Ersin Çelik

Ersin Çelik Gazeteci Merhaba ben Ersin Çelik. Gazeteciyim. Burada habercilik dışında vloglar yayınlıyorum. Benim için hem öğretici hem de eğlenceli olan anları kaydediyorum.

Kamplara, doğa gezilerine, sosyal sorumluluk projelerine ve kitap okuma etkinliklerine katılıyorum.

Altay Cem Meriç’in son videoları, sosyal medyadaki operasyon hesaplarını tek tek düşürmesi ve bu ifşaların gördüğü ilgi ...
16/01/2026

Altay Cem Meriç’in son videoları, sosyal medyadaki operasyon hesaplarını tek tek düşürmesi ve bu ifşaların gördüğü ilgi bizi bu aşamadan bir sonuca götürmeli. Durup izlemek ve alkışlamanın ötesine geçilmeli. Çünkü karşımızda artık bireysel yalanlar yok. Karşımızda yalanı sistematikleştirmiş, manipülasyonu iş modeline çevirmiş, algıyı çatışma alanı olarak gören bir düzenek var.

İsrailli güvenlik teorisyenlerin “Sekizinci Cephe” diye adlandırdığı yer, tam olarak sosyal medyadır. Bu cephenin Türkiye sahasındaki karşılığı ise bilindik bir şebeke: “Beşinci Kol.”

“Haberci” kılığına bürünen, kimin adına çalıştığı belirsiz, finansmanı karanlık; dili ve hedefleri senkronize edilmiş hesaplar yalnızca sosyal medya akışlarını kirletmiyor. Bu sistematikte gerçeğe olan inanç azalıyor, itiraz etmek “kamplaşma”, sorgulamak “saldırı” saydırılıyor.

Dünya Ekonomik Forumu’nun Küresel Riskler Raporu, bugün yaşadıklarımızın bir komplo değil, sistematik bir kırılma olduğunu teyit ediyor. Rapora göre; yanlış bilgilendirme ve dezenformasyon, iki yıl içinde dünyayı en fazla sarsacak riskler arasında başı çekiyor. Yani küresel düzeni tehdit eden şey ne iklim değişikliği ne de doğal afetler. Tablolara göre artık krizler sokakta değil, ekranda başlayacak. Savaşlar sınırlarda değil, veri akışında kazanılacak.

İçinde bulunduğumuz denklemde “avcı” olmayan herkes potansiyel bir “av”dır. Yanlış bilgiyle mücadele, özellikle gençler için hayatta kalma refleksi olmak zorunda. Gençlerdeki doğal itiraz ve karşı çıkma enerjisini çok iyi tanıyan bu operasyonel akıllar, o öfkeyi ustalıkla başka yönlere kanalize ediyorlar. Aileye, geleneğe, inanca, aidiyete savaş açtırmak gibi… Beşinci kolun en sinsi başarısı da bu denklemle ortaya çıkar.
Bu yüzden mesele yalnızca yalanı teşhir etmek değil, gençlere neye karşı öfkelenmeleri gerektiğini, kiminle değil neyle mücadele ettiklerini yeniden hatırlatmalıyız. Altay Cem Meriç’in yaptığı meydan okuma bir video serisi değil, bir alarmdı ve çaldı! Hepimiz duyduk. Ciddiye alınırsa, er ya da geç kapımıza dayanacak o büyük kavgada toplum olarak yorgun olmayız.

Düşman artık belli ve tercih ortada: Ya kırılırız ya da bu kara düzeni kırıp geçeriz.

Yazının tamamı için: https://www.yenisafak.com/yazarlar/ersin-celik/iranli-bir-adam-ve-uc-kadin-tesaduf-mu-4788091

İran sokakları bir kez daha ve belki de hiç olmadığı kadar hareketli.Sınır komşumuzda sular neden yıllardır bir türlü du...
14/01/2026

İran sokakları bir kez daha ve belki de hiç olmadığı kadar hareketli.
Sınır komşumuzda sular neden yıllardır bir türlü durulmuyor?
Ülkede taşlar neden yerine oturmuyor?

Ve en kritik soru:
Amerika ve İsrail’in açık işgal söylemlerine rağmen, İran’da halkın bir kısmı bu müdahale yollarının açılmasına neden zemin hazırlıyor?

Zihinlerde böyle onlarca soru dolaşıyor.

İran’ın bugün içine sürüklendiği yapısal çıkmazı doğru okuyabilmek, sokakta biriken öfkenin arka planını çözümleyebilmek ve Batı’nın ülkeye hangi kırılganlık alanlarından müdahale imkânı bulduğunu anlayabilmek için; anlık protestolara ya da güncel siyasi gerilimlere değil, 1979 İslam Devrimi’nden bugüne uzanan elli yıllık siyasal ve teolojik dönüşümün bütününe bakmak gerekiyor.

