Ersin Çelik

Ersin Çelik Gazeteci Merhaba ben Ersin Çelik. Gazeteciyim. Burada habercilik dışında vloglar yayınlıyorum. Benim için hem öğretici hem de eğlenceli olan anları kaydediyorum.

Kamplara, doğa gezilerine, sosyal sorumluluk projelerine ve kitap okuma etkinliklerine katılıyorum.

Geçen yıl ağustos ayının son pazar günüydü. Sumud Filosu’na katılmak için İtalya’nın Sicilya Adası’na doğru yola çıktık....
30/08/2026

Geçen yıl ağustos ayının son pazar günüydü. Sumud Filosu’na katılmak için İtalya’nın Sicilya Adası’na doğru yola çıktık. Fotoğraflar o ilk günden. Birbirini çok az tanıyan, hatta bazılarımızın ilk kez karşılaştığı insanlardık. Ama aynı duygularla yola çıkmıştık: Gazze’ye gidecektik. Askerlik yapanlar bilir, ilk günden kırk yıllık ahbap gibi davranır gençler. Biz de daha ilk saatlerde birbirimizin hayatlarına ortak olduk. Bu arada eşlerimiz de arkadaş oldu. Çocuklarımızın yeni amcaları, halalarıydık. Bu bağı Gazze ördü, ilmek ilmek işledi.

Ümmetin evlatlarına, Gazzeli çocuklara gidiyorduk…

Sicilya’nın bir kasabasında ev tuttuk, günlerce eğitim aldık, hazırlıklar yaptık. Fakat henüz önümüzde ne olduğunu bilmiyorduk.
Gazze bizi, hayatımızın en çetin yolculuklarından birine hazırlıyordu.

Daha ilk günlerde kalabalıklaştık. Doktorlarımız; Haşmet, Halil ve Ergün abiler bizim eve geçti. Hüsamettin Abi’yi, Hakan’ı, Erol’u yemeklere aldık. Yatıya misafir ettik. Bazen salonda 15 kişi olduk. Aynı sofradan, aynı tabaktan yedik. Dikkatinizi çekerim: Tek bir gün, hatta tek bir an bile kimse kimsenin sınırını aşmadı. Kimse kimseyi incitmedi, işine karışmadı.

“Ne yiyeceğiz?” diye düşünmedik. Bunu yüksek sesle sormadık da. Gazze yolunda önümüzde ne varsa ona razıydık. Namazlarımızı cemaatle kıldık. Uzun tesbihatlar yaptık. Konuştuk, düşündük, stratejiler belirledik. Teknelere bineceğimiz sabahın gecesinde ise bambaşka bir hâl vardı. Uzun bir tesbihatın ve duanın ardından birbirimize sarıldık. Hüngür hüngür ağladık.

Aynı filoda ve Gazze yolunda olacaktık ama ayrı teknelerdeydik. Sanki yıllardır kaldığımız yurttan ayrılıyor gibiydik. Oysa 15 gün önce birçoğumuz tanışmıyorduk. İçtenlikle helalleştik.

Çünkü bir sonraki karşılaşmamızın ne zaman, nerede ve hangi şartlarda olacağını bilmiyorduk.
Nitekim o sabah ayrıldık ve Siyonistlerin hapishanesine kadar tam 22 gün teknelerimiz karşılaştıkça selamlaşabildik.

Tam bir yıl oldu. Gazze’ye gidemedik ama tekrar tekrar denedik. Tam bir yıldır zihnen ve kalben hep yoldayız. Kendi aramızda hep söylüyoruz, buradan da yazayım: Gazze biz bir gün geleceğiz.

İzleyenlerin neler hissettiğini tahmin ediyorum. Aktaracaklarım, yaşananları biraz daha anlamlandırmaya yönelik.15 Temmu...
16/08/2026

