Kader Defteri

Website

Kader Defteri Contact information, map and directions, contact form, opening hours, services, ratings, photos, videos and announcements from Kader Defteri, Media/News Company, Istanbul.

KİMSE YAŞLI KÖYLÜ KADINI İŞE ALMADI… DÖRT AY SONRA BÜTÜN ŞEHİR ONUN ÇİÇEKLERİNİ KONUŞUYORDUBÖLÜM 1 – KIRK YILLIK FOTOĞRA...
14/07/2026

KİMSE YAŞLI KÖYLÜ KADINI İŞE ALMADI… DÖRT AY SONRA BÜTÜN ŞEHİR ONUN ÇİÇEKLERİNİ KONUŞUYORDU
BÖLÜM 1 – KIRK YILLIK FOTOĞRAF

“Üzgünüz teyze… Daha genç birini arıyoruz.”

Emine Kara, iki hafta içinde sekizinci kez aynı cümleyi duydu.

Gülümsedi, teşekkür etti ve İzmir’in Alsancak semtindeki pahalı çiçekçiden sessizce çıktı.

Altmış dokuz yaşındaydı.

Saçları tamamen beyazlamış, ellerindeki damarlar belirginleşmişti. Parmak uçlarında ise yıllarca toprağa dokunmaktan kalan ince çatlaklar vardı.

İnsanlar o elleri gördüğünde Emine’nin yavaş olduğunu düşünüyordu.

Oysa o eller kırk yıl boyunca Isparta’nın gül bahçelerinde çalışmıştı.

Sabah ezanından önce kalkmış, güneş yükselmeden binlerce gül toplamış, doludan zarar gören fideleri yeniden canlandırmıştı.

Ama şehirde kimse bunlarla ilgilenmiyordu.

“Bilgisayar kullanabiliyor musunuz?”

“Kasayı biliyor musunuz?”

“Çiçek tasarımı eğitiminiz var mı?”

Emine her soruya dürüstçe cevap veriyordu.

“Hayır.”

Ve görüşme orada bitiyordu.

İşi para biriktirmek için aramıyordu.

Kocası Hasan iki yıl önce akciğer hastalığından öldüğünde küçük tarlalarını tedavi masrafları için satmışlardı. Emine’nin emekli maaşı, kiraladığı bodrum katının ücretine ve tansiyon ilaçlarına ancak yetiyordu.

Oğlu Almanya’dan para göndermek istiyordu.

Emine her defasında aynı cevabı veriyordu:

“Ellerim çalışıyorsa kimseye yük olmam.”

O gün eve dönmek üzereyken ara sokakta yeni açılmış küçük bir dükkân gördü.

Tabelasında “Lal Çiçek Evi” yazıyordu.

Vitrin şıktı.

Ama içeride müşteri yoktu.

Tezgâhın arkasında otuz yaşlarında, yorgun yüzlü bir kadın solmuş laleleri ayıklıyordu.

“Kolay gelsin kızım.”

Kadın başını kaldırdı.

“Buyurun?”

“Kapıda eleman aradığınız yazıyor.”

Kadının bakışları istemeden Emine’nin beyaz saçlarına indi.

Emine hafifçe güldü.

“Yaşlı olduğumu düşündün.”

Kadın utandı.

“Size saygısızlık etmek istemedim.”

“Etmedin. Sadece diğerlerinin düşündüğünü düşündün.”

Kadın da gülümsedi.

“Benim adım Zeynep.”

“Emine.”

“Daha önce çiçekçide çalıştınız mı?”

“Hayır.”

Zeynep’in yüzündeki umut söndü.

Emine devam etti:

“Ama kırk yıl çiçek yetiştirdim.”

“Hangilerini?”

“Gül, karanfil, sümbül, lavanta, papatya, zambak… Bir de yağmur nazlı davranırsa gelincik.”

Zeynep’in kaşları kalktı.

“Tohumdan mı?”

“Tohumdan mezara kadar.”

Zeynep şaşırdı.

Emine gülerek düzeltti:

“Yani tohumdan, birinin evindeki vazoya kadar.”

Ertesi sabah işe başladı.

İlk günler kolay değildi.

Kasayı kullanamadı.

Sipariş ekranında yanlış tuşlara bastı.

Barkodları karıştırdı.

Dükkânın genç çalışanı Onur, onun arkasından:

“Bir müşteriye bakana kadar öğlen oluyor,” dedi.

Emine duymamış gibi yaptı.

Ama bir konuda herkesten iyiydi.

Müşteri içeri girdiğinde diğerleri:

“Bütçeniz ne kadar?” diye soruyordu.

Emine ise:

“Bu çiçek kime gidecek?” diyordu.

İnsanlar o anda fiyatlara bakmayı bırakıp anlatmaya başlıyordu.

“Annem ameliyat olacak.”

“Eşimle kavga ettim.”

“Kızım üniversiteyi kazandı.”

“Babamın mezarına götüreceğim.”

Emine onları dinliyor, sonra çiçeklerin arasında ağır ağır yürüyordu.

En pahalı olanları değil, hikâyeye en çok benzeyenleri seçiyordu.

Bir öğleden sonra genç bir kurye dükkâna girdi.

Avucunda buruşturulmuş birkaç banknot vardı.

“Üç yüz liram var,” dedi. “Annemin doğum günü. Güzel bir şey olsun istiyorum.”

Onur küçük bir gül buketi hazırlamaya başladı.

Emine onu durdurdu.

Üç sarı papatya, iki beyaz karanfil, birkaç dal lavanta ve tek bir kırmızı lale seçti.

Genç adam şaşkınlıkla baktı.

“Gül koymayacak mısınız?”

“Annen nasıl biridir?”

“Dört çocuğu tek başına büyüttü.”

Emine sarı papatyaları gösterdi.

“Bunlar sabrı anlatır.”

Beyaz karanfilleri kaldırdı.

“Bunlar karşılık beklemeden sevgiyi.”

Lavanta dallarına dokundu.

“Bunlar insanın eve döndüğünde duyduğu huzuru.”

Son olarak kırmızı laleyi buketin ortasına yerleştirdi.

“Bu da bunca yıl içinde hâlâ kalbi yorulmamış bir kadını.”

Genç adamın gözleri doldu.

İki gün sonra geri geldi.

“Annem ağladı,” dedi. “Hayatında ilk kez bir çiçeğin kendisini anlattığını söyledi.”

Zeynep bu konuşmayı tezgâhın arkasından dinledi.

O günden sonra Emine’ye daha dikkatli bakmaya başladı.

