümsemeyle,

“Demek sana neden farklı davrandığı şimdi anlaşılıyor,”

dedi.

“Ne demek istiyorsun?”

Cevap vermedi.

Sadece müdürün odasını işaret etti.

Koridorda ilerleyip kapıya yaklaştığımda kalbim hızla çarpmaya başladı.

Dün akşam göl kenarında Suat Bey’le çekildiğimiz fotoğraf büyütülmüş ve doğrudan odasının kapısına asılmıştı.

Ama asıl şaşırtıcı olan fotoğraf değildi.

Fotoğrafın hemen altında, şirketin kaşesini taşıyan resmi bir belge vardı.

Üzerinde benim adım yazıyordu.

Koridordaki çalışanlar sessizce beni izlerken Suat Bey odasının kapısını açtı.

Elinde kalın, kahverengi bir dosya vardı.

“İçeri gel, Melda,” dedi.

Ardından masasına oturup dosyayı önüme bıraktı.

“Dün seni kovmam gerekiyordu. Çünkü bunu yapmasaydım, şirkette kime gerçekten güvenebileceğimi asla öğrenemezdim.”

Dosyanın kapağını kaldırdığım anda gördüğüm ilk belge karşısında nefesim kesildi.

Devamı ilk yorumda. 👇

(Sonraki bölümü merak ettiğinizi biliyorum, bu yüzden lütfen sabırlı olun ve aşağıdaki yorumlarda okumaya devam edin. Verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı anlayışınız için teşekkür ederiz. Tam hikayeyi görmek için lütfen aşağıya 'EVET' yorumu bırakın ve bize "Beğen" verin.) 👇

BİR KESKİN NİŞANCI KURŞUNUNUN BACAKLARIMI ELİMDEN ALMASININ ÜZERİNDEN İKİ YIL GEÇMİŞTİ. KONAĞIMDAKİ HERKES BENDEN KORKMA...
11/09/2026

BİR KESKİN NİŞANCI KURŞUNUNUN BACAKLARIMI ELİMDEN ALMASININ ÜZERİNDEN İKİ YIL GEÇMİŞTİ. KONAĞIMDAKİ HERKES BENDEN KORKMAYI ÖĞRENMİŞTİ—HEMŞİRELER İŞİ BIRAKIYOR, FİZYOTERAPİSTLER KAÇIYOR, SİLAHLI ADAMLARIM BİLE ODAYA GİRDİĞİMDE GÖZLERİNİ YERE İNDİRİYORDU. SONRA YENİ TEMİZLİKÇİ SELİN, ÖZEL BÖLÜMÜME GİRDİ, HERKESİN “CANAVAR” DEDİĞİ ADAMIN GÖZLERİNE DOSDOĞRU BAKIP, “ÇALIŞMAYI BIRAKMAMI MI İSTİYORSUNUZ? ÇÜNKÜ ÇALIŞMAZSAM PARA ALAMAM,” DEDİ.

Vurulmadan önce İstanbul’un yeraltı dünyasının önemli bir bölümünü toplantı odalarından, arka sokaklardaki gizli mekânlardan ve kurşun geçirmez araçlardan yönetiyordum.

Kurşundan sonra da kurduğum düzen hâlâ benimdi.

Fakat artık milyonluk bir malikanenin içinde, bana özel yapılmış tekerlekli sandalyeden emir veriyordum.

Gün geçtikçe o ev bana bir kaleden çok mezar gibi gelmeye başlamıştı.

Felç kalmak en kötü şey değildi.

Asıl dayanılmaz olan, iğneyi bile hissetmeyen bacaklarımın içinde saatlerce süren hayalet ağrılardı.

Bir de bir zamanlar üzerinde yürüdüğüm kaldırımların soğukluğunu hatırlamak…

Artık asla ayağa kalkamayacağımı bilmekti.

Fırtınalı bir gece sağ kolum Rauf, çalışma odama girip masama bir dosya bıraktı.

“Fizyoterapist de işi bıraktı,” dedi.