İzleyenlerin neler hissettiğini tahmin ediyorum. Aktaracaklarım, yaşananları biraz daha anlamlandırmaya yönelik.
15 Temmuz gecesinin bilinmeyenlerini ekrana taşıyan Asırlık Gece drama belgesel serisinin 9 ve 10’uncu bölümleri cuma günü yayımlandı. Anlatısı ve kurgusu olağanüstü olan yapıt, o karanlık gecenin bilinen ve bilinmeyen kahramanlarını anlatıyor.
İlk sekiz bölümün sonunda darbenin seyrini değiştiren kırılma anlarına henüz gelinmemişti. Son iki bölüm ise fotoğrafı netleştirdi: O gece doğal bir “inisiyatif zinciri” oluşmuştu. Cumhurbaşkanı Erdoğan iradesini ortaya koydu, halk direndi, medya yayınını sürdürdü, polis tavrını gösterdi. Fakat FETÖ’cüleri ele geçirdikleri karargâhlarda durduran asıl güç, TSK içindeki cesur komutanlar ve onlara güvenen askerlerdi.
Topkule Kışlası’nda Albay Davut Ala ile Albay Sait Ertürk, tankların emir komuta zinciri dışında çıkarıldığını fark edip bunun bir FETÖ kalkışması olduğunu teşhis ediyor. Kışlaya giderken yanlarına Özel Harekât Polisi Serdar Gökbayrak ve iki arkadaşı katılıyor. Güvensizlik öylesine büyük ki Gökbayrak bir ara “Siz FETÖ’cü müsünüz?” diyerek Ertürk’ün başına silah dayıyor. Aynı safta olduklarını ancak silahlar çekilince anlıyorlar.
Kışlada, koltukları sökülmüş bir helikopterle karşılaşıyorlar. İçindeki askerleri yanlarına çekip tankın namlusunu helikoptere doğrultarak kalkışı engelliyorlar.
Ardından çapraz ateş başlıyor. Sait Ertürk ve Serdar Gökbayrak şehit düşüyor. Ertürk’ün şehadet anı ile yanı başına düşen Gökbayrak’ın son sözleri, adeta 16 Temmuz Türkiye’sini müjdeliyor. O sahneyi tekrar tekrar izlemek de bir vazife.
Davut Ala ise bacağından, sırtından, kolundan ve ciğerinden toplam yedi kurşunla vuruluyor. Tetiği çeken parmağının koptuğunu anlamıyor. Buna rağmen helikopterin kalkmasını önlemek için sürünmeye devam ediyor.
Gözlerini 19 Temmuz’da açar ve artık kahraman bir gazidir.
Davut Komutan’ı izlerken, “Yaşayan Ömer Halisdemir” dedim.
Sait Ertürk, Serdar Gökbayrak ve silah arkadaşları o kışlada canlarını vererek bize bir vatan bıraktı. Davut Ala ise yedi kurşuna direnip o gecenin tanıklığını taşımakla şereflendirildi.
Haklarını asla ödeyemeyeceğimiz ne kahramanlar var, değil mi?

Kime sorsam, “Bugüne dek 15 Temmuz hakkında yapılmış en iyi iş” diyor. TRT’nin 15 bölümlük drama belgesel serisi Asırlık...
03/08/2026

Kime sorsam, “Bugüne dek 15 Temmuz hakkında yapılmış en iyi iş” diyor. TRT’nin 15 bölümlük drama belgesel serisi Asırlık Gece’den söz ediyorum. Yedi bölümü yayımlanan yapımı, o geceye dair çok fazla bilgiye sahip olmama rağmen ağzım açık, zaman zaman yüreğim sıkışarak izliyorum.
Yayımlanan bölümler YouTube’da 10 milyondan fazla izlendi. Tabii’de platform ortalamasının beş-altı katına ulaştı.
Doç. Dr. Hüseyin Aydın’ın aynı adlı kitabına dayanan ‘Asırlık Gece’, itiraflar, kamera kayıtları ve tanıklıklarla bilinmeyenleri gün yüzüne çıkarıyor.
En çarpıcı örneklerden biri, Gölbaşı’nda 43 özel harekât polisini şehit eden eski pilot yüzbaşı Uğur Uzunoğlu. Bir polisin oğlu olan Uzunoğlu’nun, örgütün yönlendirmesiyle askerî liseye girdiğini öğreniyoruz. Babasının meslektaşlarının üzerine hiç tereddüt etmeden bomba bırakan bu darbeci, ses kayıtları ve uçuş tutanakları olmasına rağmen mahkemede saldırılara katılmadığını ve o gece “uyuduğu” yalanını söyledi.
O saldırıda şehit olanlardan biri, 29 yaşındaki özel harekât polisi Yakup Sürücü’ydü. İzinli olmasına rağmen, “Vatan meselesi, gitmem lazım” diyerek göreve koşmuştu.
Annesini dinlerken düğümlenip kaldım. Evladından Erzurum şivesiyle şöyle söz ediyordu:
“Ele oğul, ele evlat yetiştirin ki gidende el beğene, kalanda da yel beğene…”