Bir süre sonra insanlar dükkâna girer girmez onu soruyordu.

“Emine Teyze burada mı?”

“Buketimi o hazırlasın.”

“Ben sadece onunla konuşmak istiyorum.”

Bazıları diğer çalışanlar boş olduğu hâlde sırada bekliyordu.

Onur bundan rahatsız oldu.

“Ne yapıyor ki?” dedi. “Çiçekleri yan yana koyuyor.”

Zeynep satış defterini kapattı.

“Hayır. İnsanların söyleyemediği şeyleri çiçeklerle söylüyor.”

Dört ay içinde Lal Çiçek Evi’nin önünde hafta sonları sıra oluştu.

Sosyal medyada dükkânın fotoğrafları paylaşılıyordu.

“En pahalı buketi değil, doğru buketi hazırlıyorlar.”

“Emine Teyze annemi görmeden tanıdı.”

“Özür dilemeye onun çiçekleriyle gittim.”

Emine şöhretle ilgilenmiyordu.

Her sabah dükkânın arkasındaki küçük saksıya toprak ekliyor, solmuş çiçekleri çöpe atmadan önce kurtarılabilecek dalları ayırıyordu.

“Bunlar satılmaz,” dedi Onur bir gün.

“Her çiçeğin görevi satılmak değildir,” diye cevap verdi Emine. “Bazıları sadece yeniden açabileceğini hatırlatır.”

Bir cuma sabahı siyah bir otomobil dükkânın önünde durdu.

Araçtan iki takım elbiseli adam ve ellili yaşlarında zarif bir kadın indi.

Kadının üzerinde koyu yeşil bir palto, boynunda eski bir inci kolye vardı.

İçeri girdiğinde dükkândaki herkes sustu.

Kadın doğruca Zeynep’e yaklaştı.

“Emine Kara burada mı?”

Emine, arka tarafta ortancaları temizliyordu.

Ellerini önlüğüne silerek yanlarına geldi.

“Benim.”

Kadın onu uzun süre inceledi.

Ardından deri çantasından sararmış bir fotoğraf çıkardı ve tezgâhın üzerine bıraktı.

Fotoğrafta sekiz yaşlarında, saçları iki yandan örülmüş küçük bir kız vardı. Elinde dağ çiçeklerinden yapılmış bir buket tutuyordu.

Emine’nin yüzündeki renk çekildi.

Parmakları titremeye başladı.

O fotoğrafı tanıyordu.

Çünkü kırk iki yıl önce aynı buketi kendi elleriyle hazırlamıştı.

Küçük kızın adı Aylin’di.

Yaz boyunca Emine’yle tarlada çalışmış, bir eylül akşamı köyden kaybolmuştu.

Jandarma haftalarca aramıştı.

Ne cesedi bulunmuştu ne de izine rastlanmıştı.

Emine fotoğrafa uzandı.

“Bunu nereden buldunuz?”

Zarif kadın gözlerini ondan ayırmadı.

“Annemin eşyalarının arasından.”

Emine’nin dudakları aralandı.

“Anneniz kim?”

Kadın inci kolyesini çıkardı.

Kolye ucunda, Emine’nin yıllar önce Aylin’e verdiği küçük gümüş lale vardı.

“Ben o fotoğraftaki kızın kızıyım,” dedi.

Emine geriye doğru sendeledi.

“Bu mümkün değil.”

Kadın çantasından ikinci bir belge çıkardı.

Eski bir doğum kayıt örneğiydi.

Emine yalnızca ilk satırı okuyabildi.

Anne adı: Emine Kara.

Nefesi kesildi.

“Bu yanlış.”

Kadının gözleri doldu.

“Annem ölmeden önce bana gerçeği anlattı.”

Emine başını iki yana salladı.

“Aylin benim kızım değildi.”

Kadın tezgâha eğildi.

“Hayır, Emine Hanım.”

Sonra dükkândaki herkesi susturan cümleyi söyledi:

“Aylin sizin kızınızdı. Ve onu köyden götüren kişi, kırk yıl boyunca kocanız sandığınız Hasan Kara’ydı.”

KOCAM KAYNAR ÇAYI YÜZÜME FIRLATTI… AKŞAM EVE DÖNDÜĞÜNDE MASADAKİ DOSYALAR GÜLÜŞÜNÜ SİLDİBÖLÜM 1 – SOĞUYAN ÇAY, AÇILAN HE...
14/07/2026

KOCAM KAYNAR ÇAYI YÜZÜME FIRLATTI… AKŞAM EVE DÖNDÜĞÜNDE MASADAKİ DOSYALAR GÜLÜŞÜNÜ SİLDİ
BÖLÜM 1 – SOĞUYAN ÇAY, AÇILAN HESAPLAR

Kaynar çay, Aslıhan Erdem’in yüzüne çarptığında görümcesi kahvaltı tabağına bal sürmeye devam etti.

Sanki genç kadının çığlığı, Ankara’nın Çankaya semtindeki o pahalı evde her sabah duyulan sıradan bir sesmiş gibi…

Bir saniye önce Aslıhan telefonundaki üç şüpheli para transferine bakıyordu.

Bir saniye sonra yanağı, boynu ve omzu yanıyordu.

Acıyla geriye çekildi. Sandalyeye çarptı. İnce belli bardak yere düşüp kırıldı.

“Mert! Sen delirdin mi?”

Kocası boş bardağı masaya bıraktı.

Ona yaklaşmadı.

Özür dilemedi.

Yüzündeki ifade, bir insana zarar vermiş olmaktan çok, sözünün dinlenmemesine öfkelenen bir adamın ifadesiydi.

“Sana iki seçenek verdim,” dedi. “Kartı verirsin ya da bu evden gidersin.”

Masada oturan Sibel, ekmeğinden bir parça kopardı.

Otuz yaşındaki kadın, önüne koyduğu lacivert dosyayı açmıştı. Dosyanın içinde Kavaklıdere’de açmak istediği lüks güzellik merkezi için hazırlanmış teklifler vardı.

Dekorasyon…

Lazer cihazları…

İthal mobilyalar…

Açılış masrafları…

Toplam tutar dokuz milyon dört yüz bin liraydı.

Sibel borç istemiyordu.

Ortaklık önermiyordu.

Aslıhan’ın babasından kalan hesaba bağlı banka kartını istiyordu.

“Bütün bu tiyatro bir kart için mi?” dedi küçümseyerek. “İnsan evlendiği aileye biraz güven duyar.”

Aslıhan ıslak bir havluyu yanağına bastırdı.

