Canli Medya

Canli Medya Haber, video, Eglence

Babam, tam 43 yıl boyunca annemin bütün maaşını aldı. Annem sonunda parasını geri istediğinde ise masanın üzerine kalın ...
11/09/2026

Babam, tam 43 yıl boyunca annemin bütün maaşını aldı. Annem sonunda parasını geri istediğinde ise masanın üzerine kalın bir dosya bırakıp, “Bunu açtığında bana bir daha asla eskisi gibi bakamayacaksın,” dedi.

Komşularımız babamın kötü bir adam olduğunu düşünürdü. Açıkçası ben de yıllarca aynı şeyi düşündüm.

Babam Tahir, pek gülmez, kısa ve sert konuşurdu. Fotoğraflarda bile o kadar soğuk görünürdü ki insanlar sık sık anneme sorardı:

“Meral, gerçekten bu adamla mutlu musun?”

Annem ise her defasında aynı cevabı verirdi:

“Tahir’i anlamak istiyorsanız yüzüne bakmayın.”

Ama kimse onun ne demek istediğini anlayamazdı.

Annem kırk yılı aşkın süre küçük bir tekstil atölyesinde çalıştı. Her cuma maaşını alır, eve gelir ve kapalı maaş zarfını babamın önüne bırakırdı.

Babam zarfı açar, parayı tek tek sayar ve yatak odasına götürürdü. Annemin elinde ise neredeyse hiçbir şey kalmazdı.

Bunu ilk kez on iki yaşındayken fark ettim.

Bir gün annem bir mağazanın vitrininde çok güzel lacivert bir kaban gördü. Uzun süre vitrinin önünde durup gülümseyerek ona baktı. Bizim yaşadığımız yerde kışlar çok sert geçerdi ve annemin eski kabanı artık iyice yıpranmıştı.

“Alsana anne,” dedim. “Bütün hafta o para için çalıştın.”

Annem cevap vermedi. Eve döndüğümüzde babama çekinerek sordu:

“Tahir, bu ay maaşımın birazını kendime ayırsam olur mu? Yeni bir kabana ihtiyacım var.”

Babam başını bile kaldırmadı.

“Bu ay olmaz.”

“Ama kabanımın kolu bile yırtıldı.”

“Olmaz dedim.”

Annem bir daha konuşmadı.

O gece yastığıma sessizce ağladım. Babamın anneme bir eş gibi değil, sanki hizmetçisiymiş gibi davrandığını düşünüyordum. Annem sabahtan akşama kadar çalışıyordu ama kendi kazandığı parayı harcamaya bile hakkı yoktu.

Yıllar boyunca buna benzer pek çok olay yaşandı. Annem kız kardeşiyle birkaç günlüğüne deniz kenarına gitmek istedi, babam izin vermedi. Eski mutfak masasını değiştirmek istedi, babam para olmadığını söyledi.

Annem doğum gününde kendisine bir çift ayakkabı aldığında bile babam fişi eline alıp uzun uzun ona baktı.

O sırada teyzemiz de yanımızdaydı.

“Meral, bu normal değil,” dedi babam odadan çıktıktan sonra. “Sen çalışıyorsun ama bütün hayatını o kontrol ediyor.”

Annem sadece başını eğip fısıldadı:

“Hiçbir şey göründüğü gibi değil.”

Dayanamayıp öfkeyle sordum:

“O zaman gerçek ne? Babam bütün maaşını alıyor ama yıllardır o parayı nereye harcadığını bile söylemiyor.”

Annem kapalı yatak odası kapısına baktı.

“Bir gün anlayacaksın.”

Ben evlenip başka bir eve taşındıktan sonra annemi her hafta aramaya devam ettim. Birkaç kez kendi adına gizli bir banka hesabı açmasına yardım etmeyi teklif ettim ama kabul etmedi.

Zamanla annemin babamdan korktuğuna inanmaya başladım.

Yıllar geçti. Babam emekli oldu ama bu garip düzen hiç değişmedi. Annem her ay maaşını ya da emekli parasını aldığı zaman zarfı babamın önüne koyuyor, babam da parayı alıp eski metal bir kutunun içine kilitliyordu.

O kutunun içinde ne olduğunu kimse bilmiyordu.

Bir keresinde merakıma yenilip açmaya çalıştım ama babam elimi sertçe tuttu.

“O kutuya bir daha asla dokunma,” dedi.

İşte o gün babamın bizden çok büyük bir şey sakladığına kesin olarak inandım.

Belki annemin bütün parasını yıllar içinde harcamıştı.

Belki büyük borçları vardı.

Belki de bizden gizlediği bambaşka bir hayat yaşıyordu.

Her şey annemle babamın 50. evlilik yıl dönümünde değişti.

Bütün aile onların evinde toplanmıştık. Kızım, kanepede yan yana oturan annemle babamın fotoğrafını çekti. Babam her zamanki gibi ciddi görünüyordu. Annem ise onun koluna sıkıca tutunmuştu.

Fotoğraf çekildikten sonra annem birden babama döndü.

“Tahir,” dedi. “Artık zamanı geldi.”

Odadaki herkes sustu.

Babam anneme uzun uzun baktı.

“Emin misin?”

Annem başını salladı.

“Elli yıl yeter. Çocuklarımızın da gerçeği öğrenmeye hakkı var.”

Babam ayağa kalkıp yatak odasına gitti.

Birkaç dakika sonra elinde yıllardır kimsenin dokunmasına izin vermediği o eski metal kutuyla geri döndü.

Kutuyu masanın üzerine koydu.