Muhammed Berdibek’in kaleme aldığı Mehdi’den Önce, Devrimden Sonra İran tam da bu noktada devreye giriyor. Kitap, İran’daki krizi bir “bugün meselesi” olmaktan çıkararak, devletin kuruluş kodları, Velayet-i Fakih doktrini ve Şii siyasal geleneğinde yaşanan radikal kırılma üzerinden okumayı mümkün kılıyor.

Ketebe Yayınları’ndan çıkan ve kısa sürede iki baskı yapan eser, İran’daki krizi yalnızca ekonomik yaptırımlar ya da dış müdahalelerle açıklamıyor; meselenin merkezine Şii siyasal teolojide yaşanan büyük kopuşu yerleştiriyor. Berdibek, Ayetullah Humeyni’nin geliştirdiği Velayet-i Fakih teorisinin, yüzyıllardır süregelen “Mehdi gelene kadar devlet kurmama” anlayışını nasıl tasfiye ettiğini bütün boyutlarıyla ortaya koyuyor.

Belgesel izler gibi, tane tane ilerleyen üslubuyla İran’ın çok katmanlı devlet yapısını; erklerin rollerini, güç dengelerini ve çatışma alanlarını anlaşılır biçimde anlatan Mehdi’den Önce, Devrimden Sonra İran, bugünün İran’ını anlamak isteyenler için yalnızca bir analiz değil, yaşananların tarihsel ve teolojik kodlarını çözen temel bir başvuru eseri niteliği taşıyor.

serisine bir süredir ara vermiştim. Kamera karşısında video çekmektense yazmayı tercih ediyorum. Bu kitabı da yazılı olarak anlatmak istedim. Yine beş kişiye hediye edeceğim. Bunun için yorum yazmanızı istiyorum.

Hem tartışalım hem de çekilişe katılma imkanı oluşsun.

Sizlerin İran’daki olaylara dair düşünceniz nedir?

İranlı bir adam ve üç kadın: Tesadüf mü?Türkiye üç gündür bu dört kadını konuşuyor: Hadise, Ebru Gündeş, Feyza Altun ve ...
14/01/2026

İranlı bir adam ve üç kadın: Tesadüf mü?
Türkiye üç gündür bu dört kadını konuşuyor: Hadise, Ebru Gündeş, Feyza Altun ve Gülben Ergen… Hem de magazin haberleri üzerinden değil, yanı başımızdaki İran’da cereyan eden sokak olaylarından dolayı gündemdeler. Politik, hatta jeopolitik bir zeminde buluşan bu isimlerin, sanki görünmez bir merkezden işaret fişeği atılmışçasına, aynı gün, aynı saatlerde ve benzer ifadelerle “İran sokaklarına” müdahil olmaları ister istemez gündem oldu.

“İRANCI” DEĞİL, “İŞGALCİ”

Bu arada bir dostum, WhatsApp grubunda “Bunlar ne ara İrancı olmuşlar?” diye yazınca, hemen bir düzeltme yaptım. Bu durum, Türkiye’de hatırı sayılır bir kitle olan bildiğimiz “İrancılığın” tam tersi. “İrancı değil de ‘İşgalci’ diyebilirsin” dedim. Kavramın nereye gittiğini anlayınca o da yazışmalarını düzeltti. Çünkü burada savunulan İran Rejimi değil, İran halkı üzerinden yürütülen bir müdahale diliydi.
Konu küresel siyaset ama ben sizi önce hafızaya, daha doğrusu magazinle örtülmüş politik bir dehlize götürmek istiyorum. İsmini herkesin bildiği ama bugün bu tabloda cismi görünmeyen bir “adam” üzerinden…
Bir avukat, iki popüler şarkıcı ve bir başka ünlü isim… Hayat tarzları, siyasi söylemleri ve kamuoyundaki konumları bilinen bu isimlerin, İran başlığı altında yan yana düşmesi, ilk bakışta ünlülerin ajanslar eliyle “duyar kasmaları” olarak okunabilir. Fakat biraz geriye gidince tablo değişiyor. Şaşkınlığın yerini tuhaf bir farkındalık alıyor.