Derisi zonkluyordu.

Sekiz yıllık evlilik boyunca Mert’in bağırmalarına, kapıları yumruklamasına, telefonunu kontrol etmesine ve arkadaşlarını hayatından çıkarmasına bahaneler bulmuştu.

İşi stresliydi.

Annesi baskıcıydı.

Borçları vardı.

Onu seviyordu.

Her seferinde başka bir açıklama üretmişti.

Fakat o sabah yüzüne çarpan yalnızca kaynar çay değildi.

Yıllardır görmek istemediği gerçekti.

“Banka, Sibel’in adına yapılan üç işlemi durdurdu,” dedi titreyen bir sesle. “Ne yaptığınızı öğrenmeden size hiçbir erişim vermeyeceğim.”

Mert’in yüzü sertleşti.

“Sibel’in işi aile meselesi.”

“O para babamdan kaldı.”

Sibel kahkaha attı.

“Baban altı yıldır mezarda. Her tartışmada adını kullanmayı bırak.”

Aslıhan ona baktı.

“Babamın öldüğü doğru. Ama bıraktığı parayı sizin harcayabileceğiniz anlamına gelmez.”

Mert masaya yumruğunu vurdu.

“Ben senin kocanım! Senin olan benimdir.”

“Hayır.”

Bu tek kelime, odadaki havayı değiştirdi.

Mert sandalyesini geriye itti.

Kapıyı gösterdi.

“Git hastaneye. Sonra da iyi düşün. Bu eve karım olarak mı döneceksin, düşmanım olarak mı?”

Aslıhan birkaç saniye ona baktı.

Sekiz yıl aynı yatağı paylaştığı adam, yüzünde kabarmaya başlayan yanıklara, gecikmiş bir faturaya bakar gibi bakıyordu.

Aslıhan cevap vermedi.

Çantasını aldı ve evden çıktı.

Ankara Şehir Hastanesi’nin acil servisinde bir hemşire, yanağından köprücük kemiğine kadar uzanan kızarıklığı fotoğrafladı.

Doktor kısmi kalınlıkta yanık teşhisi koydu.

“Nasıl oldu?” diye sordu.

Aslıhan’ın boğazı düğümlendi.

“Kocam üzerime kaynar çay attı.”

Bu sözleri yüksek sesle söylemek, başına gelenlerden daha ağır geldi.

Sanki suçlanan kendisiymiş gibi utandı.

Yanındaki sosyal hizmet uzmanı sandalyesini yaklaştırdı.

“Utanç size ait değil,” dedi. “Raporu eksiksiz hazırlayacağız.”

Aslıhan adli raporu aldı.

Ardından yıllardır babasının şirketlerine danışmanlık yapan avukat Derya Karaca’yı aradı.

Derya telefonu hemen açtı.

“Aslıhan, neredesin?”

“Hastanedeyim.”

“Ne oldu?”

“Mert yüzüme çay attı.”

Karşı tarafta birkaç saniye sessizlik oldu.

“Eve yalnız dönme,” dedi Derya. “Polise haber ver. Sadece kişisel eşyalarını al ve hiçbir belgeyi imzalama.”

Aslıhan gözlerini kapattı.

“Demek bir şey buldun.”

Derya’nın sesi alçaldı.

“Adli muhasebe raporu bu sabah tamamlandı.”

“Ne yapmışlar?”

“Mert’in şirketi, senin kontrolündeki yatırım ortaklığından yüz seksen milyon liralık kredi kullanmış.”

Aslıhan doğruldu.

“Benim kontrolümdeki mi?”

“Mert senin yalnızca iç mimarlık ofisin ve birkaç miras hesabın olduğunu sanıyor. Babanın sana bıraktığı yapıyı hiç anlamamış.”

Aslıhan bunu biliyordu.

Babası Rauf Erdem, ölümünden önce aile mal varlığının yüzde altmış ikisini bir vakıf ve holding düzeni içinde ona bırakmıştı.

Ancak yönetim yetkisi, belirli şartlar gerçekleşene kadar gizli tutulmuştu.

Mert, karısının varlıklı olduğunu tahmin ediyordu.

Ama onu bir finans kuruluşunun çoğunluk hissedarı olarak hiç görmemişti.

Derya devam etti:

“Kredi başvurusunda sahte bilançolar, şişirilmiş faturalar ve uydurma teminatlar kullanılmış. Üstelik belgelerin bazılarında senin elektronik imzan var.”

“Ben hiçbirini imzalamadım.”

“Biliyorum. Üç aydır yürüttüğümüz gizli denetim bunu kanıtladı.”

Aslıhan, sabah telefonda gördüğü işlemleri hatırladı.

“Sibel’in transferleri?”

“Son testti. Parayı güzellik merkezine değil, Kıbrıs’taki bir hesaba göndereceklerdi.”

Aslıhan’ın elleri titremeye başladı.

Mert yalnızca onun parasını kullanmaya çalışmamıştı.

Sistemli biçimde onu borçlu gösterecek, ardından şirket üzerindeki yetkisini ele geçirecekti.

“Şimdi ne yapacağım?”

“Şikâyetçi olacaksın,” dedi Derya. “Ve babanın senin için hazırladığı son güvenlik maddesini devreye sokacağız.”

Aslıhan eve döndüğünde bir polis aracı sokağın başında bekliyordu.

Mert ve Sibel evde değildi.

Yatak odasına çıktı.

Birkaç parça kıyafet, ilaçları, dizüstü bilgisayarı ve babasıyla çekilmiş son fotoğrafını valize koydu.

Sonra alyansını çıkardı.

Kahvaltı masasındaki boş çay tabağının üzerine bıraktı.

Altına kısa bir not yazdı:

“Bu evden karın olarak çıktım. Mahkemeye mağdur olarak döneceğim.”

Kapıyı kapatıp ayrıldı.

Ev tapuda onun adına kayıtlıydı.

Fakat Mert bunu hiçbir zaman önemsememişti.

Kendisine ait olmayan her şeyi, yeterince uzun süre kullanırsa sahibi olacağını sanıyordu.

İki saat sonra Mert ve Sibel eve döndü.

Salonda onları bir icra memuru, iki avukat ve dört mühürlü zarf karşıladı.

Birinci zarfta boşanma dilekçesi vardı.

İkincisinde uzaklaştırma kararı.

Üçüncüsünde şirket hesaplarına konulan tedbir ve mal varlığı dondurma kararı bulunuyordu.

Mert’in yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu.

Dördüncü zarfı açtığında ise elleri titremeye başladı.