“Bu ay üçüncü kişi, Kuzey. Adamın kafasına cam kâğıt ağırlığı fırlatmışsın.”

“Benimle çocukmuşum gibi konuştu,” diye hırladım.

“Bana acının üzerine gitmem gerektiğini söylüyor. Ben bacaklarımı bile hissetmiyorum.”

Rauf, bana diğer insanların cesaret edemediği kadar uzun baktı.

“Burası artık malikâne değil,” dedi.

“Senin mezarın oldu. Kendini buraya canlı canlı gömüyorsun.”

Aynı gece Selin ilk vardiyasına geldi.

Yirmi altı yaşındaydı.

Gündüzleri dokuz saat boyunca bir lokantada çalışıyor, ardından iki otobüs değiştirerek geceleri benim evime temizliğe geliyordu.

Çünkü burada verilen ücret, başka hiçbir yerde kazanamayacağı kadar yüksekti.

Benim kim olduğum ya da insanların benden neden korktuğu onu pek ilgilendirmiyordu.

Çünkü onun da kendi hayatında uğraştığı daha büyük sorunlar vardı.

Annesi özel bir bakım merkezinde kalıyordu.

Borçları birikmişti.

Telefonu sürekli alacaklılar tarafından aranıyordu.

Yorgunluktan gözlerinin altında koyu halkalar oluşmuştu.

Baş hizmetli ona beni görünce gözlerimin içine bakmamasını, gerekmedikçe konuşmamasını ve medikal cihazlarıma asla dokunmamasını söyledi.

Selin ise yalnızca,

“Nereden başlayayım?” diye sordu.

Onu özel koridorumda diz çökmüş, süpürgelikleri silerken gördüm.

“Sen kimsin?” diye sertçe sordum.

“Selin. Gece temizliği.”

Sonra yüzünü çevirip yeniden temizliğe devam etti.

Yıllardır kimse beni bu kadar sıradan biriymişim gibi görmezden gelmemişti.

“Çalışmaya devam etmeni söylemedim.”

Selin bezini bıraktı, topuklarının üzerine oturdu.

“Durmamı mı istiyorsunuz?”

Sonra hiç çekinmeden ekledi:

“Çünkü durursam para alamam. Para alamazsam da buraya gelmemin bir anlamı kalmaz.”

İlk kez söyleyecek söz bulamadım.

“Koridoru bitir,” dedim.

Haftalar geçti.

Nasıl olduğunu anlamadan Selin, evde yanımda diken üstünde yürümeyen tek kişi hâline geldi.

Hemşireleri kovuyor, aşçılara bağırıyor, çalışanların çoğunu korkutuyordum.

Selin ise öfkemi, yerdeki sıradan bir lekeymiş gibi umursamadan işine devam ediyordu.

Bir salı gecesi saat ikiyi biraz geçmişti.

Bacaklarımda başlayan hayalet ağrı o kadar şiddetlendi ki alnımdan terler akıyordu.

Tekerlekli sandalyemde öne doğru eğilmiş, hissedemediğim bacaklarımı sıkıyordum.

Selin beni o hâlde buldu.

“Çık dışarı,” dedim.

“İlaçlarınız nerede?”

“Git dedim.”

“Mutfakta mı, banyoda mı?”

Sakin tavrı sinirimi daha da bozdu.

“Mutfakta. Lavabonun solundaki dolapta.”

Bir süre sonra bir bardak su ve tek bir hapla geri döndü.

“İki tane getir,” dedim.

Şişenin üzerindeki yazıyı okudu ve başını salladı.

“Altı saatte bir tane yazıyor.”

Sonra yüzüme baktı.

“Bir şey de yememişsiniz, değil mi?”

Elindeki çatlakları o anda fark ettim.

Temizlik malzemelerinden tahriş olmuş elleri titriyordu.

Yıllardır kimse bana “hayır” demeye cesaret edememişti.

Ama karşımdaki bitkin genç kadın, kaç tane ilaç içeceğime bile kendi karar veriyordu.