ROL MODELDİ, BİRİLERİNİ ŞAŞIRTTI

Çünkü bu dört isimden üçü için, “İran” yeni bir başlık değil. Ama içlerinden biri var ki tartışmayı başka bir seviyeye taşıdı: Feyza Altun. Ana dili gibi Farsça konuşması herkesi şoke etti. Geçmiş yıllarda CHP’de kadın örgütünün başına geçmek için aday olan, akabinde “trans çocuklar vardır” diyerek LGBT sözcülüğünü üstlenen ve son olarak tartışılan ünlülerden Dilan Polat’la yakın arkadaşlığı gündem olan Altun, bir zamanlar “Cumhuriyet kadını” rol modeliydi. Birkaç gündür ise Amerika ve İsrail’in desteklediği İran’daki sokak olaylarına Türkiye’den taraftar toplamaya çalışmasıyla konuşuluyor.
Kemalist çevreler şaşkın. Ama asıl bakmamız gereken yer, geçmişin renkli sayfaları…

ZARRAB DOSYASININ MAGAZİN FİGÜRLERİ

Türkiye kamuoyu, yıllar önce Reza Zarrab ismi etrafında dönen bir dosyayla sarsılmıştı. O dosya sadece bir yolsuzluk ya da magazin meselesi değildi. İran’a uygulanan ambargolar, ABD yargısı ve Türkiye’nin ekonomik olarak hedef alınması gibi çok katmanlı bir operasyondu.
O dönemde Hadise ve Ebru Gündeş, bu dosyanın magazin cephesinde anıldı. Zarrab’ın o yıllardaki eşi Ebru Gündeş dosyanın “mağdur yüzü” haline gelirken, Hadise ile Zarrab arasındaki yasak ilişki iddiaları ve deşifre edilen mesajlar ortalığa saçıldı. Taraflar mahkemelik oldu. İlginçtir, o kaotik süreçte Hadise’nin avukatı Feyza Altun idi.
Çok garip bir denklem değil mi? Dün ABD yargısının Türkiye’yi sıkıştırmak için kullandığı davanın magazin figürleri, bugün ABD siyasetinin İran’ı karıştırmak için kullandığı sosyal medya aparatlarına dönüşmüş durumda. Rıza Zarrab ise Amerika’nın itirafçısı olarak sahneden çekildi.

ALTUN MU SAHAYA SÜRDÜ?

Gülben Ergen’i bu denkleme direkt sokamayız belki ama onun da sıkı bir Feyza Altun “fanı” olması, aslında İran sokaklarını ateşleme girişiminin “sosyal bulaşıcılık” etkisini gösteriyor. Ergen’in, 8 Kasım 2023’te X’te paylaştığı; “Feyza Altun bugün ne yazmış diye bir durum sizde de var mı?” sorusu, zihin dünyasının kimlerden beslendiğini gösteriyor. Birileri “fikri” üretiyor, diğerleri ise sorgusuz sualsiz “uygulayıcısı” oluyor demek ki.
Peki şu soru fazla mı iddialı: Farsça konuşarak Türkiye’deki İranlılara seslenen Feyza Altun, aynı zamanda bağlantılı olduğu ünlü isimleri de “sahaya” sürmüş olabilir mi?

GAZZE’DE SUSKUNLUK, İRAN’DA ÇIĞIRTKANLIK

Tam burada durup düşünmek gerekiyor. Uluslararası bir meselede kamuoyu oluşturma gücüne sahip olduklarını düşünen aktörlerin Gazze’de neden sustuğu, Yemen’i neden hiç görmediği ve Suriye’yi yıllarca neden duymadığıdır. Bugün İran’da kimlerin ekmeğine yağ sürüldüğünü sorgulamak, Türkiye’nin sosyal medya kırılganlığı üzerinden ne tür tehditlerle karşı karşıya olduğunu anlamak demektir.

“SOKAKTA KURŞUN YEDİRECEKLER”

Bu “tesadüfün” arka planını ve İran sokaklarında kurgulanan büyük kaosu, Hafıza’nın bu haftaki 107. bölümünde İbrahim Ufuk Kaynak ve İran uzmanı Muhammed Berdibek ile enine boyuna konuştuk. Mesele sadece sokağa dökülen halkın haklı ekonomik talepleri değil. Bu talepleri önüne katarak
İran’ı parçalamak isteyen “işgalci” zihniyetin dört bir koldan devreye girmesini göz ardı edemeyiz. İbrahim Hoca’nın “Açlıkla terbiye edilen insanlara sonunda kurşun yedirecekler” tespiti ile Muhammed Berdibek’in iyi niyetli protestoların içine sızan “kundakçı” ellere dair analizleri çok mühimdi.

TESADÜF MÜ “SERİNİN” DEVAMI MI?

Bugün sosyal medyada özgürlük paylaşımları yapan ünlülerin, bir anda nasıl emperyalist bir korodan ses verdiklerini gördük ve bunu etraflıca konuşmamız gerekiyor. Emperyalizm ülkelere artık tankla tüfekle gelmiyor. Sanatçıyla geliyor, hukuk diliyle geliyor, sivil toplum örgütleriyle geliyor, sosyal medyadan geliyor.
Şu da var: Aynı isimler farklı dönemlerde, alakasız görünen ama coğrafi bağlantılarla olarak yeniden sahneye çıkarılıyor. Bu yüzden, geçmişteki o magazin fotoğrafını yeniden açmak ve daha bir dikkatle bakmak şart. Gözden kaçan, satır aralarında kalan, polemiklerle öğütülüp yok edilmek istenen “bir şeyler” olsa gerek.
“Tesadüf” diyenler olabilir. Oysa Venezuela’daki hibrit darbe, emperyalizmin rastlantıyla değil; planla, tekrar ederek ve herkesi şaşırtarak sonuç aldığını bir kez daha gösterdi. Tüm bu sebeplerle İran’daki süreci takip ederken çok yönlü bakmak zorundayız.