Belgenin başlığı şuydu:

“Erdem Aile Vakfı Koruma Protokolü.”

Son sayfada, altı yıl önce ölen Rauf Erdem’in imzası vardı.

Mert o imzayı tanıyordu.

Çünkü sahte kredi belgelerinde taklit etmeye çalıştığı imza buydu.

Fakat asıl darbe, imzanın altındaki maddede saklıydı:

“Aslıhan Erdem’in eşi tarafından fiziksel şiddete uğraması, tehdit edilmesi veya mal varlığının izinsiz kullanılması hâlinde, eşin bağlı olduğu tüm şirket borçları derhâl tahsil edilir ve ilgili deliller savcılığa teslim edilir.”

Mert telefonu eline aldı ve Aslıhan’ı aradı.

“Sen ne yaptın?”

Aslıhan hastane koridorunda pencereden Ankara’nın gri gökyüzüne bakıyordu.

“Hiçbir şey,” dedi sakinlikle. “Sadece babamın yıllar önce senin için hazırladığı kapıyı açtım.”

“Bu borçları ödeyemem!”

“Biliyorum.”

“Şirketim biter!”

“Biliyorum.”

Mert’in sesi çatladı.

“Baban beni başından beri mi araştırıyordu?”

Aslıhan cevap vermeden önce Derya’dan yeni bir mesaj geldi.

Mesajda yalnızca bir fotoğraf vardı.

Rauf Erdem’in ölümünden üç gün önce imzaladığı gizli bir ifade tutanağı…

Ve yanında Mert’in babasının adı.

Aslıhan belgeyi büyüttü.

İlk satırı okuduğunda nefesi kesildi:

“Kızımın evleneceği aile, yıllar önce ortağımı iflasa sürükleyen aynı kişilerdir.”

Telefonun diğer ucunda Mert hâlâ bağırıyordu.

Fakat Aslıhan artık onu duymuyordu.

Çünkü babasının ölmeden önce yalnızca mal varlığını değil, çok daha eski bir suçu da koruma altına aldığını anlamıştı.

Ve o suçun merkezinde Mert’in ailesi vardı.

27 YILDIR KAYIP OĞLUNA KÂĞIT TURNALAR GÖNDERİYORDU… BİR GECE KAPIDAN GELEN ADAM HER ŞEYİ DEĞİŞTİRDİBÖLÜM 1 – DÖNMEYEN OĞ...
14/07/2026

27 YILDIR KAYIP OĞLUNA KÂĞIT TURNALAR GÖNDERİYORDU… BİR GECE KAPIDAN GELEN ADAM HER ŞEYİ DEĞİŞTİRDİ

BÖLÜM 1 – DÖNMEYEN OĞLUN CÜMLELERİ

İnsanlar, Balat’ın dar sokaklarındaki o küçük çay evine bergamot kokusu için geldiklerini söylüyordu.

Oysa gerçekte bekledikleri şey çay değildi.

Avuç içine sığan küçücük bir kâğıt turnaydı.

Ve kanadında yalnızca birkaç kelime yazardı.

“Bugün kendine biraz daha merhamet et.”

“Beklemek de bazen cesarettir.”

“Eve dönmek için hâlâ geç değil.”

Bu cümlelerin kimin yarasına dokunacağı bilinmezdi.

Ama tuhaf olan şuydu: Neriman Hanım, karşısındaki insan tek kelime etmeden, onun en çok duymaya ihtiyaç duyduğu cümleyi bulurdu.

Yetmiş altı yaşındaki Neriman Yalçın, Fener’de rutubet kokan eski bir apartmanın üçüncü katında yalnız yaşıyordu. Kocası on yıl önce ölmüş, tek oğlu Emre ise yirmi yedi yıldır kayıptı.

Herkes Emre’nin 1999 depreminde öldüğünü kabul etmişti.

Neriman kabul etmemişti.

Çünkü cenazesi bulunmamıştı.

Bir anne, mezarı olmayan evladına “öldü” diyemezdi.

Yıllarca aynı telefon numarasını kapattırmadı. Her ay faturasını ödedi. Belki bir gece, dünyanın bilmediği bir yerden o numara çalardı.

Hiç çalmadı.

Emekli maaşı ilaçlarına ve kiraya yetmeyince, Haliç kıyısındaki Mavi Demlik adlı çay evinde yarı zamanlı çalışmaya başladı.

İşletmenin sahibi kırk iki yaşındaki Selim’di. İlk karşılaştıklarında Neriman’ın yaşına bakıp tereddüt etmişti.

“Daha önce kafede çalıştınız mı?” diye sormuştu.

Neriman çantasını iki eliyle tutup gülümsemişti.

“Ben kırk sekiz yıl boyunca bir eve çay koydum. O evde herkes sustuğunda da kimin şekerli, kimin açık içtiğini bildim. Bu tecrübe sayılır mı?”

Selim istemeden gülmüştü.

Onu aynı gün işe aldı.

Neriman masaları siler, ince belli bardakları dizer, müşterilerin anlattıklarını sessizce dinlerdi. İnsanlar onun yanında seslerini fark etmeden alçaltırdı. Çünkü Neriman öğüt vermezdi. Söz kesmezdi.

Yalnızca dinlerdi.

Öğleden sonraları dükkân sakinleşince önlüğünün cebinden renkli kâğıtlar çıkarırdı.

Kırmızı.

Mavi.

Sarı.

Beyaz.

Kâğıtları ağır ağır katlar, sivri gagalı küçük turnalara dönüştürürdü.

Selim bir gün dayanamadı.

“Bunları neden hep turna yapıyorsunuz?”

Neriman’ın parmakları bir an durdu.

“Oğlum küçükken kuşların yolu unutmadığına inanırdı,” dedi. “Bir yere turna bırakırsan, kaybolan insan evini bulur sanırdı.”

Sonra hemen başka konuya geçti.

İlk turnayı altı yaşındaki bir çocuğa verdi. Çocuk annesiyle birlikte hastaneden dönüyordu. Başında örgü bere, yüzünde yorgun bir gülümseme vardı.

Neriman mavi turnanın kanadına bir şey yazdı.

Çocuk yüksek sesle okudu:

“Cesaret, hiç korkmamak değil; korkarken de gülümseyebilmektir.”

Annesi ağlamaya başladı.

O günden sonra haber yayıldı.

Önce mahalledekiler geldi.

Sonra Üsküdar’dan, Bakırköy’den, Bursa’dan, Eskişehir’den insanlar…

Bir üniversite öğrencisi turnayı sınava girerken cebinde taşıdı.