O geceden sonra Selin hakkında istemediğim ayrıntıları fark etmeye başladım.

Bazen yürürken sendelediğini…

Çamaşır sepetini taşırken ellerinin titrediğini…

Kimsenin bakmadığını düşündüğünde duvara yaslanıp birkaç saniye gözlerini kapattığını…

Bir şeyler saklıyordu.

Ama ne olduğunu bilmiyordum.

Derken bir gece yatak odamda aniden uyandım.

Yan tarafımda bir sıcaklık hissettim.

Yalnız değildim.

Birisi yatağımda, hemen yanı başımda yatıyordu.

Refleksle yastığımın altındaki silaha uzandım.

Başımı çevirdiğim anda ise elim havada kaldı.

Çünkü yanımda yatan kişinin yüzünü gördüğümde, sadece onun kim olduğunu değil…

O gece odama neden geldiğini de anlayınca bütün hayatımı değiştirecek gerçeğin eşiğinde olduğumu fark ettim.

❤️ Bir sonraki kısmı merak ettiğinizi biliyorum, bu yüzden lütfen sabırlı olun ve devamını aşağıdaki yorumlarda okumayı unutmayın. Anlayışınız için teşekkür ederim. 👇

YOL KENARINDA ÖLMEK ÜZERE OLAN BİR KADINA YARDIM ETMEK İÇİN DURDUM VE İŞE GEÇ KALDIĞIM İÇİN KOVULDUM — AMA MASAMI TOPLAM...
11/09/2026

YOL KENARINDA ÖLMEK ÜZERE OLAN BİR KADINA YARDIM ETMEK İÇİN DURDUM VE İŞE GEÇ KALDIĞIM İÇİN KOVULDUM — AMA MASAMI TOPLAMAK İÇİN OFİSE GERİ DÖNDÜĞÜMDE, HAYATIMI DEĞİŞTİRECEK BİR ŞEY BENİ BEKLİYORDU.

“Birine yardım ediyordum da ne demek?”

Patronum Koray’ın sesi ofisin içinde öyle sert yankılandı ki fotokopi makinesinin yanında duran stajyerler bile bir anda sustu.

Ben hâlâ kapının önünde dikiliyordum. Bilgisayar çantam bir omzumdaydı, kravatım aceleyle koştuğum için yana kaymıştı ve otoparktan ofise kadar koştuğumdan nefes nefeseydim.

Koray’ın arkasındaki toplantı odası bomboştu.

Müşteriler gitmişti.

Masanın üzerinde ise gece yarısına kadar hazırladığım sunum dosyaları duruyordu. Slaytlardan biri hâlâ duvardaki ekrana yansıyordu.

Sanki kimsenin gülmek istemediği kötü bir şaka gibiydi.

“Yolda acil bir durum oldu,” dedim nefesimi toparlamaya çalışarak. “Bir kadın yol kenarında fenalaştı. Göğsünü tuttu ve yere yığıldı. Onu orada bırakıp gidemezdim.”

Koray yüzüme sanki başka bir dilde konuşmuşum gibi baktı.

Çenesi gerildi.

Bana doğru iki yavaş adım attı ve sesini alçalttı.

Ama bu, söylediklerini daha da ürkütücü hâle getirdi.

“Karın mıydı?”

“Hayır.”

“Annen?”

“Hayır.”

Kısa ve öfkeli bir kahkaha attı. Ardından ofisteki diğer çalışanlara baktı; sanki söyleyeceklerine şahit olmalarını istiyordu.

“Yani doğru mu anlıyorum?” dedi. “Sabah sekiz buçukta şirketin aylardır peşinden koştuğu en büyük müşteriyle toplantımız vardı ama sen yol kenarında fenalaşan tanımadığın bir kadın için toplantıya gelmedin.”

“Fenalaşmış gibi görünmüyordu,” dedim. “Kadın kollarımın arasında yere yığıldı.”

Koray elini havaya kaldırdı.

“Ve senin yüzünden müşteriyi kaybettik.”

Ağzım kurudu.