Bugün Üsküdar’daydım. Bir boykot markasının “açılamamasının” 100. günü için. Dile kolay, 100 gün… Sabrın, iradenin ve “a...
13/01/2026

Bugün Üsküdar’daydım. Bir boykot markasının “açılamamasının” 100. günü için. Dile kolay, 100 gün… Sabrın, iradenin ve “alışmayacağız” deme kararlılığının sayısı. Gazze, yıllardır direnirken lafı olmaz elbette.

Lakin bir mahalleli “bizim elimizden gelen budur” diyerek; -bir dükkânın kapısında da olsa- evlerinde oturmayıp vicdan nöbeti tutuyor. Mücadeleleri, 100 gündür açılamayan McDonald’s’ı çoktan aştı.

Gazze açken, Gazze soğuktan kırılırken biz normal hayatımıza devam edebilir miydik?

Bahçelievler Mahallesi bu soruya 100 gündür “hayır” yanıtını veriyor. Bir mahalle, bir halk, cami cemaati, hanımefendiler, delikanlılar, genç kızlar, 100 gündür Gazze direnişinde boy atan çocuklar…

Siyaset yok. Fon yok. PR ajansları yok. Satın alınmış bir itibar gösterisi yok. Orada, Gazze’ye komşu bir halk var.

İkinci gidişimdi. Sumud dönüşü 20. günde gitmiştim. Hava sıcaktı. Herkes zaten dışarlardaydı. Ancak bugün, Bahçelievler mahallesi, sıfır derecede ve en az bin 500 kişiyle boykot cephesine dönüşmüştü.

Haklarını helal etsinler, yeterli desteği veremedik.
Bugün şunu gördüm: Boykot bir öfke değil, ahlaki bir duruşa dönmüştü.

Bahçelievler Mahallesi susmadı. Alışmadı. Unutmadı ve sınırlarını aştı…

Bugün o nöbet, bir dükkânın kapısında değil artık.
Kahramanmaraş’ta, Balıkesir’de, Başakşehir’de, Arnavutköy’de ve daha birçok şehirde, ilçede aynı kararlılıkla tutuluyor.

Bu yüzden mesele bir markanın açılıp açılmaması değil artık. Mesele, bu ülkenin soykırım destekçilerine meydan okuyan, “hayır” diyebilip diyememesinde.

Bahçelievler bu soruya çoktan cevap verdi. 100 gündür. Belli ki, bu ses daha yeni duyulmaya başladı.

Geçtiğimiz hafta hem köşe yazımda hem de Instagram’da, “Cuma saati: Gizli yasağın dersleri” başlıklı bir yazı kaleme alm...
13/01/2026

Geçtiğimiz hafta hem köşe yazımda hem de Instagram’da, “Cuma saati: Gizli yasağın dersleri” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Bazı üniversitelerde ders programlarının Cuma namazı saatine denk getirilmesinin, gençlerimizi sessiz bir tercihe zorladığını; “ders mi, namaz mı?” ikilemi üzerinden fiilî bir yasak ürettiğini anlatmıştım.

Yazı maksadına ulaştı. Sesimiz Ankara’dan duyuldu.

Beklendiği gibi Yükseköğretim Kurulu, meseleye kayıtsız kalmadı ve üniversite rektörlüklerine son derece net bir yazı gönderdi. Cuma namazı saatleriyle çakışan mesai, ders ve sınav programlarında; hem akademik ve idari personel hem de öğrenciler için gerekli kolaylıkların sağlanması yönünde açık talimat verildi.

Sorunu görmezden gelmek yerine, inanç hürriyetini teminat altına alan bu hızlı ve kararlı refleks için YÖK Başkanı Prof. Dr. Erol Özvar Hocamıza çok teşekkür ediyorum. Üniversitelerimizin üzerinden kıyıda köşede kalmış “yasağın” gölgesi kalktı şükürler olsun.

Neler konuşacağız acaba? altaycemmeric23.10
12/01/2026

Neler konuşacağız acaba? altaycemmeric23.10

Bizim için İstanbul’dan sonra Bursa gelir. “Neye göre?” derseniz; manevi iklimi elbette. Trafiği aratmıyor olsa da Bursa...
11/01/2026

Bizim için İstanbul’dan sonra Bursa gelir. “Neye göre?” derseniz; manevi iklimi elbette. Trafiği aratmıyor olsa da Bursa’nın “sakin telaşesi” şehri fazlasıyla hissettiriyor.

