Yasin Altan

Yasin Altan Bu sayfada yazılar, şiirler, kitaplarımdan alıntılar ve hayata dair notlar var. Her görüşe saygım, her soruya cevabım var.

Bilmiyorsam öğrenirim, yine de cevapsız kalmazsın. Düşünceye ve fikri yolculuğa açıksan hoş geldin.

Kâinattaki Düzen Bir Yaratıcıya İşaret Eder.Evrende şöyle bir göz gezdirildiğinde — büyük galaksilerden en küçük atomlar...
31/05/2026

Kâinattaki Düzen Bir Yaratıcıya İşaret Eder.

Evrende şöyle bir göz gezdirildiğinde — büyük galaksilerden en küçük atomlara kadar — ilk fark edilen şey şudur: Bir düzen vardır. Hiçbir şey gerçekten başıboş değildir. Her şey belirli bir ritme, sisteme, plana uyar.

Dünya, güneşe tam uygun mesafede döner. Mevsimler zamanında gelir.
Bitkiler belli bir düzende büyür.
İnsan vücudunda milyonlarca hücre aynı anda, çakışmadan görev yapar.

Bu düzen tesadüfen ortaya çıkmış olamaz.

Eğer “her şey tesadüf” diyorsak, o zaman bu tesadüf; akıllı, yaratıcı ve güçlü olmalı.
Yani neredeyse bir tanrı gibi!
Bu durumda, tek bir yaratıcıyı reddetmiş olmuyoruz. Aksine, her atomu, her hücreyi, her doğa gücünü ayrı birer ilah olarak kabul etmek zorunda kalıyoruz.
Ama milyarlarca “ilah”, nasıl olur da hiç çatışmadan, tam bir uyum içinde iş görebilir?

Bu, aklî bir çelişkidir. Düzende birlik varsa, kaynağında da birlik olmalıdır.

Bazı ateistler, evrende cereyan eden bu düzeni kabul ettiklerinde Tanrı inancını da kabul etmek zorunda kalacaklarını bildikleri için, düzene bile karşı çıkarlar.
“Doğada kaos var” derler.
Oysa bilim, tam tersini söyler. Bilim; tekrar eden, ölçülebilir ve düzenli şeyleri inceler.
Eğer doğa gerçekten kaotik olsaydı, bilim yapılamazdı.

Evet, bazen bozulmalar, istisnalar olur: hastalıklar, doğal afetler, genetik sorunlar...
Ama bunlar, düzenin olmadığını değil, düzenin normalde nasıl işlediğini gösterir.
Bozuk bir saat gördüğümüzde “demek ki saat düzensiz, sanatsız ustasız ve tesadüfidir” demeyiz. Aksine, bu bozulma bile onun yapılmış olduğunu gösterir.

Bu yüzden: Evrenin düzeni, tesadüfün eseri olarak açıklanamaz. Kendiliğinden de değildir.

Bu düzen, bize bağırarak kendi diliyle konuşarak şunu söyler: "Beni biri yaptı." Ve bu “biri”, irade sahibi, tek ve her şeye gücü yeten biri olmak zorundadır.

Bu gerçek, bazılarının duymak istemediği bir hakikattir.

Yasin Altan

Hiç düşündünüz mü?Allah'ın bizim kestiğimiz kurbanların etine de kanına da ihtiyacı yokken niçin kurban kesiyoruz?Kurban...
26/05/2026

Hiç düşündünüz mü?
Allah'ın bizim kestiğimiz kurbanların etine de kanına da ihtiyacı yokken niçin kurban kesiyoruz?

Kurban Bayramı gerçekten sadece et dağıtılan, bir bayram mıdır?

Yoksa kurban ibadetinin arkasında çok daha büyük bir teslimiyet, çok daha derin bir kulluk dersi mi vardır?

Belki de kurbanın bize verdiği en büyük ders şudur:
Mümin için Allah'ın rızasından daha kıymetli hiçbir şey yoktur.

Ne mal...
Ne makam...
Ne servet...
Ne de evlat...

Kurban, Allah'ın emrettiği büyük bir ibadettir. Fakat aynı zamanda bu ibadetin bize öğrettiği çok büyük bir hakikat vardır: Mümin, gerektiğinde canını da, malını da, evladını da Allah'ın rızasına feda edebilecek bir teslimiyet ruhuna sahip olmalıdır.

Hz. İbrahim Aleyhisselam'ın kıssasına bu gözle baktığımızda mesele daha iyi anlaşılır.
Allah Teâlâ o büyük imtihanla Hz. İbrahim'in teslimiyetini bütün insanlığa göstermiştir.
Ve o teslimiyet ortaya çıkınca evladı yerine bir koç gönderilmiş, böylece kıyamete kadar gelecek müminlere kurban ibadeti emanet edilmiştir.

Adeta bütün insanlığa şu ders verilmiştir:
"Ey insan! Allah'ın rızası her şeyin üstündedir."

İşte Anadolu'nun yiğit anaları da bu sırrı anlamışlardı.
Evlatlarını cepheye gönderirken ellerine kına yakarlardı.
Sorulduğunda ise şöyle derlerdi:
"Kurbanlıklar da kınalanır. Biz evlatlarımızı da Allah yolunda kurban olmaya hazırlıyoruz."

İşte Kurban Bayramı'nın ruhu tam olarak budur.
Kurban sadece bir hayvan kesmek değildir.
Kurban, Allah'a teslim olmuş bir kalbin ilanıdır.
Kurban, "Rabbim! Sahip olduğum her şey Senin emanetindir." diyebilmektir.
İşte bu ruhu biz sadece kurban ibadetinde değil, ümmetin tarihinde de görüyoruz.