Cebinden küçük bir anahtar çıkarıp annemin önüne bıraktı.

“Sen aç.”

Annem anahtarı kilide soktuğunda ellerinin titrediğini gördüm.

Kapak ağır ağır açıldı.

Ama içinde yıllardır saklanan şeyi gördüğüm anda, neden babamın annemin bütün maaşını 43 yıl boyunca tek kuruşuna kadar topladığını sonunda anladım.

Ve o anda annemin yıllar önce söylediği o cümle yeniden aklıma geldi:

“Tahir’i anlamak istiyorsanız yüzüne bakmayın…”

Devamı ilk yorumda 👇

Daha fazla hikâye için beğenmeyi, paylaşmayı ve yorumlara “EVET” yazmayı unutmayın! ❤️

79 YAŞINDA BİR BEBEK DÜNYAYA GETİRDİM. ÇOCUKLARIM AKIL SAĞLIĞIMI KAYBETTİĞİMİ İDDİA EDİP BENİ MAHKEMEYE VERDİ — AMA HÂKİ...
10/09/2026

79 YAŞINDA BİR BEBEK DÜNYAYA GETİRDİM. ÇOCUKLARIM AKIL SAĞLIĞIMI KAYBETTİĞİMİ İDDİA EDİP BENİ MAHKEMEYE VERDİ — AMA HÂKİM BEBEĞİN BABASININ KİM OLDUĞUNU SORDUĞU ANDA MAHKEME SALONUNUN KAPISI AÇILDI…

Hâkim mahkeme salonuna girdiğinde kızım yüzüme bile bakmıyordu. Salonun diğer tarafında

erkek kardeşinin yanında oturmuş, elindeki belgelerle dolu dosyayı sıkıca tutuyordu. Ben ise avukatımın yanında, üç

aylık kızımı kucağımda tutuyordum.

Küçük Eylül, yüzünü göğsüme yaslamış huzur içinde uyuyordu. O kadar küçücük ve masumdu ki onun

dünyaya gelişinin ailemizi mahkeme salonuna kadar sürüklediğine inanmak çok zordu.

“Naciye Hanım,” dedi hâkim bana dönerek, “çocuklarınız artık kendi hayatınızla ilgili sağlıklı kararlar

veremediğinizi iddia ediyor. Sağlık kararlarınızın, mal varlığınızın ve bebeğinizin velayetinin kendilerine verilmesini istiyorlar.”

Kızım Burçin’e baktım.

“Gerçekten aklımı kaybettiğimi mi düşünüyorsun?”

Sonunda gözlerini kaldırdı.

“Anne, sen yetmiş dokuz yaşındasın. Üç ay önce hastaneden kucağında yeni doğmuş bir bebekle döndün ve onun

kızın olduğunu söyledin. Bize babasının kim olduğunu, bu hamileliğin nasıl gerçekleştiğini ya da neden servetinin büyük

bir kısmını ona bırakmak istediğini açıklamıyorsun.”

“Servetimin tamamını ona bırakmadım.”

“Henüz bırakmadın,” dedi oğlum Sinan soğuk bir sesle. “Ama avukatın gerekli belgeleri çoktan hazırlamış.”

Sesindeki öfkede endişeden çok başka bir şey vardı.

Altı ay öncesine kadar çocuklarım beni her pazar arardı. Doğum günümde çiçek getirir, benimle fotoğraf çektirir ve

herkese annelerini ne kadar çok sevdiklerini anlatırlardı. Fakat hamile olduğumu öğrendikleri anda her şey değişti.

Burçin aileyi rezil ettiğimi söyledi. Sinan ise hamileliği hemen sonlandırmam gerektiğini savundu.

Bunu kabul etmeyince doktorumun beni kandırdığını ileri sürdüler. Ardından sürekli herhangi bir vasiyetname ya da

mal paylaşımı belgesi imzalayıp imzalamadığımı sormaya başladılar.

İşte o zaman asıl korkularının sağlığım olmadığını anlamıştım. Yeni bebeğin yasal mirasçım olmasından korkuyorlardı.

Ama mahkemede bunların hiçbirini söylemedim. Hâkim önümdeki sağlık raporlarını dikkatle inceledi.

“Bu kayıtlara göre hamileliğiniz uzman doktorlardan oluşan bir ekip tarafından yakından takip edilmiş. Ayrıca bütün

riskleri anlayabilecek durumda olduğunuz ve zihinsel olarak karar verme yeteneğinizin yerinde olduğu belirtilmiş.”

“Bu doktorlara para verildi,” diye araya girdi Sinan. “Annem varlıklı bir kadın. İsterse parasıyla istediği raporu alabilir.”

Hâkim sertçe ona baktı.

“Size soru sorulmadan konuşmayacaksınız.”

Sinan sustu ama yumruğunu sıktığını gördüm. Ardından Burçin’in avukatı ayağa kalktı.

“Naciye Hanım, eşinizin kırk altı yıl önce hayatını kaybettiği doğru mu?”

“Doğru.”

“Onun ölümünden sonra bir daha evlenmediniz?”

“Evlenmedim.”

“Öyleyse bu bebeğin dünyaya gelişini nasıl açıklıyorsunuz?”

Mahkeme salonunda fısıltılar yükselmeye başladı. Eylül’ü kollarımın arasında biraz daha sıkı tuttum.

“Her şeyi açıklamaya hazırım. Ama bunun için bir kişinin daha burada olması gerekiyor.”

“Kimden söz ediyorsunuz?” diye sordu hâkim.