Birlik Vakfı davet etti. Cuma akşamı yapılacak program öncesinde Nuriye Hanım, Akif Emre Kültür Merkezi’nde genç hanımefendilere Akif Emre ağabeyi anlattı. Ben de bu sırada Sumud Filosu’ndan yarenimiz, kaptanımız Hüsamettin ağabeyle buluştum. Yeşil Camii’ye çıktık. Nasıl da özlemişiz… İki koca adam, çocuklar gibiydik.

Akşam, Ulu Camii’de namaz, çarşıdan birkaç parça hediye derken vakit geldi.

Dostlarla yenilen yemeğin ardından Birlik Vakfı’na geçtik. Koca salon tıklım tıklımdı. Uzun zamandır böyle bir sohbet ortamında bulunmamıştım. Buradan ifade etmek isterim; Bursa’nın “insan bakiyesi” kendini hemen gösteriyor. Anadolu’nun mayası bu şehirde çalınmaya devam ediyor.
Soykırım medyasını, İsrail’in enformasyon ortaklarını konuştuk. Yağmur gibi yağan sorularla sohbet uzadıkça uzadı. Ben denizden, Nuriye Hanım karadan gözlemlerle Sumud’u anlattık.

Program bitse de muhabbet ayaküstü devam etti. Mudanya’dan gelen aile dostlarımızla ancak gece 11’de buluşabildik.

Ertesi gün ise öğleden sonra birkaç saatlik yoğunlukla bereketlendi.

İkindiye doğru Üftade Hazretleri’nin türbesindeydik. Hem namaz kıldık hem de ziyarette bulunduk. Namazdayken arkadan bir el dokundu omuzuma, döndüm, benden yaşça büyük kır saçlı bir ağabey, gözlerimizle selamlaştık. “Allah kalemine güç versin” dedi. Amin, amin…

Tablacı amcadan çiğ kestane alırken, önce sağ taraftan bir selam geldi, ardından kucaklaşmaya şahit oldum. Nuriye Hanım, farklı şehirden gelen hac arkadaşıyla Üftade’nin dizi dibinde karşılaşmıştı. İnsan, insanı “yolunda” görürmüş…

Akşam yedide İstanbul’daki toplantıda olmam gerekiyordu ama Bursa’daki o devasa kitapçıya uğramadan edemezdik. Aklımda üç kitap vardı; içeri girince listeler şaştı, Nuriye Hanım’ın aldıklarıyla on beş kitapla çıktık. Kampanya varmış, beşi hediye oldu.

Bursa işte tam da böyle bir şehir. İnsanı planından, vaktinden, hatta acelelerinden vazgeçirebiliyor. Hesapla geliyorsun, bereketle dönüyorsun. Kimi zaman bir sohbetle, kimi zaman bir selamla, kimi zaman da kitap yığınıyla…

Sosyal medya, özellikle de X (Twitter), kuralsız bir ‘deliler koğuşuna’ dönüştü. İtibar suikastlarının artık bir ‘borsas...
09/01/2026

Sosyal medya, özellikle de X (Twitter), kuralsız bir ‘deliler koğuşuna’ dönüştü.

İtibar suikastlarının artık bir ‘borsası’ var. Parayı veren, istediği kişiyi linç ettiriyor. Bu ‘linç endüstrisi’, şimdilerde bağımsız içerik üreticisi Altay Cem Meriç’i hedef tahtasına oturttu. Bir kesim cımbızlanan sözler üzerinden itikadi sorgulama yaparken, diğer kesim konferans telifleri üzerinde “din tüccarı” yaftası yapıştırıyor.

Altay Cem Meriç, arkasında herhangi bir cemaat, tarikat veya fon desteği olmayan, kendi imkanlarıyla mücadele eden genç bir entelektüel. Bilhassa ateizm çıkmazında bocalayan gençlere “ilaç” gibi gelen içerikler üretiyor.

Ancak bizim mahallenin yüzleşemediği acı bir gerçekle karşı karşıya bırakılıyor: “Neden bedava yapmıyorsun?”

Burada ıskalanan büyük bir körlük var. “Allah rızası” sözü, insanların emeğini sömürmek için bir “bedava iş yaptırma” aparatına dönüştürüldü. “Allah razı olsun” duası bir ödeme yöntemi değildir. Kaliteli iş, maliyet demektir.

Seküler medya ve küresel platformlar, kendi yazarlarını, fenomenlerini devasa bütçelerle fonlarken, okunmayan kitaplarını “yok satmış” gibi gösterip prestij sağlarken, birileri cephemizdeki savaşçının mermisini “pahalı” bulup önünü kesmeye çalışıyor.

Müslüman yazar hakkı olan telifi isteyince “tüccar”, seküler yazar fonlanınca “başarılı” oluyor.