Bedir'de...
Uhud'da...
Malazgirt'te...
Çanakkale'de...
İstiklal Harbi'nde...
Ve yakın zamanda 15 Temmuz'da...

Müminler gerektiğinde canlarını kurban vermekten çekinmediler.
Çünkü onlar canın da malın da Allah'ın emaneti olduğunu biliyorlardı.
Bu ümmet evlatlarını kınalayarak cepheye gönderdi.
Bu ümmet, gerektiğinde canını da evladını da vatanını da mukaddesatını da Allah yolunda feda edebileceğini bütün dünyaya gösterdi.

Sizce böyle bir millet kolay kolay mağlup edilebilir mi?
Kendini Allah'ın davasına adamış bir toplumu yenmek mümkün müdür?

Böyle bir milleti mağlup etmenin yolu cepheden değil, kalbinden geçer.
Onun için yıllardır bu milletin inancına, ahlâkına, aile yapısına, tarihine ve kültürüne saldırıyorlar.
Fedakârlığı bencillikle...
Teslimiyeti rahatlıkla...
Kulluğu sınırsız özgürlük sloganlarıyla değiştirmeye çalışıyorlar.
Kurban ruhunu unutturmaya uğraşıyorlar.
Fakat nafile...
Çünkü hakikatler kök salar.
Aslı sağlam olan yeniden filiz verir.
Ve bu millet de her sıkıntının ardından yine özüne dönmeyi bilir.

Bugün Arafat'tan yükselen dualar...
Yeryüzünü dolduran teşrik tekbirleri...
"Allahu Ekber, Allahu Ekber, Lâ ilâhe illallahü vallahu Ekber. Allahu Ekber ve lillahil hamd..."
nidaları bize bir kez daha şunu hatırlatıyor:
Allah en büyüktür.
Makamlardan da...
Servetlerden de...
Ordulardan da...
Korkularımızdan da...
Ve mümin, bunu sadece diliyle değil, hayatıyla ilan eder.

Bir de şu garabeti görmeden geçemiyoruz:
Dünyanın dört bir yanında çocuklara, kadınlara, yaşlılara, masumlara ve çeşitli hayvanlara yapılan vahşetleri görmezden gelenlerin, yılda bir kez Allah'ın emriyle yerine getirilen kurban ibadeti üzerinden merhamet dersi vermeye kalkmaları doğrusu düşündürücüdür.
Merhamet; sloganlarla değil, yaratana hürmet ve yaratılana şefkatle olur.

Bu vesileyle Rabbimizden niyazımız odur ki:
Bu Kurban Bayramı'nı sadece yeni elbiselerle değil, yeni bir kalple karşılayalım.
Sadece sofralarımız değil, gönüllerimiz de bayram etsin.
Sadece evlerimiz değil, günahlarımız da temizlensin.
Bu bayram, şahsî hayatlarımızın dirilişine vesile olduğu gibi, bütün âlem-i İslâm'ın da yeniden birlik, kuvvet ve izzet bulmasına vesile olsun.

Rabbimiz kurbanlarımızı, dualarımızı ve niyetlerimizi kabul buyursun.
Kurban Bayramınız mübarek olsun.

Bayramınız bayram, kurbanınız makbul, gönlünüz huzurla dolu olsun.

Yasin Altan

Yazıyı faydalı bulduysanız beğenmeyi, paylaşmayı ve düşüncelerinizi yorumlarda belirtmeyi unutmayın.

Hiç düşündünüz mü… Neden “bayram” ediyoruz❓Daha önce Ramazan Bayramı ile ilgili bir yazımızda şunu söylemiştik:Bir mümin...
25/05/2026

Hiç düşündünüz mü… Neden “bayram” ediyoruz❓

Daha önce Ramazan Bayramı ile ilgili bir yazımızda şunu söylemiştik:
Bir müminin gerçek bayramı, günahlarından kurtulduğu andır. Ve Ramazan-ı Şerif’i hakkıyla ihya eden bir mümin için hadis-i şeriflerde öyle müjdeler vardır ki, bayram sabahına annesinden doğduğu gün gibi tertemiz ulaşacağı anlaşılır. İşte bu yüzden Ramazan Bayramı gerçekten bir “bayram”dır.

Peki sizce Kurban Bayramı neden bayramdır❓

Sadece et dağıtılan bir gün olduğu için mi❓
Sadece gelenek olduğu için mi❓
Sadece tatil olduğu için mi❓
Yoksa çok daha büyük bir sırrın, çok daha büyük bir teslimiyetin ve affın tecellisi olduğu için mi❓

Bir düşünün…
Arefe günü milyonlarca mümin Arafat’ta toplanıyor. Dünyanın dört bir yanından gelen insanlar, aynı kıyafetlerle, aynı sözlerle, aynı duayla Allah’a yöneliyor. Adeta mahşerin küçük bir numunesi…
Ve hadis-i şeriflerde bildirildiği üzere, hac ibadetini hakkıyla yerine getiren kişinin annesinden doğduğu gün gibi günahsız döneceği müjdeleniyor.

Peki sadece orada bulunanlar mı❓
Hayır… Çünkü oradaki müminler sadece kendilerini değil, bütün ümmet-i Muhammed’i temsil ediyorlar. Ümmet-i Muhammed hep birlikte bir vücudun azalarıdır. O yüzden Arafat’taki o duruş, bütün ümmete bakan büyük bir kulluk manzarasıdır.

İşte Kurban Bayramı’nın “bayram” olmasının altında yine böyle bir mağfiret, yine böyle bir arınma ve yine böyle bir rahmet sırrı vardır.