Kapıya doğru baktım. Hâlâ kapalıydı.

O sabah mutlaka geleceğine söz vermişti. Fakat duruşma başlayalı kırk dakika olmuş, hâlâ görünmemişti. İlk kez

içimi gerçek bir korku kapladı. Çocuklarım onun gelmesini bir şekilde engellemiş olabilir miydi?

Yoksa son anda fikrini mi değiştirmişti? Burçin’in avukatı masanın üzerine eski bir fotoğraf bıraktı.

Fotoğraf, eşim Rauf’un cenazesinde çekilmişti. O zaman yalnızca otuz üç yaşındaydım. Üzerimde siyah bir elbise

vardı ve kapalı tabutun yanında durmuş, gözyaşlarımı tutmaya çalışıyordum.

“Naciye Hanım,” diye devam etti avukat, “bu yeni doğan bebeğin babasının neredeyse yarım asır önce toprağa verilmiş

olan eşiniz olduğunu mu iddia ediyorsunuz?”

Burçin dehşet içinde bana döndü.

“Babamdan mı bahsediyorsun?”

Cevap vermedim.

“Anne, bu imkânsız!”

“Kulağa nasıl geldiğinin farkındayım.”

“Hayır!” diye bağırdı. “Farkında değilsin! İşte bu söylediklerin bile gerçeklikle bağını kaybettiğini kanıtlıyor!”

Eylül uyanıp huzursuzlanmaya başladı. Onu sakinleştirmeye çalıştım ama ellerimin titremesine engel olamıyordum.

Hâkim birkaç saniye beni izledikten sonra sordu:

“Bebeğin doğum ve genetik test kayıtları nerede?”

Avukatım başka bir dosyayı hâkimin önüne bıraktı.

“Belgelerin tamamı gerçek. Yapılan DNA incelemesine göre bebek biyolojik olarak Naciye Hanım’ın kızıdır.”

Hâkim gözlüğünün üzerinden bana baktı.

“Peki babası kim?”

Tam o anda mahkeme salonunun ağır kapısı açıldı.

İçeri giren kişiyi gördüğüm anda nefesim kesildi.

Hikayenin tamamı ilk yorumda.

KOCAMI TOPRAĞA VERDİKTEN SONRA OĞLUM BENİ ŞEHRİN DIŞINDA ISSIZ BİR YOLA GÖTÜRDÜ VE, “BURADA İNECEKSİN. EV DE ŞİRKET DE A...
10/09/2026

KOCAMI TOPRAĞA VERDİKTEN SONRA OĞLUM BENİ ŞEHRİN DIŞINDA ISSIZ BİR YOLA GÖTÜRDÜ VE, “BURADA İNECEKSİN. EV DE ŞİRKET DE ARTIK BENİM,” DEDİ.

Tozlu yolun kenarında elimde çantamla kalakaldım. Oğlum arkasına bile bakmadan arabasına binip uzaklaştı. Yanımda telefonum yoktu. Cüzdanımda para olmadığını düşünüyorlardı. Ama tam o anda fark ettim ki aslında yapayalnız değildim.

Özgürdüm.

Oğlum ise babası ölmeden önce sessizce yaptığım hazırlıktan tamamen habersizdi…

Cenazede giydiğim siyah ayakkabılarımın altında taşlar ezilirken çıkan ses, sanki beni yıllardır bu yolda bekliyormuş gibi geliyordu.

Oğlumun siyah cipinin ilerleyişini izledim. Bir anlığına yavaşladı. Belki geri döneceğini düşündüm.

Ama yalnızca birkaç saniyeydi.

Sonra gaza bastı ve yolun kıvrımından kayboldu. Önümde uçsuz bucaksız tarlalar, arkamda ise kilometrelerce uzanan bomboş bir yol vardı.

Arkasından bağırmadım.

Adını haykırmadım.

Yalvarmadım da.

Boğazım bunun için fazla kuruydu, kalbimse artık çocuklarımdan merhamet dilenecek kadar güçlü değildi.

Daha üç gün önce kocam Nevzat’ı mezarlıkta toprağa vermiştim. Elimde cenazede dağıtılan küçük dua kitapçığını tutarken insanların tek tek yanıma gelip, “Başınız sağ olsun, çok iyi adamdı,” demelerini dinlemiştim.

Komşular eve tencereler dolusu yemek getirmiş, mutfak tezgâhını börekler, dolmalar ve tatlılarla doldurmuştu.

Herkes acımı hafifletmek için bir şey yapmaya çalışıyordu.

Çocuklarım hariç.

Oğlum Koray, cenazeye bile önemli bir iş toplantısına yetişmeye çalışıyormuş gibi gelmişti. Sürekli telefonuna bakıyor, dönüş yolundaki trafiği ve ertesi gün yapacağı işleri anlatıyordu.

Kızım Aybike ise pahalı güneş gözlüklerinin arkasına saklanmış, bana sarılırken bile sanki birilerinin kendisini izlediğinden emin olmak ister gibi davranıyordu.

Cenazeden sonraki ilk gece ev korkunç derecede sessizdi.

Sabah alışkanlıkla çay demledim ve mutfak penceresinden bahçeye baktım.

Nevzat’la otuz yedi yılda kurduğumuz hayat gözlerimin önündeydi.

Kendi ellerimizle diktiğimiz ağaçlar…

Çocukların küçükken oynadığı bahçe…

Duvarlarında hâlâ geçmişimizin izlerini taşıyan evimiz…

Tam o sırada Koray dizüstü bilgisayarını yemek masasının üzerine koydu.