Toplantı odasına tekrar baktım.

Sanki müşterilerin hâlâ içeride oturuyor olmasını, kahvelerini içerken beni beklemelerini ve bütün bunları açıklamam için bana bir şans vermelerini umuyordum.

Ama gitmişlerdi.

Geriye yalnızca yanmış ofis kahvesinin kokusu, yazıcının sesi ve küçük reklam ajansımızın aylardır yakaladığı en büyük fırsatın gözlerimizin önünde kayboluşu kalmıştı.

“Koray, özür dilerim,” dedim. “Gerçekten üzgünüm. Ama ne yapmam gerekiyordu? Kadını görmezden gelip yoluma devam mı etseydim?”

“Evet,” diye bağırdı.

Ofis bir anda daha da sessizleşti.

Bir an yanlış duyduğumu sandım.

Koray bana biraz daha yaklaştı.

“Evet, Sarp. Yoluna devam edecektin. Burada bir sorumluluğun vardı. Sana güvenen bir ekibin vardı. Seni bekleyen müşteriler vardı. Biz yardım kuruluşu değiliz. Burası bir şirket.”

Kulaklarım uğuldamaya başladı.

O ajansta neredeyse üç yıldır çalışıyordum.

Gece yarısı gelen telefonlara cevap vermiştim.

Öğle yemeklerini atlamıştım.

Hafta sonlarımı ofiste geçirmiştim.

Batmak üzere olan kampanyaları kurtarmış, öfkeli müşterileri sakinleştirmiş, işe yeni başlayanları eğitmiş ve kimsenin çözüm bulamadığı zamanlarda çıkış yolu bulan kişi olmuştum.

O kadar çok kez herkesten önce işe gelip herkesten sonra çıkmıştım ki gece temizlik yapan görevliler bile çocuklarımın isimlerini biliyordu.

Şimdi ise patronum karşıma geçmiş, bir sunum uğruna yol kenarında can çekişen bir insanı bırakıp gitmem gerektiğini söylüyordu.

“Koray,” dedim.

Kendi sesimin titrediğini duyabiliyordum.

“Ben bu şirket için her şeyimi verdim.”

Gözünü bile kırpmadı.

“Umurumda değil,” dedi.

Sonra koridorun sonundaki masamı işaret etti.

“Eşyalarını topla. Buradaki işin bitti.”

Olduğum yerde kalakaldım.

Beynim duyduklarımı kabul etmek istemiyordu.

Bazı çalışma arkadaşlarım gözlerini kaçırdı.

Bazıları bana acıyarak baktı.

Müşteri temsilcilerinden biri sandalyesinde huzursuzca kıpırdandı ve klavyesine bakmaya başladı.

Sanki tuşların üzerinde dünyanın en önemli şeyi yazıyormuş gibi davranıyordu.

Ama kimse tek kelime etmedi.

Koray koridoru işaret ederek,

“Konu kapanmıştır,” dedi.

Keşke oradan başım dik çıktığımı söyleyebilseydim.

Keşke ona sadakat, vicdan ve insanlık hakkında unutamayacağı bir konuşma yaptığımı anlatabilseydim.

Keşke bir gün yaptığı şeyden pişman olacağını yüzüne söylediğimi söyleyebilseydim.

Ama gerçek çok daha farklıydı.

Yüzüm yanmaya başladı.

Boğazım düğümlendi.

Ve engel olamadan gözlerim doldu.

Kimsenin görmesini istemediğim için hızla arkamı döndüm.

O kadar hızlı hareket ettim ki bilgisayar çantam neredeyse omzumdan düşüyordu.

Arkamdan bir sandalyenin çekildiğini duydum.

Sonra hiçbir şey duyamaz oldum.

Sadece kendi ayak seslerimi ve kalbimin göğsümdeki şiddetli atışını duyuyordum.

Üç yılımı verdiğim ofisten çıktım ve parlak sabah güneşinin altında otoparka doğru yürüdüm.

Sanki biri beni kendi hayatımdan zorla dışarı atmıştı.