Ama Kurban Bayramı’nın bir başka büyük manası daha vardır:

Teslimiyet.
Hem de tam teslimiyet…

Hz. İbrahim Aleyhisselam’ı düşünün.
Allah için evladını bile kurban etmeye hazır bir teslimiyet…
Sizce bu kolay bir şey mi❓

İnsan gerçekten Allah’ı her şeyden üstün görmeden bunu yapabilir mi❓

İşte Allah o teslimiyetin karşılığı olarak bir koç gönderdi ve şöyle dedi adeta:
“Ey İbrahim… Maksat kan değil. Maksat teslimiyet.”

Bugün milyonlarca müminin kurban kesmesi işte bu teslimiyetin bir hatırasıdır.

Çünkü mümin bilir ki:
Can da Allah’ındır,
Mal da Allah’ındır,
Evlat da Allah’ındır.
Hiçbir şey Allah’ın rızasının önüne geçemez.

İşte bu ruhu biz sadece kurban ibadetinde değil, ümmetin tarihinde de görüyoruz.

Bedir’de…
Uhud’da…
Malazgirt’te…
Çanakkale’de…
15 Temmuz’da…
Müminler gerektiğinde canlarını “kurban” olarak vermekten çekinmediler.

Bu ümmetin anaları evlatlarını kınalayarak cepheye gönderdi. Çünkü onlar için mesele sadece dünya değildi. Allah yolunda verilen canın ve yapılan fedakârlığın ebedî bir karşılığı olduğuna inanıyorlardı.

Sizce bu teslimiyet sadece sıradan bir gelenek olabilir mi❓

Bir de bayram sabahlarında yükselen tekbirleri düşünün…
“Allahu Ekber… Allahu Ekber…”
Bu söz sadece basit bir melodi midir?
Yoksa bütün dünyaya ilan edilen büyük bir hakikat midir❓

Allah en büyüktür.
Makamdan da büyük…
Paradan da büyük…
Nefisten de büyük…
Korkularımızdan da büyük… ilanı değil midir ❓

Ve hacdaki “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk” nidaları…
“Emret Allah’ım, geldim…”
Bundan daha büyük bir teslimiyet cümlesi olabilir mi❓

İşte Kurban Bayramı’nın ruhunda tam olarak bu vardır:
Teslimiyet, kulluk, fedakârlık, mağfiret ve Allah’a yöneliş…
Belki de bu yüzden bayramdır.
Belki de mümin, Allah’a biraz daha yaklaştığı için bayram eder.

Rabbimiz bizleri Kurban Bayramı’nın hakikatini anlayan, teslimiyet ruhunu yaşayan ve bayramı gerçekten “bayram” olarak hisseden kullarından eylesin.
Âmin.

Sizce Kurban Bayramı’nın en derin manası nedir?

Yorumlarda buluşalım.

👍 Beğenmeyi ve paylaşmayı unutmayın.

Yasin Altan

Arkadaşlar gelin bugün vücudumuzdaki trilyonlarca hücrenin işleyişi yaptıkları vazifeler hakkında biraz konuşalım. Vücud...
16/05/2026

Arkadaşlar gelin bugün vücudumuzdaki trilyonlarca hücrenin işleyişi yaptıkları vazifeler hakkında biraz konuşalım.

Vücudumuzdaki her bir hücre her saniye ne yapacağını biliyor? Kalbimizdeki hücreler hiç durmadan kanı pompalamak için çalışıyor, böbreklerimizdekiler kanı süzüyor, bağışıklık hücreleri düşmanı tanıyor, sindirim sistemindekiler yediğimiz şeyi ayıklıyor, ve bu organlardaki hücreler sürekli ölüyor ve yerlerine yenileri geliyor. Üstelik bütün bu işler saniyesi saniyesine, şaşmadan, çakışmadan, kaos olmadan yürüyüp gidiyor.

Peki bu nasıl oluyor?
Durup şu soruyu sormak gerekiyor ❓ Bu hücrelerin her biri kendi başına mı düşünüyor, yoksa hepsi tek bir merkezden mi yönetiliyor?
Bir tek hücreye bakın… Hangi proteini ne kadar üreteceğini biliyor, ne zaman bölüneceğini biliyor, ne zaman öleceğini biliyor, hangi hücreyle iletişim kuracağını biliyor ve bütün bunları sadece kendi içinde değil, tüm vücutla uyum içinde yapıyor. İnsan aç kaldığında karaciğer glikoz üretmeye başlıyor, kas hücreleri enerji tüketimini kısıyor, beyin hayati organlara öncelik veriyor. Hiçbir hücre “ben şimdi ne yapacağım” demiyor. Hepsi doğru şeyi yapıyor. Bu bilgi nereden geliyor?
Burada iki ihtimal var. Ya her bir hücre vücudun tamamını, geçmişi, geleceği, rızkın nereden geleceğini, neslin devamını ve organların ihtiyaçlarını bilen bir süper zekâya sahip… Yani her hücreye bin Einstein kadar akıl verilmiş! Ya da hücreler akılsız ama hepsini yöneten tek bir ilim ve irade var. Hangisi daha mantıklı ❓

Bir telefon ekranını düşünelim. Milyonlarca piksel var. Hiçbiri “Ben kırmızı olacağım” diye karar vermez. Merkezdeki yazılım ne derse onu gösterir. Vücudumuzda da trilyonlarca hücre var ve hepsi kusursuz bir uyum içinde çalışıyor. Bu uyum kendi kendine mi oldu?
Kör parçacıklar nasıl bilinçliymiş gibi davranıyor? Tesadüf nasıl bu sistemi kuruyor? Cansız maddeler nasıl plan yapıyor? Demir parçacıklarının kendi kendine birleşerek saat olması ne kadar imkânsızsa, hücrelerin de kendi kendine bu kadar akıllı olması da imkânsızdır.