Bir şoför direksiyonun üstüne iliştirdi.

Kocasını kaybeden bir kadın, kendisine verilen beyaz turnayı başucuna koydu.

Sosyal medyada fotoğraflar paylaşıldı.

“Turnalı Teyze bana bugün yeniden başlamam gerektiğini söyledi.”

“Bu cümleyi ameliyat kapısında okudum.”

“Beni tanımıyordu ama içimde sakladığım şeyi biliyordu.”

Mavi Demlik’in önünde hafta sonları kuyruk oluşmaya başladı.

Kimse, dükkân kapandıktan sonra Neriman’ın ne yaptığını bilmiyordu.

Her gece kasanın yanındaki küçük masaya oturur, çantasından kenarları yıpranmış lacivert bir defter çıkarırdı. Defter Emre’ye aitti.

Çocukken duyduğu güzel cümleleri, öğretmenlerinden öğrendiği sözleri ve annesine vermek istediği cesareti oraya yazmıştı.

Neriman’ın turnalara yazdığı mesajların çoğu o defterden geliyordu.

Yani insanlar yaşlı bir kadının öğütlerini değil, yıllardır evine dönemeyen bir çocuğun annesine bıraktığı cümleleri ceplerinde taşıyordu.

Neriman her turnayı katladığında içinden aynı duayı geçirirdi:

“Bir tanesi sana ulaşsın, oğlum.”

Selim, işlerin büyüdüğünü görünce bir akşam heyecanla konuştu.

“Neriman Hanım, bunları kutulara koyup satabiliriz. Gelirin yarısını size veririz.”

Neriman başını kaldırmadan yeni bir kâğıdı katladı.

“Umut satılırsa, alamayanın hakkı kalmaz evladım.”

Selim bir daha bu konuyu açmadı.

Müşteriler bunun yerine masalara küçük zarflar bırakmaya başladı. Zarfların üzerinde yalnızca şu yazıyordu:

“Kâğıtlar bitmesin.”

Bir salı akşamı, yağmur İstanbul’un üstüne perde gibi inerken çay evine otuz beş yaşlarında bir adam girdi.

Uzun boylu, solgun yüzlüydü. Siyah bir palto giymişti. Sağ kaşının üzerinde eski bir yara izi vardı.

En köşedeki masaya oturdu.

Çay söyledi ama dokunmadı.

Üç saat boyunca Neriman’ı izledi.

Neriman bir süre sonra ona sarı bir turna götürdü.

Adam turnayı açtı.

Kanadında şu yazıyordu:

“Birini kurtaramadıysan, bu senin onu sevmediğin anlamına gelmez.”

Adamın yüzü bir anda çöktü.

Parmakları titredi.

“Bunu size kim söyledi?” diye fısıldadı.

Neriman şaşırdı.

“Kimse söylemedi.”

“Bu cümleyi daha önce gördüm.”

Selim tezgâhın arkasından dikkat kesildi.

Adam cebinden su lekeleriyle sararmış eski bir fotoğraf çıkardı. Fotoğrafta yirmili yaşlarında bir genç vardı.

Neriman fotoğrafı gördüğü an tuttuğu tepsi yere düştü.

İnce belli bardaklar parçalandı.

Fotoğraftaki genç Emre’ydi.

Fakat fotoğraf yirmi yedi yıl önce çekilmemişti.

Arkasında üç yıl öncesine ait bir tarih vardı.

Neriman’ın dudaklarından ses çıkmadı.

Adam ayağa kalktı ve ona doğru bir adım attı.

“Benim adım Kaan,” dedi. “Üç yıl önce Gürcistan sınırındaki bir bakım merkezinde çalışıyordum. Bu adam oradaydı.”

Neriman masaya tutundu.

“Yaşıyor muydu?”

Kaan cevap vermeden paltosunun iç cebinden ezilmiş, koyu kırmızı bir kâğıt turna çıkardı.

Turnanın bir kanadı yanmıştı.

Diğer kanadında Neriman’ın el yazısına benzeyen bir cümle vardı:

“Anne, yolu unuttum. Ama seni unutmadım.”

Neriman turnayı eline aldığında nefesi kesildi.

Çünkü altındaki imza Emre’ye aitti.

Kâğıdın içine ise yalnızca anne ile oğlunun bildiği eski bir adres yazılmıştı.

Kaan kapıya baktı.

Yüzündeki korku giderek büyüyordu.

“Size her şeyi burada anlatamam,” dedi. “Beni takip etmiş olabilirler.”

Tam o anda çay evinin camında siyah bir aracın farları yandı.

Kaan’ın yüzü bembeyaz oldu.

“Neriman Hanım, oğlunuz kaybolmadı.”

Sokağın karşısındaki araçtan iki adam indi.

Kaan sesini düşürdü.

“O yıllardır saklanıyor.”

“Kimden?”

Kapının buzlu camında bir erkeğin gölgesi belirdi.

Yabancı, tokmağa uzandı.

Kaan Neriman’ın elini sımsıkı tuttu ve yalnızca tek bir cümle söyleyebildi:

“Sizi bulmasınlar diye.”

DOKSAN YAŞINDAKİ BABAANNEMİ LOCADAN ATTILAR… ON BEŞ DAKİKA SONRA SAHİLDEKİ HERKES KİMİN YERİNDEN KALKMASI GEREKTİĞİNİ ÖĞ...
13/07/2026

DOKSAN YAŞINDAKİ BABAANNEMİ LOCADAN ATTILAR… ON BEŞ DAKİKA SONRA SAHİLDEKİ HERKES KİMİN YERİNDEN KALKMASI GEREKTİĞİNİ ÖĞRENDİ

Babaannemi doksanıncı yaş gününde, denizi son kez görmek istediği locadan çıkardılar.

Eşyalarını kızgın kumların üzerine fırlattılar.

Onu güneşin altında plastik bir sandalyeye oturtup:

—Yaşlı insanların en güzel manzaraya ihtiyacı yok, dediler.

Bunu söyleyen kadın, babaannemin yerine uzanmış, buzlu içeceğini yudumlarken arkadaşlarıyla gülüyordu.

On beş dakika sonra ise aynı kadın, bütün sahilin önünde bana:

—Lütfen polisi çağırmayın, diye yalvaracaktı.

Benim adım Selin Yalçın.

Otuz sekiz yaşındaydım ve İzmir’de iki çocuğumla yaşayan bir mimardım. Hayatım boyunca bana annelik eden kişi babaannem Neriman Hanım olmuştu.