Arabaya biner binmez kapıları kilitledim.

İki elimle direksiyona sarıldım.

Sonra bağırdım.

Kelime bile değildi.

Sadece öfke, çaresizlik ve kırgınlığın birbirine karıştığı boğuk bir sesti.

Kiram vardı.

Ödemelerim vardı.

Bana güvenen bir ailem vardı.

Ve yalnızca birkaç dakika içinde hiçbir işim kalmamıştı.

O an yol kenarında durduğum için kendime kızmaya başladım.

“Belki de Koray haklıydı,” diye düşündüm.

Ama hemen ardından kadının yüzü gözümün önüne geldi.

Solgun yüzünü...

Titreyen ellerini...

Göğsünü tutuşunu...

Ve ambulans gelene kadar elimi bırakmayışını.

Hayır.

Bir daha aynı şeyi yaşasam yine dururdum.

Ne pahasına olursa olsun.

Arabamı çalıştırdım ve eve gittim.

Fakat birkaç saat sonra fark ettim ki masamda bazı kişisel eşyalarımı bırakmıştım.

Yıllardır sakladığım aile fotoğrafım, birkaç belge ve çekmecemde duran eski saatim hâlâ ofisteydi.

Akşam herkes çıktıktan sonra gidip sessizce eşyalarımı alabileceğimi düşündüm.

Koray’la tekrar karşılaşmak istemiyordum.

Bu yüzden ofisin kapanmasına yakın geri döndüm.

Ama binanın otoparkına girdiğim anda bir tuhaflık fark ettim.

Girişin önünde daha önce hiç görmediğim siyah, son model bir otomobil duruyordu.

Yanında takım elbiseli iki adam bekliyordu.

Ofisin ışıkları hâlâ yanıyordu.

Arabadan indim.

Kapıya yaklaştığımda içeride insanların toplandığını gördüm.

Koray da oradaydı.

Ama sabah bana bağıran adamdan eser yoktu.

Yüzü bembeyazdı.

Ellerini önünde birleştirmiş, karşısındaki kişiye bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.

Sonra kapıyı açtım.

İçerideki herkes dönüp bana baktı.

Ve kalabalığın ortasında duran kişiyi gördüğüm anda olduğum yerde donup kaldım.

Sabah yol kenarında kollarımın arasında yere yığılan kadın karşımda duruyordu.

Ama bu kez yalnız değildi.

Yanındaki takım elbiseli adam elindeki dosyayı masanın üzerine bıraktı.

Kadın gözlerini doğrudan bana çevirdi.

Sonra Koray’a baktı ve sakin bir sesle,

“Demek hayatımı kurtaran adamı siz kovdunuz,” dedi.

Koray’ın yüzündeki ifade değişti.

Ben ise hâlâ hiçbir şey anlamıyordum.

Ta ki kadın çantasından bir kart çıkarıp masanın üzerine koyana kadar...

Kartın üzerinde yazan şirket adını gördüğüm anda nefesim kesildi..

(Sonraki bölümü merak ettiğinizi biliyorum, bu yüzden lütfen sabırlı olun ve aşağıdaki yorumlarda okumaya devam edin. Verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı anlayışınız için teşekkür ederiz. Tam hikayeyi görmek için lütfen aşağıya 'EVET' yorumu bırakın ve bize "Beğen" verin.) 👇

10 YAŞINDAKİ KIZIM, BİRİKTİRDİĞİ HARÇLIKLARLA OKULDAKİ YAŞLI HİZMETLİYE YENİ BİR GÖZLÜK ALDI — ERTESİ GÜN OKUL MÜDÜRÜ BE...
11/09/2026

10 YAŞINDAKİ KIZIM, BİRİKTİRDİĞİ HARÇLIKLARLA OKULDAKİ YAŞLI HİZMETLİYE YENİ BİR GÖZLÜK ALDI — ERTESİ GÜN OKUL MÜDÜRÜ BENİ ARAYIP, “HANIMEFENDİ, BİR POLİS MEMURU KIZINIZI ARIYOR,” DEDİ.