Asıl mucize hücrelerin akıllıymış gibi kusursuz çalışmasıdır. Bir orkestra düşünün… Keman, piyano ve davul kendi başına bir ahenk oluşturmaz. Ama bir şef olunca harika bir senfoni çıkar. Vücutta da bir şef vardır. Her hücreye görev verir, her zerreyi yerli yerine koyar, hiçbirini şaşırtmaz.

Şimdi son soruyu soralım ❓ Sizce hangisi daha mantıklı: Bir hücreye bin Einstein kadar akıl vermek mi, yoksa bütün hücreleri yöneten tek bir sonsuz ilmi kabul etmek mi?

Yorumlarda buluşalım 👇

Yasin Altan







09/05/2026

Kardeşlerim! Kâbe’yi yıkmak ister misiniz❓ 😯

Tarihte bu ihaneti yapmaya kalkışan zalimler olmuştur.
--Yemen valisi Ebrehe fillerle Mekke’ye yürümüş,
--Haccac-ı Zalim mancınıklarla Kâbe’yi taşlamış,
--Karmatîler taşlarını kırıp Hacerü’l-Esved’i çalmışlardır. Peki siz, onların seviyesine inip böyle bir işe tevessül etmek ister misiniz❓

Şaşırdınız değil mi?❓
Bir üslümana böyle bir soru sorulur mu ❓

Fakat gün içinde farkında olmadan bir müminin kalbini kırarak bu fiilin daha kötüsünü birçok kez yapıyor olabilir miyiz acaba ❓

Arkadaşlar, bu benzetmeyi ben yapmıyorum. Peygamber Efendimiz’in (sav) hadislerinden anlaşıldığı üzere Allah katında müminin kalbi Kâbe’den daha efdaldir. Büyük İslam âlimleri de bu hadislerden yola çıkarak bu benzetmeyi yapmışlardır. Çünkü Kâbe Allah’ın evi olarak kıymetlidir, fakat müminin kalbi Allah’ın tecellisine mazhar olduğu için ondan daha değerlidir. Nitekim rivayetlerde, “Ben yere göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım” manasına gelen ifadeler vardır. Bu sebeple bir müminin kalbini kırmak, sadece bir insana değil, Allah’ın nazarına hürmetsizlik etmek gibidir.

Ama gelin görün ki, günümüzde kalp kırmak sıradanlaştı, modern yaşamın en kolay davranışı haline geldi. Peki gerçekten kalp kırmadan da çözebileceğimiz meseleler varken neden incitici sözlere başvuruyoruz? Bu, sizce de büyük bir sorun değil mi?

Bu hatayı en çok yaptığımız fakat esasında en önemli zemin, aile içidir. Eşler, çocuklar, anne ve babalar… Genelde onların kalbine en kolay dokunabilen biziz. Oysa bir Müslüman, dünyada aile huzurunu bozmaktan ve ahirette hesabı en başta vereceği aile efradona karşı kalp kırmaktan sakınması gerekmez mi❓

Ardından iş ortamı... Farklı fikirlerde olabiliriz; ama iyi niyet ve nezaketten vazgeçip kırıcı bir üslupla yaklaşmak, işi büyütür, çözüm üretmez.

Trafikte...
O araç kullanıyor karşımızda olan da bir kalp taşıyor. Bir korna, bir hakaret bir küfür. her şeyi değiştiriyor. Düşünsenize aynısı size yapılsa ne hissedersiniz?

Gelelim sosyal medyaya: Klavyenin ardına sığınıp, yüz yüze söylemeye çekindiğimiz sözleri yazıveriyoruz. Oysa biz o ekranın karşısında bir insan, bir kalp olduğunu unutuyoruz; incittiğimiz o kalbin yükünü biz de taşıyoruz.

Konuya şöyle bir benzetme ile yaklaşalım. Bir gemide dokuz masum, bir kötü olsa gemi batırılmaz. Aynı şekilde, bir insanda dokuz hayır varken bir-iki kötü huyu sebebiyle onu bütünüyle kötülemek adalet midir? Ya da varlığı kötülükle dolu bir insan olsa bile içinde sadece bir güzel huy bulunsa, ona o güzel huyundan yaklaşmak gerekmez mi? Siz de öyle düşünmüyor musunuz?

Peki, bunları yaptıktan sonra, farklılıklarımızı bahane ederek kalp kırmak yerine… Sağcılık–solculuk, Türk–Kürt meseleleri ya da siyasi görüş farklılıkları gibi ayrıştırıcı sebeplerimiz olabilir; ama kalbi kırmanın bahanesi olamaz. Bizim bir olan Allah’ımız, Peygamberimiz, kitabımız, kıblemiz vatanımız, bayrağımız ve milletimiz varken, birkaç ihtilaf yüzünden birbirimizin kalbini kırmayı mubah görmemeliyiz.

Kalp kırmak kolaydır, onarmak zordur; zorluk, sabır ve samimiyet ister. Oysa kırmadan da anlaşabilir, kırmadan da konuşabilir, kırmadan da yaşayabiliriz. Sizce kalpleri korumak, hayatı daha huzurlu kılmaz mı❓ Hem dünyada hem de ahirette bizim yararımıza değil mi ❓

👇 Düşüncelerinizi bekliyorum.

Yazıyı faydalı bulduysanoz paylaşın. Baskaları da istifade etsin

Yasin Altan



-- "Mektubat 22. mektup"

02/05/2026

❓ Sizce bu hayattaki en ilginç, en hayret verici, en mantıksız düşünce nedir❓
Hiç kabul edilemeyecek, akıl dışı bir inanış sizce hangisidir❓

Yazıyı okumaya ara verip bir an durup düşünün… Herkes kendi kafasında bir fikir kursun❗

Bana sorarsanız, benim cevabım şudur: Allah’ın varlığını ve birliğini inkâr etmek. Yani ateizm.