“Anne,” dedi, “bundan sonra ne yapacağımızı konuşmamız gerekiyor.”

Bundan sonra…

Kocamı daha üç gün önce toprağa vermiştim.

Ama oğlum yasımı değil, mal paylaşımını düşünüyordu.

Koray ile Aybike bana sakin ve ölçülü konuşuyorlardı. Sanki yaşlı bir kadını kendi hayatından çıkarmaya çalışmıyorlarmış da ona iyilik yapıyorlarmış gibi.

“Sana daha küçük bir yer lazım.”

“Bu ev sana fazla büyük.”

“Şirket işleriyle zaten ilgilenemezsin.”

“Senin için en mantıklısı bu.”

Kızım da her cümleden sonra sessizce başını sallıyordu.

Ertesi sabah kapının yanında daha önce hiç görmediğim küçük bir valiz buldum.

Koray, “Bir yere bakmaya gideceğiz,” dedi. “Senin için daha uygun.”

“Hiçbir yere gitmiyorum,” dedim.

Oğlum yüzüme baktı ve küçümseyen bir tebessümle,

“Sadece görmeye gidiyoruz anne. Olay çıkarmadan halledelim,” dedi.

O an tartışmadım.

Çünkü içimde başka bir merak vardı.

Ne kadar ileri gideceklerini görmek istiyordum.

Kendi evimin odalarından son kez geçiyormuşum gibi yürüdüm.

Nevzat’ın akşamları televizyon karşısında uyuyakaldığı koltuğa baktım.

Koridordaki duvarda çocukların küçüklüklerinden kalma boy çizgileri hâlâ duruyordu.

Çantamı aldım.

Koray çantanın düşündüğünden biraz daha ağır olduğunu fark etmedi.

Arabaya bindik.

Ama şehir merkezine gitmedik.

Koray çevre yoluna da çıkmadı.

Arabayı gittikçe tenha sokaklara, ardından tarlaların arasından geçen eski köy yoluna sürdü.

Bir süre sonra yolun kenarında durdu.

Motor çalışmaya devam ediyordu.

Koray bana döndü.

“Burada ineceksin,” dedi.

Önce şaka yaptığını düşündüm.

Ama yüzündeki ifade değişmedi.

Ardından hayatım boyunca unutamayacağım cümleyi söyledi:

“Ev de şirket de artık benim. Bundan sonra kendi başının çaresine bakacaksın.”

Aybike’ye baktım.

Ağzını açtı.

Bir şey söyleyecek sandım.

Ama gözlerini kaçırdı.

Sessiz kaldı.

Kapıyı açtım ve arabadan indim.

Toprak kokusu burnuma geldi. Hafif rüzgâr siyah eteğimi savuruyordu.

Koray kapıyı kapattı.

Sonra hızla uzaklaştılar.

Yanımda telefon olmadığını biliyorlardı.

Cüzdanımı evde bıraktığımı düşünüyorlardı.

Issız bir yolda, parasız ve çaresiz kaldığıma inanıyorlardı.

Ama arabanın gözden kaybolmasını izlerken günlerdir ilk kez rahatça nefes aldım.

Çünkü artık çocuklarımın gerçekten kim olduklarını biliyordum.

Ve onların bilmediği bir şey vardı.

Nevzat hastalanmaya başladıktan birkaç ay sonra ikimiz gizlice bir karar vermiştik.

Çantamın içindeki en derin bölmeye elimi uzattım.

Parmaklarım sert bir zarfın köşesine değdi.

Üzerinde evlenmeden önce kullandığım soyadım yazıyordu.

Zarfın içinde ise Koray’ın “artık benim” dediği ev ve şirketle ilgili bütün planlarını altüst edecek belgeler vardı.

Ama asıl önemli olan belgeler değildi.

Nevzat ölmeden iki hafta önce bana bir isim ve bir adres vermişti.

“Bir gün çocuklarımız seni gerçekten yalnız bırakırsa,” demişti, “doğrudan buraya git.”

Çantamdan küçük kâğıdı çıkardım.

Adresi tekrar okuduğum anda ellerim titredi.

Hikayenin tamamı ilk yorumda.

Bir kadın, 83 yaşındaki annemi bütün kasanın önünde küçük düşürdü — sonra kasiyer annemin yüzüne baktı, kasasını kilitle...
10/09/2026

Bir kadın, 83 yaşındaki annemi bütün kasanın önünde küçük düşürdü — sonra kasiyer annemin yüzüne baktı, kasasını kilitledi ve, “Kimse bir yere gitmiyor,” dedi.

83 yaşındaki annem hâlâ market alışverişini kendi başına yapmakta ısrar ediyordu.

O cumartesi market tıklım tıklımdı.

Annemin sepetinde yalnızca altı parça ürün vardı ama ödeme sırası ona geldiğinde cüzdanını bulmakta zorlandı.

Arkamızdaki kadın yüksek sesle iç çekti.

“Of, hadi ama!”

Annem hemen özür diledi.

Elleri titriyordu.

Kadın, ağzına kadar dolu alışveriş arabasını sinirle öne doğru itti.

“Alışveriş yapamayacak kadar yaşlandıysanız belki de evde oturmalısınız.”

Etraftaki insanlar dönüp bize bakmaya başladı.

“Affedersiniz?” dedim.

Kadın gözlerini devirdi.

“Buradaki herkesin düşündüğü şeyi söylüyorum sadece.”

Annem sonunda cüzdanını buldu.

Fakat banka kartını kasiyere uzattığı sırada kadın alaycı bir şekilde güldü.