Bir anneye bu tarifsiz acıyı yaşatan FETÖ’cüler kimdir? Bu sorunun en net yanıtlarından biri Uğur Uzunoğlu’dur.
Dizideki bir başka sahnede, 2014 yılında genç bir adam, Pensilvanya’da Fetullah Gülen’i görebilmek için üç gündür bekliyor: “Gerekirse üç yıl daha beklerim…”

Döndükten sonra kendisine Gülen’in atleti veriliyor.

Sonraki sahnede, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a suikast için yola çıkan SAT komandoları beliriyor. Aralarındaki Mustafa Özel, Gülen’in kapısında bekleyen haşhaşinin ta kendisi.

Cumurbaşkanı Erdoğan’a suikast için yola çıkan komandonun, elebaşı Gülen’in kirli çamaşırını kokladığı o sahne, FETÖ’cülerin 15 Temmuz gecesi ne uğruna masum insanların canına kıydıklarının çarpıcı bir özeti adeta.

Asırlık Gece’yi değerli kılan şu iki can yakıcı soruya yanıt bulmasıdır:
Bir darbeci nasıl yetiştirilir?
İşledikleri suçlar ortaya dökülmüşken FETÖ’cüler neden pişman olmuyor?

"Medya Hiçbir Zaman Tarafsız Olmadı!""Medya dediğimiz canavar kaostan beslenir. Kaos yoksa etkileşim de yoktur."Sermaye ...
23/07/2026

"Medya Hiçbir Zaman Tarafsız Olmadı!"

"Medya dediğimiz canavar kaostan beslenir. Kaos yoksa etkileşim de yoktur."

Sermaye olmadan habercilik yapılabilir mi?

Yoksa hepimiz birer manipülasyon nesnesi miyiz?

Bu bölümde medya, gazetecilik, sosyal medya ve yapay zekâ ekseninde...

İskoç futbolunun efsane isimlerinden Bill Shankly'nin meşhur sözüyle başlayalım: "Bazı insanlar futbolu ölüm kalım mesel...
19/07/2026

İskoç futbolunun efsane isimlerinden Bill Shankly'nin meşhur sözüyle başlayalım: "Bazı insanlar futbolu ölüm kalım meselesi olarak görüyor. Sizi temin ederim ki futbol bundan çok daha, çok daha önemli bir şeydir."

Dünya Kupası finali de futbolun ötesine geçti. İnsanlığın sahadaki ölüm kalım meselesine dönüştürüldü. Neden mi? Tüm dünya nihayet sahadaki İsrail’i saniye saniye izledi. Arjantin, birçok futbolseverin gözünde, en büyük destekçisi İsrail’in uluslararası siyasette yıllardır temsil ettiği dokunulmazlığı, şımarıklığı ve saldırganlığı sahaya taşıdı.

Başka futbolcular yapsa en az dört kırmızı kartla cezalandırılacak hareketler karşısında Sloven hakem, sanki “gördüm ama görmezden gelmem gerekiyor” dercesine bir yönetim sergiledi. Tıpkı, Gazze’deki soykırımı izleyen Birleşmiş Milletler gözlemcileri gibi!

İspanyol futbolcular karşılarındaki dokunulmaz Arjantin’i yenip kupayı kazanırken futbolun kurallarını maç oynanırken değiştiren, futbolun BM’si FIFA’yı, turnuva da saha dışından müdahale eden Amerika’yı yendi aslında.
Bir tarafta Filistin konusunda açık tavır alan Lamine Yamal, İspanya halkı ve İsrail’in Gazze soykırımına karşı sesini yükselten siyasi irade vardı. Diğer tarafta ise Netanyahu’nun açık desteğini alan Messi ve arkadaşları ile fanatik bir İsrail yanlısı olan Arjantin yönetiminin gölgesi…

Bizleri futbola siyaset katmakla eleştirenler, FIFA’nın nasıl bir siyasi bataklığa bulaştığını görmezden geliyorlar.

Bir kez daha ifade ediyorum; İspanya, her türlü çirkefliğe rağmen korunan Arjantin’i, yani futbolun İsrail’ini eze eze saf dışı bıraktı.