Tarih boyunca neredeyse hiçbir dönemde yaygınlaşmamış bu fikir son çağda bazı toplumlarda moda haline gelmiş olan bu düşünce, bana göre insan aklının alabileceği en hayret verici ve en mantıksız inanıştır.

Düşünün: Dünyaya gözümüzü açtığımız anda hiçbir iktidarımız yoktu. Ellerimiz tutmuyordu, ayaklarımız yürümüyor, dilimiz konuşmuyordu. Ama her şey bizim için hazırlanmıştı.

Annemizin göğsünde hazır süt vardı.

Gökyüzünde güneş dünyanın bir lambası ve sobası gibi parlıyordu.

Yeryüzü bizim için sofraya dönüştürülmüştü.

Hava, su, toprak; hepsi bize hizmet edecek şekilde düzenlenmişti.

İnsan dünyaya bir misafir gibi gelir. Misafir, bir eve girdiğinde masanın kurulmuş olduğunu, ışığın yanmakta olduğunu, odaların hazırlandığını görür. Bunu görünce aklına ilk gelen şey nedir❓ “Beni burada ağırlayan biri var.” İşte kâinat da böyle bir misafirhanedir. Her şey hazır edilmiştir. Bu sofranın bir Sahibi olmadan kendi kendine olduğunu söylemek, akıllı bir insanı kabul edebileceği bir şey değildir.

Basit bir çivi bile ustasız olmazken…

Ünlü düşünürlerden birinin dediği gibi: “Çölde yürürken bir vida bulsanız, bu kendi kendine olmuş diyemezsiniz.” O küçük ve basit eşyanın bile bir ustası, bir yapıcısı vardır.

Peki ya bu koca kâinat❓

Bir çivi ustasız olmazken,

Bir saat saatçisiz yapılmazken,

Bir bilgisayar oyunu tasarımcısız olamazken,

bütün bir evreni, bütün galaksileri, milyarlarca canlıyı sahipsiz, ustasız, başıboş kabul etmek ve tesadüfi ve kör süreçleri havale etmek akıl kârı mıdır❓

Üstelik ateizmin ileri sürdüğü tek “delil” şudur:
👉 “Ben görmüyorum, elimle tutamıyorum.”

Oysa akıl bize soruyor: Görmediğimiz ama varlığını kesin olarak bildiğimiz şeyler yok mu❓

Mesela bilgisayar oyunu oynarken tasarımcıyı oyunun içinde arıyor muyuz❓ Hayır. Ama varlığını kabul ediyoruz.

Rüzgârı göremiyoruz ama etkilerini görüyoruz.

Aklımızı göremiyoruz ama varlığına şüphe etmiyoruz.

Öyleyse sırf “görmüyorum” diyerek Allah’ın varlığını inkâr etmek ve aklını göz seviyesine indirmek, aslında hiçbir delile dayanmayan, sadece inat ve hevaî bir iddiadan ibarettir.

‼️ 🤔🤔🤔🤔🤔
Peki bu noktada ilginç bir soru hatıra geliyor. Madem bu fikir bu kadar mantıksız ve akıl dışı, İnsanlığın en akıllıları gibi görünen bazı filozoflar ve bilim adamları niçin inkâr ediyor❓

Cevap aslında çok derin fakat bir yandan da çok basit.

İnsan için en tehlikeli fikirlerden ve yönelişlerden biri kibirdir. Bir şeyi çok bildiğini zannetmek, enaniyetine güvenmek ve kimsenin, hatta Allah’ın bile emir ve boyunduruğuna girmek istememek… İşte inkârın arkasındaki psikoloji budur. Bir serbestlik, bir sınırsız özgürlük düşüncesi… “Ben kimseye hesap vermek istemem” duygusu…

Bu sebeple bazı bilim adamları ve filozoflar, hakikati bile bile, akıllarını susturup hevalarının peşinden giderler. Ve sahip oldukları bilgilerini inkarlarını delil gibi sunarlar.

İnkârın ardındaki başlıca sebepler şunlardır

Nefis ve heva aklın önüne perde olur.

Kibir ve gurur, en açık hakikatleri bile görmez hale getirir.

İnat ve enaniyet, aklî delilleri reddeder.

İnkâr, ilimden değil, cehalet ve gururdan doğar.

Allah’ı inkâr eden, aslında milyonlarca imkânsızlığı kabul etmek zorunda kalır. Çünkü her şeye gücü yeten ve eserlerden yıldızlara kadar bütün kainata sözü geçen bir Allah'ı kabul etmemek demek aynı Allah'ın gücünü her bir yıldıza her bir atoma her bir canlıya vermek demektir. Çünkü bütün kainatta sanki birbirinle haberleşiyor gibi bir uyum ve düzen vardır.

Unutmayalım güneşi görmemek için gözünü kapayan, yalnızca kendine gece yapar. Güneşi söndüremez. Allah’ı inkâr eden de hakikati ortadan kaldıramaz; sadece kendi kalbini karartır.

Kâinat baştan başa Allah’ın varlığını ve birliğini ilan ederken, bu kadar delile rağmen inkâr etmek, aklın en hayret verici ve en mantıksız tercihidir.

Siz ne dersiniz❓ Sizce de Allah’ın varlığını inkâr etmek, aklın kabul edemeyeceği en garip fikir değil midir❓

Yasin Altan

Bu yazı, Tabiat Risalesi’nden ilham alınarak hazırlanmıştır.