“İnanılır gibi değil. Hepimiz bunun için mi bekliyoruz?”

Tam o anda kasiyer başını kaldırdı.

Ellili yaşlarında bir kadındı.

Gözleri annemin yüzüne takıldı.

Ve bir anda donup kaldı.

“Adınız ne?” diye sordu.

Annem şaşkınlıkla ona baktı.

“Mualla.”

Kasiyerin yüzündeki ifade anında değişti.

Elini tezgâhın altına uzattı.

Klik.

Kasayı kilitledi.

Ardından yürüyen bandı durdurdu.

“Kimse bir yere gitmiyor.”

Arkamızdaki kadın öfkeyle söylendi.

“Ciddi olamazsınız!”

Ama kasiyer artık ona bakmıyordu bile.

Telefonu eline alıp market müdürünü aradı ve benim duyamadığım birkaç kelime fısıldadı.

Yaklaşık iki dakika sonra müdür koşar adımlarla yanımıza geldi.

Elinde, kenarları yıpranmış eski bir karton kutu vardı.

Kasiyer kutuyu görünce gözlerini annemden ayırmadan, “Yıllardır bunu kimin için sakladığımızı bilmiyorduk,” dedi.

Annemin yüzündeki renk bir anda çekildi.

“Bu kutu…” diye fısıldadı.

Müdür kapağı açmak için elini uzattığında annem kolundan tuttu.

“Burada açmayın,” dedi titreyen bir sesle.

Ama artık çok geçti.

(Sonraki bölümü merak ettiğinizi biliyorum, bu yüzden lütfen sabırlı olun ve aşağıdaki yorumlarda okumaya devam edin. Verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı anlayışınız için teşekkür ederiz. Tam hikayeyi görmek için lütfen aşağıya 'EVET' yorumu bırakın ve bize "Beğen" verin.) 👇

İki genç kız olarak köyün ağasına kuma olarak gittik bizden ilk istediği şey..Devamını oku
10/09/2026

İki genç kız olarak köyün ağasına kuma olarak gittik bizden ilk istediği şey..Devamını oku

OĞLUMUN NİŞANLISI, DÜĞÜNLERİNDE MAVİ GİYMEMEMİ RİCA ETTİ — AMA DÜĞÜN SALONUNA GİRİP ANNESİNİN ÜZERİNDEKİ ELBİSEYİ GÖRÜNC...
10/09/2026

OĞLUMUN NİŞANLISI, DÜĞÜNLERİNDE MAVİ GİYMEMEMİ RİCA ETTİ — AMA DÜĞÜN SALONUNA GİRİP ANNESİNİN ÜZERİNDEKİ ELBİSEYİ GÖRÜNCE OLDUĞUM YERDE KALDIM.

Oğlum Batur her zaman sakin bir çocuktu.

Tartışmalardan kaçınır, sesini neredeyse hiç yükseltmez, bir meseleyi kavgaya dönüştürmektense orta yolu bulmayı tercih ederdi.

Nişanlısı Pelin ise onun tam tersiydi.

Aklından geçeni söyleyen, kararlı ve bazen fazlasıyla baskın bir genç kadındı.

Aslında ilk başlarda tam da bu yüzden birbirlerine çok yakıştıklarını düşünüyordum.

Pelin, Batur’u kabuğundan çıkarıyor; Batur da onun sert taraflarını yumuşatıyordu.

Düğünden bir hafta önce Pelin beni aradı.

“Aysun Hanım, sizden küçük bir ricam olabilir mi? Düğünde mavi giymeseniz olur mu?”

Şaşırdım.

Çünkü haftalar önce düğün için lacivert, oldukça şık bir elbise almıştım.

“Neden? Elbiseyle ilgili bir sorun mu var?”

“Hayır, hayır. Elbiseniz gerçekten çok güzel. Ama mavi bizim düğün konseptimizin renklerinden biri. Fotoğraflarda karışıklık olsun istemiyorum.”

Bir elbise yüzünden oğlumun düğünü öncesinde tatsızlık çıkarmak istemedim.

Bu yüzden hiçbir şey söylemeden gidip kendime başka bir elbise aldım.

Düğün günü geldiğinde büyük bir heyecanla salona girdim.

Ama içeri adımımı attığım anda olduğum yerde kaldım.

Pelin’in annesi Hülya, baştan aşağı mavi bir elbise giymişti.

Hem de öyle sıradan bir mavi değil…

Yere kadar uzanan, oldukça gösterişli, dikkat çekici bir gece elbisesiydi.

Birkaç saniye gerçekten yanlış gördüğümü düşündüm.

Ben sırf Pelin istedi diye haftalar önce aldığım elbiseyi dolabımda bırakmış, yeniden para verip başka bir elbise almıştım.

Ama kendi annesi düğünün ortasında mavi elbisesiyle dolaşıyordu.

Sinirlenmiştim.

Fakat asıl şaşkınlığım biraz sonra başladı.

Salonda etrafıma bakınca Pelin’in iki teyzesinin de mavi giydiğini fark ettim.

Üstelik üçünün de bileğinde birbirinin aynısı küçük çiçekler vardı.

Artık bunun tesadüf olmadığı belliydi.

Nikâh başlamadan hemen önce Pelin’i bir köşede yakaladım.

“Bana düğünde mavi giyilmesini istemediğini söylemiştin.”

Pelin rahatsız olmuş gibi bakışlarını kaçırdı.

“Ben tam olarak öyle söylemedim.”

“Peki bana neden özellikle mavi giymememi söyledin?”

Pelin cevap veremeden annesi yanımıza geldi.