Annem ben küçükken öldüğünde, beni Manisa’daki iki odalı evine almıştı. Kendi emekli maaşından artırdığı parayla okul formamı almış, üniversiteye girdiğim gün komşulara baklava dağıtmıştı.

Üç yıl önce ağır bir felç geçirdi.

Aylarca konuşamadı.

Yürümeyi yeniden öğrendi ama artık ancak bastonla birkaç adım atabiliyordu. Evden çıkmak istemiyor, aynada kendine bakmaktan bile kaçınıyordu.

Doğum gününe iki hafta kala, pencerenin önünde otururken bana:

—Selin, ölmeden önce bir kez daha deniz kokusu duymak istiyorum, dedi.

O cümle içime oturdu.

Bodrum’daki lüks bir sahil kulübünde, denize en yakın özel locayı kiralamak için sekiz ay para biriktirdim. Öğle yemeklerimi evden götürdüm, yeni bilgisayar almaktan vazgeçtim, çocukların yaz tatilini erteledim.

Çünkü o loca yalnızca pahalı bir gölgelik değildi.

Babaannemin yıllar sonra dışarı çıkmaya cesaret edeceği ilk yerdi.

Rezervasyon günü geldiğinde sabah erkenden Bodrum’a vardık.

Neriman Hanım açık mavi elbisesini giymişti. Saçlarını çocukluğumda yaptığı gibi küçük bir topuzla toplamış, annemden kalan inci küpeleri takmıştı.

Denizi görünce gözleri doldu.

—Aynı eskisi gibi kokuyor, dedi.

Görevli bizi sahilin en ucundaki 17 numaralı locaya götürdü. Ahşap platformun üzerinde beyaz minderler, buz kovası, meyve tabağı ve doğrudan Ege’ye bakan geniş bir gölgelik vardı.

Babaannemi minderlerin üzerine yerleştirdim.

Çocuklarım Ece ile Can’a dönüp:

—Anneannenizi yalnız bırakmayın, dedim.

—Biz de limonata istiyoruz, diye tutturunca onları yanıma almak zorunda kaldım.

Sahil barındaki sıra tahminimden uzundu.

Yaklaşık yirmi dakika sonra üç bardak limonatayla geri döndüğümüzde önce çantamızı gördüm.

Kumların üzerindeydi.

Babaannemin ilaç kutusu açılmış, hapları havlunun üzerine saçılmıştı.

Sonra onu gördüm.

Neriman Hanım, locanın dışında ucuz bir plastik sandalyede oturuyordu. Güneş doğrudan yüzüne vuruyordu. Ellerinin üzeri kızarmıştı.

Ağlıyordu.

Bardakları yere bıraktım.

—Babaanne, ne oldu?

Başını kaldırdı. Dudakları titriyordu.

—Beni kaldırdılar, kızım.

Parmağıyla locayı gösterdi.

Otuzlu yaşlarında, bronz tenli, gösterişli güneş gözlüklü bir kadın bizim minderlerimize uzanmıştı. Yanında iki arkadaşı vardı. Masamızdaki meyveleri yiyor, yüksek sesle gülüyorlardı.

—O kadın mı yaptı?

Babaannem başını salladı.

—Bilekliğimi gösterdim. “Bunu çöpten bulmuşsundur,” dedi. Görevliye de yaşlı olduğum için kafamın karıştığını söyledi.

Nefesim daraldı.

—Görevli ne yaptı?

—Ona inandı.

Babaannemin sesi iyice küçüldü.

—Sonra arkadaşlarına, “Ailesi bunu burada unutmuş galiba,” dedi. Hepsi güldü.

Ece babaannesinin elini tuttu.

Can, kumdaki ilaçları toplamaya başladı.

Ben ise locadaki kadına baktım.

Kadın beni fark etmişti ama yerinden kalkmadı.

Aksine güneş gözlüğünü indirdi ve gülümsedi.

—Bir sorun mu var?

Locaya doğru yürüdüm.

—Evet. Burası bizim rezervasyonumuz.

Kadın bardağını masaya bıraktı.

—Artık değil.

—Ne demek o?

—Kulüp yönetimi locayı bana verdi. Yaşlı hanım da zaten burada rahat edemiyordu.

—Onu güneşin altına oturtmuşsunuz.

Kadın omuz silkti.

—Herkes yaşına uygun davranmalı. Doksan yaşında birinin ön sırada ne işi var?

Arkadaşlarından biri kıkırdadı.

Öfkem boğazıma kadar yükseldi ama sesimi alçak tuttum.

—Adınız ne?

Kadın kaşını kaldırdı.

—Beni tanımıyor musun?

—Tanımıyorum.

—Ben Melis Erkal. Bu kulübün işletme müdürü Kaan Erkal’ın nişanlısıyım.

Sonra parmağını locanın girişindeki görevliye doğru salladı.

—İstersem bütün sırayı boşalttırırım.

Görevli genç adam başını eğdi. Adı Oğuz’du.

Yanına gittim.

—Rezervasyon kaydını açar mısınız?

Oğuz huzursuzca ekranına baktı.

—Sistemde 17 numaralı loca Melis Hanım adına görünüyor.

Telefonumu çıkardım.

Rezervasyon e-postasını gösterdim.

—Ödemeyi iki ay önce yaptım. Bilekliklerimiz burada.

Oğuz bilekliklere baktı ama geri çekildi.

—Bazen sistem güncellemesi oluyor.

—Bir misafirin eşyalarını kuma atmak da sistem güncellemesi mi?

Melis locadan seslendi:

—Uzatmayın artık! Kadının tansiyonu varsa eve götürün.

Babaannemin yüzüne baktım.

Güneş altında yirmi dakika kalmıştı. Nefesi hızlanmış, alnında ter birikmişti.

O an bağırmak istedim.

Ama bağırmak, Melis’in beklediği şeydi.

Bizi “sorun çıkaran müşteriler” olarak gösterecek, güvenliği çağıracak ve yaptığı aşağılamayı haklı çıkarmaya çalışacaktı.

Telefonumu çantama koydum.

—Babaanne, çocuklarla burada kal.

—Selin, kavga etme kızım.

Eğilip alnından öptüm.

—Kavga etmeyeceğim.

Sonra resepsiyon binasına yürüdüm.

Kulübün müdürü Kaan Erkal, cam ofisinde iki adamla konuşuyordu. Kapıyı çalmadan girdim.

—Siz Selin Hanım olmalısınız, dedi.

Adımı bilmesi beni durdurdu.

—Nereden biliyorsunuz?

Kaan ayağa kalktı.