👉 Yazıyı faydalı bulduysanız, daha çok kişiye ulaşması için beğenmeyi, paylaşmayı ve yorumlarınızı eklemeyi unutmayın.👇

25/04/2026

Evrim: Bir Bilim mi, Yoksa Bilimsel Maske Takmış Bir İnanç mı?

Hiç düşündünüz mü? Bugün evrim konusu konuşulurken ciddi bir problem yaşanıyor. Problem evrimin kendisi değil; problem, evrime yüklenen "mutlaklık" ve sunuluş biçimi.

Çünkü sık sık şöyle bir tabloyla karşılaşıyoruz: Evrim; sanki her yönüyle tamamlanmış, fosil kayıtlarındaki bütün boşlukları kapanmış, tartışmasız bir "yasa" gibi sunuluyor. Ve işin daha ilginci, bu sunum çoğu zaman yaratılış inancına karşı bir alternatif, hatta bir reddiye gibi pazarlanıyor.
Dogmatik Dayatmalar ve "Bilim" Maskesi
En ufak bir soru sorduğunuzda, bilimsel bir antitez sunduğunuzda ya da "ortak ata" iddiasına itiraz ettiğinizde hemen şu klişe ve dogmatik cümlelerle karşılaşıyorsunuz:
“Sen evrime inanmıyor musun?”
“O zaman antibiyotik de kullanma!”
“Milyonlarca fosili görmüyor musun?”
“Bütün bilim dünyası yanılıyor da bir sen mi haklısın?”
İşte bu yaklaşım bilimin değil, bağnazlığın dilidir. Antibiyotik direnci gibi mikro seviyedeki bir biyolojik değişimi alıp, bunu "insanın maymunla ortak atadan geldiği" iddiasına mutlak kanıtmış gibi sunmak, açık bir mantık hatasıdır. Bilimi sorgulanamaz bir tabu haline getirmek ve her türlü eleştiriyi "bilim düşmanlığı" diye yaftalamak, aslında eleştirdikleri o bağnazlığın tam da kendisidir.

Burada bir duralım... Bizim itirazımız bilime değil, bilimin üzerine giydirilen ideolojik kılıflaradır.
Evrim başlığı altında; bir canlının çevreye uyum sağlaması yani adaptasyon veya tür içi genetik varyasyonlar gibi gözlemlenebilir gerçekler ile; "İnsan ve maymun ortak bir atadan gelmiştir" gibi ispatlanmamış büyük iddialar aynı torbaya dolduruluyor.

Mikro düzeydeki biyolojik değişimleri kabul etmek, makro düzeydeki "türlerin birbirine dönüşümü" masalını kabul etmeyi gerektirmez. Mikro değişimler birer veri; türler arası geçiş ve ortak ata iddiası ise felsefi bir yorumdur. Bizim sorguladığımız şey tam olarak budur: Elimizdeki sınırlı ve yoruma açık verilerle, nasıl oluyor da "yaratıcıya gerek yok" gibi kesin ve dogmatik bir sonuca varılabiliyor?

Kardeşim, herkes biyolog olmak zorunda değil; ama herkes zihinsel tutsaklıktan uzak durmak zorunda. Bilim eldeki verilere göre "belki" der, "olabilir" der, sürekli sorgular. Ama bugün evrimi savunan bazı çevreler, bırakın bilimsel kanıtları, henüz ispatlanmamış halkaları bile "kesin gerçek" gibi sunarak bilimden ziyade bir "inanç sistemi" gibi hareket ediyorlar.
"Ortak ata" veya "tesadüfi oluşum" gibi kavramlar, Kur'an'ın haber verdiği bilinçli ve özel yaratılış gerçeğiyle açıkça çelişmektedir. Biz, hücredeki o muazzam tasarımı görüyoruz; ancak o tasarımın "kendi kendine" veya "başka bir türden rastgele" oluştuğu iddiasına bilimsel değil, ideolojik bir anlatı olarak bakıyoruz.

Peki, Kur'an bilimle ve evrim teorisi ile çelişir mi?
Tabii ki hayır. Bu kainatı yaratan Allah'ın gönderdiği kelamla, onun yarattığı düzenin çelişmesi nasıl mümkün olabilir? Kur’an; evrenin, hayatın ve insanın bir "Ol" emriyle, bir iradeyle var edildiğini söyler. Bilim ise bu varoluşun "nasıl" işlediğine dair mekanizmaları inceler.
Şunu unutmamak gerekir: Bir sürecin keşfedilmesi, o süreci başlatan bir "Faili" devre dışı bırakmaz. Aksine, sistem ne kadar karmaşıksa, o sistemin arkasındaki ilim o kadar büyüktür. İster bir anda yaratılış olsun, ister aşama aşama bir inşa... Her durumda o hayatı var eden, o genetik kodları yazan ve mülkünde dilediği gibi tasarruf eden Allah’tır.
Yani özetleyecek olursak: Mesele "bilimi reddetmek" değildir. Mesele; bilimin sınırları içinde kalmak ile bilimi aşan felsefi iddiaları "bilim" diye yutturmak arasındaki farkı görmektir. Bizim derdimiz hakikatledir. Bilim ilerledikçe tesadüf iddiası çökmekte; tasarım ve yaratılış gerçeği daha da berraklaşmaktadır.
Unutmayalım; zaman ihtiyarladıkça Kur’an gençleşir. Çünkü o, zamanı ve mekanı yaratanın kelamıdır.