Hülya bana bakıp son derece sakin bir sesle,

“Mavi aile için ayrıldı,” dedi.

Bir an ne söyleyeceğimi bilemedim.

“Ben damadın annesiyim.”

Hülya dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümsemeyle bana baktı.

O anda gözlerimi oğluma çevirdim.

“Batur?”

Oğlum gözlerimin içine bakamadı.

“Anne… ne olur şimdi değil.”

İçimde büyüyen öfkeye rağmen sustum.

Oğlumun düğün gününde olay çıkarmaya niyetim yoktu.

Fakat bundan sonra bazı şeyleri çok daha dikkatli izlemeye başladım.

Fotoğraf çekimleri sırasında Batur,

“Annemle ikimizin de bir fotoğrafını çekebilir miyiz?” diye sordu.

Pelin hemen araya girdi.

“Vaktimiz yok.”

Batur tereddüt etti.

“Bir tane çeksek…”

“Batur, programımız var.”

Oğlum yine sustu.

Yemekte Batur, amcasına balayında yapmayı planladıkları bir şeyden bahsetmeye başladı.

Pelin daha cümlesini bitirmeden sözünü kesti.

“Hayır hayatım, artık onu yapmıyoruz. Unuttun mu?”

Masadaki birkaç kişi güldü.

Batur da gülmeye çalıştı.

Ama yüzünün kıpkırmızı olduğunu gördüm.

Bir süre sonra onu yalnız yakalayıp kenara çektim.

“Burada neler oluyor?”

“Hiçbir şey olmuyor anne.”

“Mavi elbiseyi unuttum bile. Ben senden bahsediyorum.”

“Anne…”

“Bütün gün seni susturduğunu görüyorum. Her söylediğine karışıyor ve sen tek kelime etmiyorsun.”

“Stresli. Bugün düğünümüz.”

Oğlumun kolunu tuttum.

“Batur, gözlerime bak.”

Sonunda baktı.

“Gerçekten mutlu musun?”

İşte o anda yüzündeki ifade değişti.

Sanki aylardır içinde tuttuğu bir şeyi sonunda anlatmak üzereydi.

Dudaklarını araladı.

Tam konuşacakken Pelin yanımıza geldi.

“Buradaymışsın! Batur, gerçekten mi? Her yerde seni arıyorum. Programımız aksıyor.”

Sonra bana dönüp gülerek,

“Aysun Hanım, damadımı biraz bana bırakır mısınız artık?” dedi.

Yakınımızdaki birkaç kişi güldü.

Ben gülmedim.

Batur da gülmedi.

Tek kelime etmeden Pelin’in arkasından salona döndü.

Ben ise birkaç saniye olduğum yerde kaldım.

İçimden oğlumu kolundan tutup dışarı çıkarmak ve ona bir kez daha, “Bana gerçeği söyle,” demek geçiyordu.

Ama bu onun düğünüydü.

Bu yüzden masama dönüp sustum.

Sonraki yirmi dakika boyunca Pelin’in ailesiyle kahkahalar atmasını izledim.

Batur ise neredeyse hiç konuşmuyordu.

Derken salonda bir anda şampanya kadehine vurulan kaşığın keskin sesi duyuldu.

Başımı kaldırdım.

Batur ayağa kalkmıştı.

Kalbim hızla çarpmaya başladı.

Pelin bile şaşkın görünüyordu.

Batur elindeki kadehi kaldırdı.

“Bir konuşma yapmak istiyorum,” dedi.

Sonra doğrudan bana baktı.

İşte o anda oğlumun yüzünde daha önce hiç görmediğim bir ifade gördüm.

Kravatını gevşetmişti.

Yüzü öfkeden kıpkırmızıydı.

Elindeki kadehi öyle sıkıyordu ki biraz daha sıksa kırılacakmış gibi görünüyordu.

Hayatım boyunca sakinliğiyle tanıdığım oğlum, gözlerimin önünde bambaşka birine dönüşmüştü.

Ve bir anda onun ne yapmak üzere olduğunu anladım.

Batur başını Pelin’e çevirip,

“Bu düğünde herkesin bilmesi gereken bir şey var…” dedi.

Sandalyemi geriye itip hızla ayağa kalktım.

“Batur, hayır!”

Ama artık çok geçti.

Çünkü oğlum mikrofonu eline almıştı..

(Sonraki bölümü merak ettiğinizi biliyorum, bu yüzden lütfen sabırlı olun ve aşağıdaki yorumlarda okumaya devam edin. Verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı anlayışınız için teşekkür ederiz. Tam hikayeyi görmek için lütfen aşağıya 'EVET' yorumu bırakın ve bize "Beğen" verin.) 👇

ANNEMLE EŞİME SÜRPRİZ YAPMAK İÇİN İŞ SEYAHATİNDEN İKİ GÜN ERKEN EVE DÖNDÜM — AMA MUTFAKTA GÖRDÜĞÜM MANZARA KARŞISINDA OL...
10/09/2026

ANNEMLE EŞİME SÜRPRİZ YAPMAK İÇİN İŞ SEYAHATİNDEN İKİ GÜN ERKEN EVE DÖNDÜM — AMA MUTFAKTA GÖRDÜĞÜM MANZARA KARŞISINDA OLDUĞUM YERDE DONUP KALDIM. ANNEM YARALIYDI, AÇLIKTAN ELLERİ TİTRİYOR VE YERDEKİ YEMEK ARTIKLARINI ÇARESİZCE YİYORDU. EŞİM İSE BİRKAÇ ADIM ÖTEDE ŞARABINI İÇİP GÜLÜYORDU. “ABARTIYOR SADECE,” DEDİ. ANNEMİN KOLLARINDAKİ İZLERE BAKTIM, SESSİZCE EVİN KAPISINI KİLİTLEDİM VE EŞİME, “ŞARABININ TADINI ÇIKAR. YARIN KUTLAYACAK HİÇBİR ŞEYİN KALMAYABİLİR,” DEDİM.