—Nişanlım bir yanlış anlaşılma olduğunu söyledi.

—Yanlış anlaşılma değil. Sahte kayıt.

Kaan gülümsedi.

—Sistemimizde locanın size ait olduğuna dair belge yok.

Telefonumdaki ödeme dekontunu masasına koydum.

Dekonta yalnızca bir saniye baktı.

—Bu ödeme iptal edilmiş.

—Hesabımdan para çekildi.

—Bankanızla görüşün.

Her şeyi önceden hazırlamışlardı.

Melis locayı istediği anda, rezervasyon kaydım değiştirilmişti.

—Kamera görüntülerini görmek istiyorum.

Kaan’ın yüzündeki gülümseme kayboldu.

—Güvenlik kayıtları müşterilerle paylaşılmaz.

—O zaman polisi çağıracağım.

—Çağırabilirsiniz. Ama özel mülkte huzuru bozduğunuz için önce sizi çıkarmaları gerekebilir.

Kaan masasına yaslandı.

—Size tavsiyem, büyükanneyi alıp sessizce gitmeniz.

Tam o anda bilgisayar ekranında açık duran bir dosya dikkatimi çekti.

Bir mimar olarak, gördüğüm planı hemen tanıdım.

Bu sahil kulübünün ruhsat projesiydi.

Sağ alt köşedeki imza ise bana aitti.

Yıllar önce, kariyerimin başında bu tesisin restorasyon projesinde çalışmıştım. Fakat daha önemli bir şeyi yeni hatırlamıştım.

Arsanın denize bakan ilk yirmi metresi özel işletmeye ait değildi.

Kamuya açık kıyı şeridiydi.

Yani 17 numaralı loca, kulübün kiraya vermeye yasal olarak hakkı olmayan bir alana kurulmuştu.

Ekrandaki planda daha da büyük bir ayrıntı vardı.

Kırmızıyla işaretlenmiş “acil tahliye koridoru”, yeni yapılan VIP localar tarafından tamamen kapatılmıştı.

Bu yalnızca usulsüzlük değildi.

Tesisin aynı gün mühürlenmesine yol açabilecek ciddi bir güvenlik ihlaliydi.

Kaan ekranı kapatmaya çalıştı.

Elimi klavyenin üzerine koydum.

—Dokunmayın.

—Ofisimden çıkın.

—Bu projeyi ben çizdim, Kaan Bey.

Yüzü bir anda değişti.

—Ne?

—Ve sizin nişanlınızın babaannemi attığı loca, ruhsatsız alanda duruyor.

Kapıya yöneldiğimde Kaan arkamdan seslendi:

—Selin Hanım, konuşabiliriz.

Cevap vermedim.

Sahile döndüğümde Melis hâlâ bizim locamızdaydı.

Yanına yürüdüm, telefonumun kamerasını açtım ve yüksek sesle söyledim:

—Herkes duysun. Bu tesis, müşterilerinden ruhsatsız localar için para alıyor. Ayrıca acil tahliye yolunu kapatmış durumda.

Müzik sustu.

İnsanlar bize döndü.

Melis ayağa kalktı.

—Saçmalıyor!

Tam o sırada sahilin girişinde iki zabıta aracı ve bir ambulans göründü.

Melis’in yüzündeki renk çekildi.

Kaan koşarak locaya geldi.

—Onları kim çağırdı?

Telefonumu kaldırdım.

—Ben değil.

Sonra babaannem yavaşça ayağa kalktı.

Elinde, kumlara atılan çantasından çıkardığı eski bir zarf vardı.

Zarfın üzerinde bu kulübün logosu bulunuyordu.

—Ben çağırdım, dedi.

Herkes ona baktı.

Babaannem zarfı bana uzattı.

İçinden kırk yıl öncesine ait bir tapu fotokopisi çıktı.

Malik hanesinde şu isim yazıyordu:

NERİMAN YALÇIN.

Babaannem, Melis’in oturduğu locaya baktı ve titrek ama net bir sesle söyledi:

—Çünkü sizin kulüp dediğiniz bu yerin yarısı hâlâ benim toprağım.

DEVAM EDECEK…

HİZMETÇİNİN KIZI, 600 MİLYONLUK İMPARATORLUĞUN SIRRINI ÜÇ NOTAYLA AÇTIÜç yaşındaki Elif, yüz seksen davetlinin önünde “s...
13/07/2026

HİZMETÇİNİN KIZI, 600 MİLYONLUK İMPARATORLUĞUN SIRRINI ÜÇ NOTAYLA AÇTI

Üç yaşındaki Elif, yüz seksen davetlinin önünde “sokaktan gelmiş bir çocuk” diye aşağılandığında ağlamadı.

Sadece annesinin eteğine tutundu ve yıllar önce anneannesinden öğrendiği üç notayı mırıldandı.

O üç nota duyulduğu anda, İstanbul’un en güçlü iş adamlarından biri elindeki kristal kadehi yere düşürdü.

Çünkü o melodi, gece yarısından önce bulunamazsa altı yüz milyon liralık bir şirketi yok edecek sırrın anahtarıydı.

O akşam Boğaz’ın kıyısındaki tarihi Sencer Yalısı, ışıklarla donatılmıştı. Bahçede beyaz laleler, gümüş şamdanlar ve kameraların önünde gülümseyen siyasetçiler vardı. Yaylı çalgılar dörtlüsü mermer merdivenin yanında eski bir İstanbul tangosu çalıyordu.

Davetin sahibi, otuz altı yaşındaki Baran Sencer’di.

Sencer Savunma ve Yazılım Grubu’nun yönetim kurulu başkanıydı. Şirket, insansız sistemlerden liman güvenlik yazılımlarına kadar onlarca alanda faaliyet gösteriyor, iki binden fazla kişiye iş veriyordu.

Dışarıdan bakıldığında Baran’ın hayatında eksik hiçbir şey yoktu.

Üç saat sonra, ülkenin en nüfuzlu ailelerinden birinin kızı olan Dila Karahan’la nişanlanacaktı.

Fakat yalıdaki müzik, pahalı parfümler ve gümüş tepsiler yalnızca bir gösteriydi.

Üst kattaki çalışma odasında şirketin kaderini belirleyecek bir sunucu kilitliydi.

Baran’ın altı ay önce ölen babası, son günlerinde ona yalnızca şu cümleyi söylemişti:

—“Sarı Defter” bulunmadan Karahanlara hiçbir şey imzalama.

Ancak ortada sarı bir defter yoktu.