Asıl tehlike ve yaklaşmakta olan felaket şudur: Kendi mahallesinden destek göremeyen, emeğinin karşılığını alamayan yetenekli Müslüman gençler “yokluğa” mahkum ediliyor. Sonuç? Çaresizce seküler ajansların kucağına itiliyorlar. O ajanslar “gel seni parlatacağız” diyerek o gençleri alıyor ve dönüştürüyor. Başörtülü girip, altı ay sonra masasında içki kadehleriyle poz veren fenomenlerin hikâyesi tam da budur. Gidenin arkasından “vah vah bozuldu” diyen ağabeyler, o genci o masaya oturmaya mecbur bırakanın kendi “cimrilikleri” olduğunu görmek zorundalar.

Altay Cem Meriç’in isyanı şahsı için değil, bu camianın geleceği içindir. Kendi medyasını, yazarını, içerik üreticisini fonlamayanlar, çocuklarının zihinlerini başkalarına emanet ederler. Bu ‘bağımsız’ seslerin soluğu kesilirse, meydan çocuklarınızı dönüştürmek için sırada bekleyen o ajanslara kalacak.

Enstitü Sosyal’in “Türkiye’de Dijital Kumar” raporunun en can sıkan yüzü, istatistiklerde değil sahadan gelen “okumuş in...
07/01/2026

Enstitü Sosyal’in “Türkiye’de Dijital Kumar” raporunun en can sıkan yüzü, istatistiklerde değil sahadan gelen “okumuş insan” hikayelerinde saklıydı.

Araştırmacı Nursen Tekgöz’ün anlattığı bir örnek, meselenin boyutunu yüzümüze çarptı: 32 yaşında, iyi eğitimli, kariyer sahibi “beyaz yakalı” bir kadın… Sanal kumar bataklığından çıkabilmek için tefecinin kapısını çalıyor ve 100 gram altın karşılığında tam 400 gram borçlanıyor!

Neden mi? Çünkü o ekranın karşısında algılar bozuluyor, emek ve alın teriyle kazanılan para, sadece birer “sanal rakama” dönüşüyor. Bu bataklığa düşenlerin yüzde 99’u bir şekilde şiddet sarmalına maruz kalıyor. Anlayacağınız sanal kumar sadece cüzdanı değil, insan onurunu, can güvenliğini ve geleceği tefecilerin inisiyatifine terk ettiriyor.

Peki bu yangını söndürmek için ne yapmalı?

Bu çalışmaya emek veren hocalara açıkça sordum:
“Yetkiniz olsa, yarın sabah acil eylem planı olarak nereden başlardınız?”
Bir hocamız “Sanal bahis reklamlarını yasaklardım” dedi. Bana kalırsa, bu bataklığı kurutana dek gerekirse internetin fişini çekmek lazım.
Neden mi? Çünkü sanal kumarı; başta Google olmak üzere sosyal medya platformları besliyor. Bu mecralar üzerinden önümüze düşen o “masum” oyun reklamları, grafikli tanıtımlar ve yapay zeka araçları, gençleri adım adım tuzağa çekiyor.

Bu yüzden ilk etapta o reklamların kökünü kazımak şart.

Sakın “yapılamaz” denmesin. Android ve iOS marketlerindeki basit şeker patlatma oyunlarının reklam trafiği yönetilebiliyorsa, çocukların oyun aralarında çıkan kumar reklamlarına geçit vermemek de pekâlâ mümkündür. Ama mesele sadece teknik değil, mesele biraz da cesaret.

Sanal kumara cephe almak da kolay değil, biliyorum. Bu devasa rant çarkına çomak sokmak cesaret ister.
Lakin Enstitü Sosyal’in raporu ortada. Okuyup da bir kenara bırakan, görmezden gelen, kulaklarını tıkayan tüm yetkili merciler; sanal kumar belasının, sönen ocakların ve zehirlenen gençliğin vebaline ortaktır artık.

Yangın var yangın!

Bu ateşi sadece “kullanıcı” olanlar değil, hepimiz söndürmek zorundayız. İster insani bir vazife olarak görün, ister alevlerin evinize sıçramasını önlemek için bir tedbir... Ama hemen, bir şeyler yapmak zorundayız.

Keşfette önünüze bir video düşüyor. Ses tonu “bilindik” ama “tanıdık” değil. Güvenli, heyecanlı, kontrollü...İlk cümle ş...
06/01/2026

Keşfette önünüze bir video düşüyor. Ses tonu “bilindik” ama “tanıdık” değil. Güvenli, heyecanlı, kontrollü...