Yamal ve arkadaşları başları dik şekilde kupayı kaldırırken, Messi ve arkadaşları ise dünyanın öfkesini üzerlerine çekerek evlerine dönüyorlar.

Mısır-Arjantin maçından sonra "Top yuvarlak değil" demiştim. Yine aynı kanaatteyim.

Top yine yuvarlak değildi!

Ama İspanyol futbolcular sabır, cesaret ve yetenekleriyle “o köşeli topu” kaleye soktular.

Hiçbir şey olmadıysa da Netanyahu yenildi. Ben-Gvir denilen alçak kahroldu. Siyonistler, Filistin halkını destekleyen bir halkın zaferini izleyecekler.

En azından bunun keyfini çıkaralım değil mi?

Depremin üzerinden elli gün geçmişti. Adıyaman’a davet edilmiştim. Esnafı yeniden ayağa kaldırmak için kurulan konteyner...
16/07/2026

Depremin üzerinden elli gün geçmişti. Adıyaman’a davet edilmiştim. Esnafı yeniden ayağa kaldırmak için kurulan konteyner çarşıdaydık. Ramazan’dı. İftarı bekliyordum. Bir çardağın altında tek başıma otururken pejmürde kıyafetli biri geldi,
“Nasılsın kardeşim, hoş geldin” dedi.

Saçı sakalı birbirine karışmıştı. Kıyafetleri toz içindeydi. Yorgunluğu yüzüne çökmüştü. Şehrin sorunlarını anlattı, ben de dinledim.

Yaklaşık on beş dakika sonra bir görevli geldi. Saygıyla karşısında durup, “Sayın Valim, talimatlarınızı yerine getirdim.” dedi.

Bir an donup kaldım.

Karşımda oturan kişi Kayseri Valisi Gökmen Çiçek’ti.

Gökmen Bey’i elbette tanıyordum. Fakat elli gündür deprem bölgesinde, gecesini gündüzüne katarak çalışan bir insan öylesine değişmişti ki tanıyamamıştım.

Mahcup oldum.

“Sayın Valim, kusura bakmayın, sizi tanıyamadım.” dedim.

Gülümsedi.

“Kardeşim, ne önemi var.” dedi.

Sonra da şu cümleyi kurdu: “Ben arada bir gidip geldim. Ama burada iki aydır evine uğramayan kaymakamlarımız var.”

Düşünün… Ramazan ayı. Bayram yaklaşıyor. Eşler, çocuklar evde bekliyor. Buna rağmen görev yerinden ayrılmayan insanlar vardı.

Ben, Ankara’daki ya da İstanbul’daki evine tam beş buçuk ay sonra dönebilen kaymakamlar biliyorum.

***

Bu hatıramı 15 Temmuz akşamı TVNET’teki Siyaseten programımızda anlattım. Sosyal medyada kesip paylaşmışlar, yüzlerce mesaj aldım. “Bunu mutlaka yazmalısın.” diyenler oldu. Aslında iki sene evvel köşemde kısaca kaleme almıştım.

Fakat bugün yeniden hatırlatmanın derin bir anlamı var.

Çünkü o günlerde sosyal medyaya “Devlet yok, AHBAP var” sloganını dolaşıma sokanlar hakimdi. Şimdi aynı çevreler, ortaya saçılan iddialar ve soruşturmalar karşısında kendilerini inkara başladılar.

Aylarca evine gidemeyen valiler, kaymakamlar, polisler, askerler, sağlık çalışanları, AFAD personeli, arama kurtarma ekipleri, gönüllüler… Haklarını asla ödemeyeceğiz.

Dönüp geriye baktığımızda, gecikmiş bir vefa borcumuz olduğunu görebiliriz.

Yaptıklarını “anlatmaya zamanı olmayan” kamu hiyerarşisi, devletin, “halka hizmetin reklamı olmaz” anlayışı… Bu kadarı da bu çağda “kusur” gibi.

Biz üzerimize düşeni yapalım en azından… Değil mi?

Hadi, 15 Temmuz gecesini tekrar anımsayalım. O gece evlerinizden çıkarken cüzdanlarınızı mı aradınız? Telefonlarınızı mı...
14/07/2026

Hadi, 15 Temmuz gecesini tekrar anımsayalım. O gece evlerinizden çıkarken cüzdanlarınızı mı aradınız? Telefonlarınızı mı? Yoksa anahtarları mı?
Elbette onları da aldınız yanınıza ama en çok ihtiyaç duyulan şey başkaydı.