Yalnızca yıllardır kapatılamayan bir hesap açığı, sahte borç senetleri ve gece yarısı yapılacak olağanüstü kurul toplantısı vardı.

Dila’nın babası Vedat Karahan, şirketi “kurtarmak” bahanesiyle hisselerin çoğunu satın almaya hazırlanıyordu.

Baran imza atmazsa bankalar kredileri durduracak, fabrikalar kapanacak ve binlerce çalışan işsiz kalacaktı.

İmza atarsa, ailesinin üç kuşakta kurduğu şirket Karahanların olacaktı.

Nermin Kaya bunların hiçbirini bilmiyordu.

Otuz iki yaşındaydı ve yalıda temizlik görevlisi olarak çalışıyordu. O gece kızını yanında getirmek zorunda kalmıştı. Elif’in bakıcısı hastaneye kaldırılmış, Nermin’in arayabileceği başka kimse kalmamıştı.

Yalının kahyası Şükriye Hanım, çocuğu görünce kaşlarını çattı.

—Bu gece aile üyeleri bile davetiyesiz içeri giremiyor. Sen çocuk getirmişsin.

—Sessizce çamaşır odasında oturacak, dedi Nermin. Kimseye görünmez.

Şükriye Hanım eğilip Elif’in solmuş pembe elbisesine baktı.

—Dila Hanım bunu görürse ikinizi de kapının önüne koyar.

Nermin kızının önünde diz çöktü.

—Buradan çıkmayacaksın, kuzum. Bebeğinle sessizce bekle.

Elif, anneannesi Meryem’den kalan bez bebeği göğsüne bastırdı.

—Sen çabuk gelir misin?

—Hemen geleceğim.

Ancak çocuklar için “hemen”, yetişkinlerin sandığından çok daha uzun bir zamandır.

Yirmi dakika sonra Elif, salondan gelen piyano sesini duydu. Kapıyı araladı. Parlak zemine basıp beyaz piyanoya doğru yürüdü.

Daha dört adım atmıştı ki Dila onu gördü.

—Bu çocuk da kim?

Müzik devam ediyordu ama yakındaki davetliler dönüp bakmıştı.

Nermin koşarak geldi.

—Özür dilerim, Dila Hanım. Kızım yanlışlıkla—

—Yanlışlıkla mı? Burası mahalle düğünü değil.

Dila’nın sesi sakindi fakat her kelimesi bıçak gibiydi.

—Bu akşam burada bakanlar, generaller ve yatırımcılar var. Hizmetçilerin çocukları değil.

Bazı davetliler gülümsedi.

Elif başını eğdi.

Nermin onu kucağına almak istediğinde Dila geri çekilip elindeki şampanya kadehini kaldırdı.

—Yalıya kimi soktuğunuza dikkat edin. İnsan bazen kapıdan bir çocuk alır, arkasından bütün ailesi gelir.

Bu kez kahkahalar daha açık duyuldu.

Nermin’in yüzü yandı.

Elif ağlamaya başlayınca onu sakinleştirmek için anneannesinden öğrendiği eski bir ninniyi mırıldandı.

Üç kısa nota…

Ardından iki uzun ses…

Salonun öbür ucunda Baran’ın elindeki kadeh yere düştü.

Kristal parçaları mermer zemine saçıldı.

Baran, kalabalığı yararak Nermin’in önüne geldi.

—Bu melodiyi nereden biliyorsunuz?

Nermin korkuyla geri çekildi.

—Annem söylerdi.

—Adı neydi?

—Meryem Kaya.

Baran’ın yüzündeki renk çekildi.

Çocukluğunda, yalının eski mutfağında çalışan Meryem adında bir kadın vardı. Baran’ın annesi öldükten sonra ona geceleri bu ninniyi söylerdi.

Sonra bir sabah ansızın kaybolmuştu.

Baran’ın babası yıllarca onun adını evde yasaklamıştı.

—Anneniz burada mı çalıştı? diye sordu Baran.

—Bir yalıda çalıştığını söylerdi. Ama hangi aile olduğunu anlatmazdı. Sadece bir gece hırsızlıkla suçlandığını ve elinde kanıt olduğu için kovulduğunu söylerdi.

Dila yanlarına geldi.

—Baran, kurul toplantısına iki saat kaldı. Sen burada temizlikçiyle aile tarihi mi konuşuyorsun?

Baran onu duymadı bile.

Elif, annesinin omzundan başını kaldırdı ve ninninin son üç notasını söyledi.

Baran’ın kalbi duracak gibi oldu.

Babası ölmeden bir hafta önce masasına üç rakam yazmıştı:

3 — 1 — 7

Baran bunun bir kasa şifresi olduğunu düşünmüş, fakat yalıdaki hiçbir kasayı açamamıştı.

Elif’in söylediği son üç nota, piyanoda tam olarak üçüncü, birinci ve yedinci tuşlara denk geliyordu.

Baran çocuğun önünde diz çöktü.

—Elif, anneannen bu şarkıyı söylerken başka bir şey yapar mıydı?

Küçük kız bez bebeğine baktı.

—Karnını açardı.

Nermin’in yüzü gerildi.

—Ne diyorsun sen?

Elif bebeğin elbisesini kaldırdı. Karnındaki eski dikişlerden birini küçük parmağıyla gösterdi.

—Anneanne “sarı kâğıt burada uyuyor” derdi.

Dila’nın elindeki kadeh hafifçe titredi.

Tam o sırada yalının güvenlik şefi koşarak salona girdi.

—Baran Bey, hizmetli girişindeki kameraları kontrol ettik.

—Ne olmuş?

Adam, Dila’ya bakarak yutkundu.

—Bir saat önce Vedat Karahan’ın şoförü bu kadının çantasını aramış.

Nermin dondu.

Elif ise kimsenin beklemediği bir şey söyledi:

—Hayır… O amca dün gece de bizim eve geldi.

Salon sessizliğe gömüldü.

Baran yavaşça Dila’ya döndü.

Dila’nın yüzündeki gülümseme kaybolmuştu.

—Elif, dedi Baran, o adam evinizde ne aradı?

Küçük kız bez bebeğini daha sıkı tuttu.

—Anneannemin sandığını.

Sonra Baran’ın kulağına eğilip fısıldadı:

—Ama sarı defter sandıkta değildi.

Bebeğin içindeydi.

Tam o anda Dila elini uzatıp bez bebeği Elif’in kucağından çekti.

Ve salondaki herkesin gözleri önünde, bebeği yanan şömineye doğru fırlattı.

Address

Istanbul

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Kader Defteri posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Shortcuts

Share