İlk cümle şöyle gelir:
“Daha önce böyle bir yere gittiniz mi bilmiyorum…”

Bilmiyoruz! Ama birazdan ne diyeceğini adımız gibi biliyoruz. Çünkü bu bir deneyimin anlatısı değil, “sosyal medya pazarlamasına giriş” dersinin ezber replikleri:

-“Herkesin merak ettiği o yer…”
- “Daha önce yemediğiniz lezzet…”
- “Siz bilmem ama ben müdavimi oldum…”

Aslında farklı olan tek şey, videonun çekildiği “dekor”. Geri kalan her şey kopya. İçeriğin altına ise aynı PR şebekesinin, sahte; övücü, onaylayıcı yorumları dizilmiş oluyor çoktan.

Şunu soralım: Eğer herkes oradaysa, herkes merak ediyorsa, herkes müdavimiyse… Sen niye hâlâ, sanki bir sır veriyormuş gibi anlatıyorsun?

Cevap basit: Toplumdaki “herkes gidiyorsa ben de gideyim” dürtüsü, pazarlamanın en büyük sermayesi oldu.

İroni şu ki, bu dil en çok da övdüğü yerleri öldürüyor. Çünkü samimiyet otomatiğe bağlanınca, övgü sıradanlaşıyor. Her şey “efsane” olunca, hiçbir şeyin kıymeti kalmıyor.

Unutmayalım: Gerçekten etkilenen biri, “Buraya gelmeden önce çok merak ediyordum” demez.
Gerçekten etkilenen biri bazen durur, bazen bekler, bazen de “Bunu anlatamayacağım, bana özel kalsın” der.

Dikkat ettiniz mi? Artık sadece şunu izliyoruz:
İnsan sesiyle konuşan ama insan gibi hissettirmeyen videolar.

İşin daha vahim tarafı, bu “etkileşim” rüzgarına kapılanlarda hazin bir tükeniş var. Kendilerini geliştirmek bir yana, her “ısmarlama” övgüde, her kopyala-yapıştır içerikte biraz daha sıradanlaşıyorlar. Yüzler değişiyor ama ruhsuzluk kalıyor.

Asıl yanılgı ise markalar cephesinde... Farkında değiller ama kiraladıkları bu yapay ağızlar, aslında itibarlarından çalıyor. Tüketici artık “parayla konuşturulmuş” bir övgüyü yüz metreden tanıyor. Markalar, bu dile teslim oldukça kendi duruşlarına ihanet ediyor.

Ortaya çıkan görüntü çok net: Kalitesizliği parayla pazarlamaya çalışıyorlar.

Haliyle ne mekânın bir hikâyesi kalıyor, ne ürünün işe yaraması ne de pazarlamacanın bir samimiyeti.
Şu eleştiriyi de kendimize yapalım: Gerçekten bir yere mi gidiyoruz, yoksa sadece başkalarının gittiği yere ait olma hissini mi satın alıyoruz?

Samsun dönüşü kaleme aldığım yazıma gelen dönüşler şunu gösterdi: Toplum olarak köklerimize, kültürümüze ve insana değer...
04/01/2026

Samsun dönüşü kaleme aldığım yazıma gelen dönüşler şunu gösterdi: Toplum olarak köklerimize, kültürümüze ve insana değer veren, “bizim” diyebileceğimiz nitelikli işlere ne kadar hasret kalmışız…

Tütün zehrinden ilmin şifasına uzanan, ciğerleri solduran depolardan bir kampüse dönüşen hikâye, aslında hepimizin özlemini duyduğu tablo.

Oysa, olan şu: Yorulduk. Anlamsızlıktan bitap düştük. Gerçeklik anlamını kaybetti, hakikatin izi silindi. Samimiyeti bir dizide, film sahnesinde, kurgudan öteye geçmeyen sosyal medya paylaşımlarında arıyoruz.

Buluyor muyuz peki? Asla! Aksine her sahnede biraz daha kayboluyoruz.

O nedenle; yaşanmış, yaşayan, yaşatan hikayelerin içine sığınmak istiyoruz. İnsana ve mekana dokunan, kültüre, geçmişe temas eden, geleceğe uzanan köprüler arıyoruz.

Ya da daha çok, önümüze çıkmasını mı bekliyoruz?

Samsun Üniversitesi Ballıca Kampüsü’nde, Fahrettin Ulusoy Camii’nde gördüğüm “Tefekkür Penceresi” tam da bu arayışın karşılığı gibiydi. Mihrabın hemen yanındaki panoramik cam, yalnızca dışarıdaki tabiatı içeriye davet etmiyor, insanın içiyle içlenmesinin önündeki perdeyi de aralıyor. Bakmayı değil görmeyi öğretiyor. Kendisini, isteklerini, egosunu değil, tefekkürü merkeze almayı ihtar ediyor.

Bizler, büyük şehirlerde yaşayan, göğü delen binaların gölgesinde, cetvelle çizilmiş simetrik peyzajların arasında dolaşan insanlarız artık.