Bunu birçok kişiye sordum. Milyonlarca insanın ilk refleksi aynıydı: Evin bir köşesinde katlı duran Türk bayrağını bulmak... O gece direnişin ilk hamlesi buydu. Kimi dolabın üst rafını karıştırdı, kimi sandığı açtı, kimi balkondaki bayrağı kapıp aşağı indi.

Ya da komşudan isteyenler oldu: “Şey… Sizde fazla bayrak var mı?”

Üzerinden 10 yıl geçti ama bunu hemen her yıl konuşuruz. Aldığım cevaplar neredeyse aynıydı: “Ben ilk olarak bayrak aradım.”
Hatta bazıları bugün bile mahcubiyetle anlatıyor: “O gece evde bayrak bulamadım. Kendime çok kızdım.”

Bu çok güçlü ve bu topraklara has bir toplumsal refleks aslında. Çünkü insanlar canlarını korumak için değil, vatanı korumak için sokağa çıktılar. Peki sokağa çıkınca kimin peşine takıldınız? Nereye koştunuz? Bayrakların havada süzülerek ilerlediği yerlere gittik değil mi?

Çünkü bayrak “Ben buradayım” demekti.

O nedenle Türk bayrağı bizde hiçbir zaman yalnızca devlet dairesine asılan bir kumaş olmadı. Şehitlerimiz tabutunu örttü. Gelinlerin çeyizine konuldu. Yeni doğan çocuğun odasına asıldı. Millî maçlarda forma oldu. Depremde enkaz başına dikildi. Bayramlarımızı ilan etti.

Ve o gece… Bayrak, artık “evdeki ve eldeki vatan” hâline gelmişti. Bu yüzden de 15 Temmuz’un en unutulmaz fotoğraflarında tanklardan çok bayrak vardır. Bayrak, gerektiğinde bu ülke için ayağa kalkmanın sessiz hazırlığıdır. Kırmızısıyla, beyazıyla “buradayım” diyen yoklama kağıdımızdır.

Esenler Belediye Başkanı Mehmet Tevfik Göksu öncülüğünde, esnafın vitrinlerine tek tek Türk bayrağı asıldığını görünce düşündüm bunları. Yerel yönetimlerin, o gece milyonların ilk uzandığı bayrağımızı sokaklarda görünür kılması, toplumsal hafızayı diri tutmak adına saatler sürecek konuşmalardan çok daha etkili bence. Çünkü sokağı bayrakla mayalamak, vatan nöbetinin hiçbir zaman bitmediğini esnafa, gence, çocuğa fısıldamak demektir.

Bir gün yine ihtiyaç olursa, ilk arayacağımız şey yine bayrağımız olacak değil mi?

13/07/2026

Yeni Haluk Levent kim olacak?

Belçika polisinin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın NATO Zirvesi’nde liderlere hediye ettiği tabancaya el koyması, sosyal medyad...
10/07/2026

Belçika polisinin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın NATO Zirvesi’nde liderlere hediye ettiği tabancaya el koyması, sosyal medyada “medeniyet ve hukuk” örneği diye sunuldu. Alkışlandı. Hatta “Paramızla dünyaya rezil olduk.” diyenler çıktı. İtibarımız yerle bir olmuşmuş.

Bu memlekette Batı’ya öykünme virüsü kapanların tutulduğu eziklik hastalığına bir türlü çare bulunamadı.

Elbette her devlet kendi kanununu uygular. Mesele bu değil.

Aynı Belçika’nın Kongo’da milyonlarca insanın kanıyla yazılmış sömürge tarihini unutursanız, sembolik bir hediyeye gösterilen hassasiyeti de “medeniyet” sanırsınız.

Aynı Belçika’nın, daha bir asır önce “insan bahçeleri” kurarak Kongo’dan getirilen Afrikalıları teller ve yapay köyler arkasında sergilediği utancı hatırlayın bari. Tabii okuma zahmeti gösterirseniz. (Bakınız: Barbar Modern Medeni / İbrahim Kalın)

Bu arada, Ruanda’da Hutu-Tutsi ayrımını körükleyen yine aynı Belçika, 1994 soykırımına giden yolun taşlarını döşediği “o ağır silahları” nerede muhafaza ediyor acaba?