Annem başını mutfak zemininden kaldırmadan bile bir şeylerin korkunç derecede yanlış olduğunu anlamıştım. İş seyahatinden iki gün erken dönmüş, hem anneme hem de eşime sürpriz yapmak istemiştim. Fakat eve girdiğimde annemi soğuk fayansların üzerinde titrer halde, elleriyle buzdolabından bulduğu yemek artıklarını yerken buldum. Kaşının üzerindeki kesikten hâlâ kan sızıyordu.

Eşim Pelin ise yalnızca birkaç metre ötede ipek sabahlığıyla sandalyeye kurulmuş, bir elinde kırmızı şarap, diğer elinde telefonuyla ekrana bakıyordu. Kapıda beni fark ettiğinde yüzünde neredeyse hiç şaşkınlık yoktu.

“Erken dönmüşsün.”

Valizimi yere bıraktığım gibi anneme koştum. Ayağa kalkmaya çalışırken sendeledi ve neredeyse yere düşüyordu. Onu yakaladığım sırada hırkasının kolu yukarı sıyrıldı.

İncecik bileğinin çevresinde sararmaya başlamış morluklar vardı.

“Anne, sana ne oldu?”

Annem daha ağzını açamadan Pelin cevap verdi.

“Düştü.”

Annem hemen gözlerini yere indirdi.

Yüzündeki korku ve çaresizlik, eşimin söylediğinden çok daha fazlasını anlatıyordu.

Tam o sırada kilerin yanında gördüğüm küçük bir ayrıntı midemi düğümledi.

Kiler kapısının dışına küçük metal bir sürgü takılmıştı. Üstelik annemin uzanmakta zorlanacağı kadar yüksekteydi.

Kapının yanında ise Pelin’in el yazısıyla hazırlanmış bir yemek çizelgesi asılıydı:

Kahvaltıda yarım muz.

Öğle yemeğinde bir dilim kuru ekmek.

Akşam ise yalnızca “uslu durursa” bir kase çorba.

Bu artık dikkatsizlik ya da kötü bir bakım meselesi değildi.

Birisi annemin ne zaman yemek yiyebileceğini, ne kadar yiyebileceğini ve hatta yemek yemeyi hak edip etmediğini belirleyen korkunç bir düzen kurmuştu.

Pelin şarap kadehini masaya bıraktı ve sanki sorun çıkaran benmişim gibi iç çekti.

“Annen geceleri sürekli mutfağa giriyor. Yiyecekleri ziyan ediyor. Sen evde yokken bütün bu evi ben idare etmeye çalışıyorum.”

Annem daha bir ay önce gördüğüm haline göre gözle görülür biçimde kilo vermişti. Dudakları kurumuş ve çatlamıştı.

Ama mutfak tezgâhında Pelin’in yarım bıraktığı kocaman bir et yemeği duruyordu.

“Annen sadece ilgi çekmeye çalışıyor,” dedi.

Birkaç saniye hiçbir şey söylemeden Pelin’e baktım.

Ardından arkamı döndüm, evin giriş kapısına yürüdüm ve sürgüyü sessizce kilitledim.

Pelin kahkaha attı.

“Ne yapıyorsun sen?”

“Hiçbir şey. Şarabının tadını çıkar Pelin. Çünkü yarın bu evde kutlayacak hiçbir şeyin kalmayabilir.”

Gülümsemesi bir anlığına kayboldu.

Sonra yeniden yüzüne yerleşti.

Altı yıllık evliliğimiz boyunca tartışmalardan kaçınmamı hep zayıflık olarak görmüştü.

Arkadaşlarına benim yalnızca rakamlarla uğraşan, onsuz hiçbir işi beceremeyecek sakin bir adam olduğumu anlatmayı severdi.

Ama bilmediği bir şey vardı.

Ben büyük şirketlerdeki finansal usulsüzlükleri araştıran bir denetim uzmanıydım.

Ve yıllardır yaptığım iş bana tek bir önemli kural öğretmişti:

Birini suçlamadan önce, delillerin nerede saklandığını öğren.

Annemi misafir odasına götürdüm. Kaşındaki yarayı temizledim, önüne su ve sıcak çorba koydum.

İzniyle kollarındaki ve bileklerindeki morlukların fotoğraflarını çektim.

Fakat beni asıl yıkan şey başka bir şeydi.

Annem neredeyse her kaşıktan sonra bana teşekkür ediyor, ardından da özür diliyordu.

Sanki yemek yemek için bile izin alması gerekiyormuş gibi…

Sanki bir kase sıcak çorbayı hak etmediğine inandırılmıştı.

Biraz kendine geldikten sonra yatağının kenarına oturdum.

Pelin benim ne yapmaya çalıştığımı anlamadan önce öğrenmem gereken tek bir şey vardı.

Anneme doğru eğildim.

“Anne… Pelin sana hiç herhangi bir belge imzalattı mı?”

Annemin yüzündeki ifade bir anda değişti.

Elindeki su bardağı titremeye başladı.

Gözleri korkuyla kapıya çevrildi.