18/04/2026

“Tarihte hadisten daha sağlam bir kaynak var mı?
Varsa söyleyin de biz de bilelim…”
Gerçekten soruyorum: Dünya tarihinde isnadıyla, ravileriyle, karakter analizleriyle, farklı yollarla teyidiyle bize ulaşmış hadis ilmi kadar sistemli, titiz ve denetlenmiş başka bir tarih kaynağı var mı?
Roma tarihini okuyoruz, Antik Yunan’ı okuyoruz, Orta Çağ kroniklerini okuyoruz, hatta yakın tarihi bile okuyoruz… Peki bu bilgilerin bize nasıl ulaştığını ne kadar sorguluyoruz? Kim aktardı, kaç kişi üzerinden geldi, aktaranların güvenilirliği araştırıldı mı, farklı rivayetlerle karşılaştırıldı mı? Çoğu zaman hayır. Ama iş hadislere gelince, diğer tarihî kaynaklara rahatlıkla güven duyan o zihinler bir anda “hadisler güvenilmez, sağlam değildir” gibi yaklaşımlarla meseleyi tamamen tersinden okumaya başlıyor. Bu sizce de düşündürücü değil mi?
Şimdi meseleyi somutlaştıralım. Meşhur bir hadisi ele alalım: “Ameller niyetlere göredir.” Bu hadis, Buhârî ve Müslim gibi en güvenilir hadis kaynaklarında yer alır. Bu söz bize rastgele ulaşmış değildir. Peygamber Efendimiz’den Hz. Ömer’e, ondan Alkame bin Vakkas’a, ondan Muhammed bin İbrahim’e, oradan Yahya bin Said’e ve daha sonra birçok güvenilir âlime ulaşan bir rivayet zinciriyle aktarılmıştır. Buna isnad denir.
Üstelik mesele sadece tek bir zincir değildir. Aynı hadis, farklı raviler ve farklı yollarla da aktarılmıştır. Buna tarik denir. Yani bir bilgi tek bir kişinin sözü olarak değil, farklı kanallardan teyit edilerek gelmiştir. Bu da o rivayetin güvenilirliğini kat kat artırır.
Bununla da yetinilmemiştir. Hadis âlimleri ravileri tek tek incelemişlerdir. Bu kişilerin hayatları araştırılmış, karakterleri analiz edilmiş, hafızaları test edilmiş, yalan söyleyip söylemedikleri, kimlerle görüştükleri, hangi hocalardan ders aldıkları tek tek kayıt altına alınmıştır. İşte bu ilme cerh ve ta’dil denir. Yani sadece söz değil, o sözü taşıyan insan da denetlenmiştir.
Bugün herhangi bir tarih kitabında, aktarıcının hayatının bu kadar detaylı incelendiğini görebilir misiniz? Çoğu tarihî metin, “filanca şöyle dedi” şeklinde gelir ve kabul edilir. Ama hadis ilminde “kim dedi, nasıl dedi, gerçekten demiş mi, güvenilir mi” soruları sonuna kadar sorulur.
Buna rağmen en ilginç durum şudur: Bu kadar sağlam bir sistemle gelen hadisler bile sorgulanırken, diğer tarihî bilgiler çoğu zaman sorgusuz kabul edilir. Bu gerçekten ilmî bir yaklaşım mıdır, yoksa seçici bir şüphecilik midir?
Ve ne yazık ki bugün bazı art niyetli çevreler ya da bu ilmi yeterince bilmeyen kişiler, zayıf ve uydurma rivayetleri öne çıkararak ya da ilk bakışta kendi aklına uymayan bazı sahih hadisleri bahane ederek bütün hadisleri aynı kefeye koyup “hadisler güvenilmez” gibi genelleyici ve temelsiz bir sonuca varmaktadır.
Oysa mesele son derece açıktır. Hadisleri devre dışı bırakmak, peygamberi devre dışı bırakmaktır. Peygamber devre dışı kalınca din sadece metin hâline gelir. Yaşayan, uygulanan, açıklanan din ortadan kalkar. Ve bunun bir adım sonrası, herkesin kendi anlayışına göre bir din üretmesidir.
Bu yüzden mesele sadece hadis meselesi değildir. Bu, dinin nasıl anlaşılacağı meselesidir.
Unutulmaması gereken şudur: Bu din insan ürünü değildir. Sahibi Allah’tır. Ve Allah, bu dini koruyacağını bildirmiştir. Kur’an korunuyorsa, onu açıklayan ve yaşayan sünnet de sahipsiz değildir.
Sonuç olarak hadis ilmi, insanlık tarihindeki en ciddi, en disiplinli bilgi aktarım sistemlerinden biridir. Onu anlamadan eleştirmek kolaydır, ama gerçekten inceleyen biri bu sistemin ne kadar sağlam olduğunu görür.















11/04/2026

İslam’da kadın mı üstün, erkek mi?

Bugün bazı çevreler tarafından, kasıtlı ya da çarpıtılmış değerlendirmelerle, İslam’ın kadın ve erkeğe bakışı yanlış yansıtılmaktadır. Özellikle bazı ayet ve hadisler bağlamından koparılarak, sanki İslam bir cinsi diğerine mutlak olarak üstün tutuyormuş gibi bir algı oluşturuluyor.

Şimdi gelin, meseleyi sloganlarla değil, doğrudan Kur’an ve sünnetin ortaya koyduğu ölçülerle konuşalım.