Gerçek silahlarla Afrika’yı kan kırmızı kıtaya dönüştürenler, bugün vitrindeki sembolik bir tabanca üzerinden güvenlik ve şiddetsizlik gösterisi yapıyor. Birilerimiz de bunu bir güzel pazarlıyor.

Sahnelenen bu tiyatroya ancak tarih hafızası olmayanlar “etik” der veya izlerken “eziklik” hisseder.

Oysa, edebiyatta Çehov’a gönderme yapılan bir kural vardır: “Sahnede bir silah varsa, er ya da geç patlar.”

Konu, “nereden nereye geldi” demeyin. Belki de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın verdiği sembolik hediye, geçmişte ve bugün binlerce masumun kanına girenlere, soykırımlara ortak olanlara ya da sessiz kalanlara, insanlığın hesabının henüz kapanmadığını hatırlatan bir metafordu.

En iyisi biz, duyulacak sese kulak kesilelim….

Dün gece, Fransız hakemin Arjantin lehine yanlı tutumu bir yana maçı milyarlarca insanın ekranlarına getiren FIFA’nın re...
07/07/2026

Dün gece, Fransız hakemin Arjantin lehine yanlı tutumu bir yana maçı milyarlarca insanın ekranlarına getiren FIFA’nın rejisi de Mısır’ı itibarsızlaştırmaya çalışıyordu.

Hakem, sahada Mısırlı futbolcuları ince ince doğrarken, saha içi enstantanelerin gösterilmesinden, tribünlerdeki ambiyanslar ve gol sevinçlerinin yansıtılmasına kadar Arjantin’i psikolojik olarak ittiren, Messi’nin ayağına taş değmeden finale çıkmasının kurgusunu izledik.

Çünkü Mısır Milli Takım’ı özelde Filistin halkını, genelde ise Fas ile tüm Müslümanları temsilen sahadaydı. Bu ilerleyişe de başta İsrail, maç oynanırken kural değiştirme kudretini gösteren ABD Başkanı ve zayıflayan oyun anlayışlarıyla futbol endüstrisindeki payları küçülme sinyallerini veren Batılı ülkeler asla istemezdi.

Bu arada “Bana ne top benim, saha da dayımların, sizi oynatmıyorum” diyen mızıkçıları sadece; İran, Gana, Senegal, Mısır ve Fas gibi Müslüman ülkeler korkutmadı.

Topraklarıyla birlikte tüm yeteneklerini de sömürdükleri Afrika ülkeleri, elde kalan oyuncuları ile ambargo konulmak istenen turnuvaya ortak olma iradesini gösterdi.

Latin Amerika coğrafyasının imkansızlıkları içinden gelip Alman, Amerikan ve İngiliz’e kafa tutan “kavruk halkların” çocukları da sahadan “sahneye” çıkma iradesini gösterdi.

Bu arada Arjantin sadece Messi’nin çalımlarıyla ilerlemiyor. Tabii ki yetenekli oyuncuları var. Fakat son iki maçtır görüldü ki ittirilmeye muhtaçlar. Çünkü “içlerindeki İsrail” için de kazanmalılar.

Messi’nin 2013 yılında Ağlama Duvarı’nda dua etmesi kadar net bir pozisyona daha dikkatinizi çekerim. Arjantin’in mevcut yönetimi İsrail’e en güçlü destek veren ülkelerin başında. Cumhurbaşkanı Javier Milei göreve geldiğinden bu yana politik ataklarını Tel Aviv’den yapıyor. Kudüs ziyaretinde Yahudiliği benimsediğini açıkladı ve dış politikadaki hamleleri İsrail’e göre yapıyor.

Şimdi… Trump’ın telefonu ile FIFA, Amerikalı futbolcunun kırmızı kartını iptal etmeseydi, “siyasetle futbol ne alaka” iyimserliğini sergileyebilirdik.

O nedenle, Dünya Kupası’ndaki gölge İsrail’in, Gazze ruhlu futbolculara yenilmesi istenmedi.

Yani top artık yuvarlak değil. Öyle görünüyor. Ekranlar ise kayık! Sizce?

Address

Topkapı

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Ersin Çelik posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Shortcuts

Share