Hiç düşündünüz mü; neye bakıp, hangi sebepler üzerinden tefekkür edeceğiz? Kainata dair görebileceğimiz ve Yaradan’ın kudretiyle hemhal olabileceğimiz o “aralığı” bina yığınları arasında bulabilecek miyiz?

Betonla yükselen şehirler kurduk ama ruhlara dokunacak boşlukları ihmal ettik değil mi?
Gürültüyü çoğalttık, sükûtu unuttuk. Hızı maharet, durmayı ayıp saydık.

Oysa tefekkür, biraz durmayı, biraz susmayı, biraz da geri çekilip bakabilmeyi gerektirir.

Bu “Tefekkür Penceresi”, mimariyle ahlakın, mekânla mananın, estetikle hikmetin birbirinden kopmadığı o büyük iddiayı sessizce dile getiriyordu.

Samsun’da yükselen hikâye bir istisna değil, olması gerekenin güçlü bir hatırlatıcısı aslında.
İhmal edilmiş bir medeniyet dilinin yeniden konuşulmaya başlaması aynı zamanda.

Sizler de görün, duyun istedim…

Görüntüleri izleyip, “nasıl olur?” diyoruz. Bir ülke durup dururken işgal ediliyor. Siviller, bombardıman sabahına uyanı...
03/01/2026

Görüntüleri izleyip, “nasıl olur?” diyoruz. Bir ülke durup dururken işgal ediliyor. Siviller, bombardıman sabahına uyanıyor.

Venezuela, uzun yıllardır Amerikan yaptırımlarının kıskacında, ekonomik olarak nefessiz bırakılmıştı.

Ancak Caracas yönetimi, kuşatmaya rağmen Çin ve Rusya üzerinden petrol kartını ustaca oynayarak ayakta kalmayı başardı.

Bu arada Maduro, Amerikan prensi Guaido öncülüğündeki darbe girişimlerini, Venezuela halkını arkasına alarak püskürttü.

Görünen o ki, bu “hayatta kalma” becerisi, işgal saldırılarının asıl tetikleyicisi oldu.

Ancak bu işgal, hafızalarımızdaki 2003 Irak işgalinden farklı. ABD, 1989’daki Panama işgalinde olduğu gibi, “lideri indir, iktidarı dağıt” planını işletiyor.

Şehirlerdeki panik, kaos ve belirsizlik… Tüm bunlar tek bir stratejiye işaret ediyor: “Başı kes, gövdeyi dağıt.”

İşgalci Amerika, hem operasyon maliyetini düşürmeyi hem de uluslararası kamuoyundan gelecek tepkileri minimize etmeyi hedefliyor.

“Hikâye” ise ezberden. Amerika Devleti ve Başkanı Trump, bir ülkenin işgalini yine “demokrasi, insan hakları ve özgürlük” kelimeleriyle süsleyecek.

Oysa perdenin arkasındaki gerçekleri artık çocuklar bile biliyor…

Petrol: Devlet kontrolündeki petrol üretiminin Amerikan sermayesine entegre edilecek.

Jeopolitik: Amerika, “arka bahçesi” saydığı Latin Amerika’daki Çin ve Rusya etkisini zayıflatacak.

İbret: Bağımsızlık fikrinin Latin Amerika’da yeniden vücut bulması engellenecek.

Böyle bir tabloda Maduro’nun şahsının önemi kalmıyor. Anlaşıp, “teslim” olmuş olabilir.

Ancak bir devlet başkanı, kendi ülkesinde yakalanıp zorla başka bir ülkeye götürülüyorsa, uluslararası hukukun varlığından söz etmek için akılların Trump’ınki kadar kaçmış olması gerek.

Bu işgal, Birleşmiş Milletler yapısının -Gazze’den sonra- altından kalkamayacağı bir başka yıkım anlamına da geliyor.

Caracas’ta yaşananlar, yarın başka başkentlerde benzer senaryoların kapısını aralayacak.

İran’a iyi bakın!
İçeriden yıkma girişimleri başladı bile.

Venezuela’nın işgali, sadece bir rejim değişikliği değil: anti-emperyalist ülkelerin nasıl laboratuvara dönüştürüldüğünün canlı bir uygulaması aynı zamanda.

Evet…
Bağımsız kalmanın bedeli ağırdır.
Çok ağır değil mi?

Address

Topkapı

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Ersin Çelik posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Share

Hoş geldiniz.

Merhaba ben Ersin Çelik. Gazeteciyim. Sayfamda habercilik dışında vloglar yayınlıyorum. Kamplara, doğa gezilerine, sosyal sorumluluk projelerine ve kitap okuma etkinliklerine katılıyorum. Benim için hem öğretici hem de eğlenceli olan anları kaydediyorum. Beni Twitter ile Instagram’dan takip edebilir ve YouTube kanalıma abone olabilirsiniz.