10 yaşındaki kızım Beril, sessiz ve içine kapanık bir çocuktur ama inanılmaz derecede merhametli bir kalbi vardır. Birinin zor durumda olduğunu görürse, yardım edebilmek için elinden gelen her şeyi yapar.

Her sabah okula giderken Beril’e biraz harçlık verirdim. Öğle yemeğini zaten evden hazırlardım ama kantinden canı bir şey isterse ya da okulda bir ihtiyacı olursa kullanmasını isterdim.

Bir gün odasını toplarken küçük bir kutunun içinde verdiğim harçlıkları biriktirdiğini fark ettim.

Hiçbir şey söylemedim. Belki kendisine oyuncak, tablet ya da uzun zamandır istediği başka bir şeyi almak için para biriktiriyordur diye düşündüm.

Fakat yaklaşık bir hafta sonra kutunun açık olduğunu ve içindeki bütün paranın kaybolduğunu gördüm.

Beril’e parasını ne yaptığını sorduğumda gözlerini yere indirdi ve sessizce:

“Anne, o parayla Safiye Teyze’ye yeni bir gözlük aldım. Gözlüğü kırılmıştı. Saplarını bantla tutturmuş, öyle kullanıyordu,” dedi.

Bir an ne söyleyeceğimi bilemedim.

Safiye Teyze, Beril’in okulunda yıllardır temizlik görevlisi olarak çalışan yaşlı ve güler yüzlü bir kadındı. Onu birkaç kez görmüştüm ama maddi olarak bu kadar zor durumda olduğunu bilmiyordum.

Kızımla gurur duydum. Ona sıkıca sarıldım ve bir daha böyle bir şey olduğunda bana söylemesini, birlikte yardım edebileceğimizi söyledim.

Ben de hikâyenin burada bittiğini sanıyordum.

Ama yanılmışım.

Ertesi sabah Beril her zamanki gibi okuluna gitti. Sabah boyunca hiçbir gariplik olmadı.

Fakat öğle saatlerinde telefonum çaldı.

Arayan okul müdürüydü.

Sesindeki tedirginliği daha ilk kelimesinden fark ettim.

“Hanımefendi, lütfen hemen okula gelir misiniz? Burada kızınızı arayan bir polis memuru var. Bir şey olmuş.”

Ellerim titremeye başladı.

Telefonu nasıl kapattığımı bile hatırlamadan arabaya atlayıp okula gittim.

Okul müdürünün odasına girdiğimde Beril bir sandalyede oturuyordu. Utançtan yüzü kıpkırmızı olmuştu.

Karşısında üniformalı bir polis memuru vardı.

Safiye Teyze de hemen yanında duruyordu.

Ne olduğunu anlamaya çalışarak müdüre ve polis memuruna baktım.

Polis derin bir nefes aldı, ardından Beril’e bakıp bana döndü.

“Hanımefendi,” dedi, “kızınızın Safiye Hanım için aslında ne yaptığını biliyor musunuz?”

Boğazım düğümlendi.

“Gözlük aldı… Başka ne yapmış olabilir?”

Polis memuru masanın üzerine eski bir fotoğraf ile küçük bir zarf bıraktı.

Safiye Teyze o anda ağlamaya başladı.

Polis ise sandalyeyi göstererek:

“Lütfen oturun. Çünkü bu mesele sadece bir gözlükten ibaret değil. Kızınız farkında olmadan yıllardır çözülemeyen bir olayın ortaya çıkmasını sağladı,” dedi.

Ardından zarfı açıp içinden çıkan şeyi önüme koydu.

Gördüğüm anda neredeyse zemine bayılacaktım..

💌 Bir sonraki kısmı merak ettiğinizi biliyorum, bu yüzden lütfen sabırlı olun ve devamını aşağıdaki yorumlarda okumayı unutmayın. Anlayışınız için teşekkür ederim. 👇

Address

Istanbul
Cebeci
0034587

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when ANNEM posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Shortcuts

Share