İslam’ın iki temel kaynağı olan Kur’an’a ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sünnetine baktığımızda, kadın ve erkeğin birçok yerde ayrı ayrı, birçok yerde birlikte anıldığını görürüz. Bazı ayetlerde erkeklere hitap vardır, bazı ayetlerde kadınlara; birçok ayette ise her ikisine birlikte seslenilir.
Ama dikkat çekici olan şudur: Hiçbir yerde cinsiyet üzerinden mutlak bir üstünlük kurulmaz.
Kur’an bu konuda çok net bir ölçü koyar: “Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız, takvaca en ileri olanınızdır.” (Hucurât, 13)
Yani üstünlük; ne erkek olmakta, ne kadın olmakta, ne soyda, ne ırkta…
Üstünlük, Allah’a yakınlıkta, yani takvadadır.
Bir başka ayette ise kadın ve erkek birlikte zikredilir: “Mümin erkekler ve mümin kadınlar… Allah onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzâb, 35)
Bu ayet açıkça gösterir ki: Kullukta, sorumlulukta ve ahirette karşılık alma noktasında kadın ve erkek arasında hiçbir fark yoktur.

Fakat burada çok önemli bir incelik vardır: Eşitlik ile adalet aynı şey değildir.
Bugün modern dünyanın en büyük yanılgılarından biri, her şeyi aynılaştırmayı adalet zannetmesidir. Halbuki her farklı olanı zorla aynı kalıba sokmak, adalet değil, çoğu zaman açık bir adaletsizliktir.
Kadını erkek gibi, erkeği kadın gibi görmeye çalışmak… Yaratılış farklılıklarını yok saymak… Fıtratı inkâr edip bunu özgürlük diye pazarlamak…
Bunlar ilk bakışta eşitlik gibi sunulsa da, gerçekte ne kadına iyilik eder ne erkeğe.
Çünkü İslam’da kadın ve erkek aynı değildir, ama değer bakımından aşağı-yukarı da değildir. Yaradılış itibarıyla farklıdırlar. Fizyolojik yapıları farklıdır. Duygusal eğilimleri farklıdır. Sorumluluk alanları farklıdır.
Ama bütün bu farklılıklar, birinin diğerinden daha değerli olduğu anlamına gelmez.

Asıl mesele şudur: Kadın ve erkek, yaratılış yönüyle aynı değildir; fakat kul olmakta, insan olmakta, ilahî hitaba muhatap olmakta, hak ve sorumlulukta, hesapta ve adalet önünde eşittir.
Yani İslam, ne kadını değersizleştirir ne erkeği putlaştırır. Her şeyi yerli yerine koyar. Zaten adalet de budur: Aynı olmayanı zorla aynı saymak değil, her şeyi hak ettiği yere koymak.

Bir örnek verelim: Kalp mi daha değerlidir, beyin mi? Göz mü daha üstündür, el mi?
Her biri farklı görevde, ama hepsi vazgeçilmez.
İslam da kadın ve erkeği böyle görür: Rekabet eden değil, tamamlayan iki varlık.

Ne yazık ki bugün “eşitlik” adına ortaya konan birçok yaklaşım, kadınla erkeğin fıtrî yapısını dikkate almadan hüküm veriyor. Sonra da ortaya çıkan yıkımları ilerleme diye alkışlamamızı bekliyor.
Aile zayıflıyor, roller bulanıklaşıyor, kadın yoruluyor, erkek savruluyor, çocuk arada kalıyor; ama adına hâlâ özgürleşme deniliyor.

Bir de işin daha ironik tarafı şu: “Biz ıslah edicileriz” diyenler, çoğu zaman toplumu, aileyi ve fıtratı bozan uygulamaların en hararetli savunucuları hâline geliyorlar.

Oysa insanı yaratan Allah, kadın ile erkeğin yapısını da en iyi bilendir. Kimin neye daha yatkın olduğunu, hangi yükü nasıl taşıyacağını, hangi sınırın kimi koruyacağını elbette en iyi O bilir.
Peki o zaman neden bazı yerlerde farklı hükümler var?
Çünkü farklı yaratılan iki varlığa, her konuda birebir aynı rolü vermek adalet olmaz. İslam’ın bazı alanlarda farklı hükümler koyması, üstünlükten değil; yaratılış, sorumluluk ve toplumsal dengeyi gözeten ilahî hikmetten kaynaklanır.

İşte burada çok kritik bir ayrım var: Farklılık ≠ Üstünlük
Erkeklerin bazı sorumlulukları vardır. Kadınların bazı ayrıcalıkları vardır. Erkeklerin bazı yükleri ağırdır. Kadınların bazı hakları korunmuştur.

Mesela Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “Sizin en hayırlınız, kadınlarına en iyi davrananınızdır.” (Tirmizî)
Bu hadis bile tek başına İslam’ın bakışını ortaya koyar.
Kadını ezmek değil, korumak… Onu değersiz görmek değil, ona değer vermek…

Aynı şekilde annelik makamı için de şöyle buyurulmuştur: “Cennet annelerin ayakları altındadır.” (Nesâî)
Bu ifade, kadına verilen değerin ne kadar yüksek olduğunu açıkça gösterir.

Toprlayacak olursak mesele şudur: İslam’da kadın mı üstün, erkek mi üstün sorusu, aslında yanlış bir sorudur.
Çünkü İslam’ın ölçüsü cinsiyet değil, takvadır.
Kadın da kuldur, erkek de kuldur. Kadın da imtihan edilir, erkek de imtihan edilir. Ve her biri, kendi şartları içinde Allah’a yakınlıkla değer kazanır.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, kadınla erkeği birbirine benzetmeye çalışmak değil; her ikisini de yaratılış hikmetine uygun, adalet merkezli ve fıtratı koruyan bir bakışla yeniden anlayabilmektir.
Çünkü bazen insanlık, adalet üretmek isterken eşitlik sloganına; huzur ararken karmaşaya; özgürlük ararken fıtratını kaybetmeye sürüklenebiliyor.

Asıl mesele şudur: Biz kadın mı üstün, erkek mi üstün diye tartışırken… Acaba Allah katında hangimiz daha değerliyiz?

Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Address

Izmir

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Yasin Altan posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Share