07/06/2026
Müritlerden biri, bir gün Hâce Alâeddin Attâr Hazretleri’ne yaklaşarak:
— Efendim, kalp nedir? Onun hakikati ve sıfatları hakkında ne düşünüyorsunuz? diye sordu.
Hâce Hazretleri büyük bir tevazu ile:
— Kalbin hakikatini tam olarak bildiğimi söyleyemem. Bu, derin ve ince bir meseledir, buyurdu.
Fakat mürit, cevabın peşini bırakmadı. Kalbin mahiyeti hakkında çeşitli yorumlar yapmaya başladı. Bunun üzerine Hâce Alâeddin Hazretleri ona:
— Bize göre kalp, üç günlük ay gibidir, dedi.
Bu söz mecliste bulunan bazı sufilerin dikkatini çekti. Duyduklarını Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’ne naklettiler. Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, Hâce Alâeddin’i huzuruna çağırdı. Onu sevgi ve şefkatle karşıladı. Sonra mübarek ayağını, Hâce Alâeddin Hazretleri’nin ayağının üzerine koydu.
O anda Hâce Alâeddin Hazretleri’nin hâlinde garip değişiklikler meydana gelmeye başladı. Tarif edilmesi güç manevî tecellilere mazhar oldu. Mecliste bulunanlar onun yaşadığı hâlleri tam olarak anlayamıyordu. Bir müddet sonra bu manevî cezbe ve müşahede hâli sona erince, kendisine ne gördüğünü ve ne hissettiğini sordular.
Hâce Alâeddin Hazretleri derin bir hayret içinde şöyle dedi:
— Âdeta bütün yaratılmışları kalbimde hissettim.
Bu cevabı işiten Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyurdu:
— Müşahede ettiğin hâl işte budur. Sen kalbin hâlini ve sıfatlarını anlatmaya çalışıyordun. Hâlbuki kalbin yaşadığı bir tecelliyi bile tam olarak kuşatamayan insan, kalbin hakikatini nasıl idrak edebilir? Kalbin sıfatlarını nasıl açıklayabilir?
Sonra sözlerine devam ederek şöyle buyurdu:
— İşte kalbi tanımayan kimse, şu kudsî hadisin manasını da anlayamaz:
“Yerim ve göğüm beni içine sığdıramadı; fakat mümin kulumun kalbi beni içine aldı.”
Böylece müritler anladılar ki kalp, sadece tariflerle kavranacak bir hakikat değildir. Onun sırları, ancak manevî tecrübe, müşahede ve ilâhî lütuflarla açılır. İnsan bazen bir damla hâli bile kuşatamazken, kalbin sonsuz derinliklerini sözlerle anlatmaya kalkışması mümkün değildir.
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri de bu menkıbeyle müritlerine, kalbin hakikatinin kitap sayfalarına değil, yaşanan manevî hâllere sığdığını göstermiş oldu.