Sonra sesini neredeyse duyulmayacak kadar alçaltarak,

“Bunu sana söylememem için beni yemin ettirdi…” dedi.

Ve yastığının altına uzandı..

Eğer hikâyenin tamamını okumak istiyorsanız, aşağıdaki yorumlara “SIR” yazın. Ardından “tüm yorumları görüntüle” seçeneğine dokunup ilk yorumdaki devamına bakın. 👇

48 yaşındayım üst komşum olan adam evime gelip benden tuz isteyip ardından bunu..Devamını oku
10/09/2026

48 yaşındayım üst komşum olan adam evime gelip benden tuz isteyip ardından bunu..Devamını oku

Kızım, yeni doğan ikizlerini hastanede bırakıp koruyucu aileye verilmesini istedi — ertesi sabah kapıma geldiğinde söyle...
10/09/2026

Kızım, yeni doğan ikizlerini hastanede bırakıp koruyucu aileye verilmesini istedi — ertesi sabah kapıma geldiğinde söylediği sözler dizlerimin bağını çözdü.

Otuz yaşındaki Bengisu, yıllardır anne olmanın hayalini kuruyordu.

Her ultrason görüntüsünü pembe kurdeleyle bağladığı beyaz bir kutuda saklıyor, her doktor kontrolünden sonra beni arayıp ikizlerden biri diğerini tekmelediğinde gülerek anlatıyordu.

Ben iki küçük battaniye örmüştüm. Eşi Volkan ise beşiklerini kurmuş, bebek odasının duvarlarına beyaz bulutlar çizmişti.

Yıllarca bekledikten sonra ailemiz sonunda tamamlanmış gibi hissediyorduk.

Derken Masal ve Eylül dünyaya geldi.

İki pelüş tavşanla hastaneye gittiğimde, kızımın odasının önünde beni bekleyen bir sosyal hizmet görevlisiyle karşılaştım.

“Kızınız, ikizlerin koruyucu aileye verilmesini talep etti,” dedi alçak sesle. “Babaları da çocukların sorumluluğunu üstlenmeyi reddetti.”

Elimdeki hediye poşetini neredeyse yere düşürüyordum.

“Bu mümkün değil. Eve gelirken giyecekleri kıyafetleri bile haftalar önce hazırlamıştı.”

Bengisu yatağında kıpırdamadan yatıyordu. Yüzü, başını koyduğu yastık kadar solgundu.

“Canım kızım,” diye fısıldayıp elini tuttum. “Ne olur bana bak.”

Gözleri doldu ama yüzünü duvara çevirmeye devam etti.

“Kararını değiştirdiğini söyle. Bebekleri bu gece ben eve götürürüm. Gerekirse sabaha kadar beşiklerinin yanında otururum.”

Dudaklarını araladı.

Tam konuşacakken Volkan yanıma yaklaştı.

Pencerenin önünde telefonuyla uğraşıyor, sanki konuştuğumuz çocuklar kendi yeni doğmuş kızları değilmiş gibi sakin davranıyordu.

Ona, iki bebeğini nasıl yabancı insanların yanına göndermeyi kabul edebildiğini sorduğumda omuz silkti.

“Onları bu kadar çok istiyorsan sen uğraş.”

O geceyi sosyal hizmet görevlilerini ve aile yerleştirme birimlerini arayarak geçirdim. Torunlarımı eve getirebilmek için ulaşabildiğim herkesten yardım istedim.

Ama ertesi sabah saat 06.12’de kapının zili çaldı.

Kapıyı açtığımda Bengisu karşımdaydı. Hastane kıyafetlerinin üzerine aceleyle bir mont geçirmişti. Bileğindeki hastane bilekliği hâlâ duruyordu.

“Anne,” diyerek ağlamaya başladı ve kollarıma yığıldı. “Bebeklerimi terk ettiğimi düşündüğünü biliyorum.”

Sonra geri çekildi, gözlerimin içine baktı ve titreyen bir sesle fısıldadı:

“Ama dün gece neden böyle yaptığımı ve aslında ne planladığımı öğrendiğinde… Volkan’ın o bebeklere yaklaşmasına neden asla izin veremediğimi de anlayacaksın.”

Hikayenin tamamı ilk yorumda. 👇

8 YAŞINDAKİ TORUNUM, 1984 YILINDAKİ MEZUNİYET FOTOĞRAFIMDA YANIMDA DURAN İLK AŞKIMI GÖSTERİP, “ANNEANNE, BU ADAM OKULDA ...
10/09/2026

8 YAŞINDAKİ TORUNUM, 1984 YILINDAKİ MEZUNİYET FOTOĞRAFIMDA YANIMDA DURAN İLK AŞKIMI GÖSTERİP, “ANNEANNE, BU ADAM OKULDA BANA HEP FAZLADAN TATLI VERİYOR,” DEDİ. OYSA FOTOĞRAFTAKİ GENÇ ADAM 42 YILDIR ÖLÜYDÜ. SONRA TORUNUM ÇANTASINA UZANIP FISILDADI: “BUNU SANA VERMEMİ SÖYLEDİ.”

Sekiz yaşındaki torunum Ece ile tavan arasını temizliyorduk. Yılbaşı süslerinin altında yıllardır açmadığım eski bir fotoğraf albümü buldu.

“Anneanne, saçlarına bak!”

On sekiz yaşındaki halimi görünce ben de gülmeye başladım. Açık mavi mezuniyet elbisemin içinde durmuş, saçlarımı o yılların modasına uygun şekilde olabildiğince kabartmıştım. Yanımda ise ilk aşkım Volkan vardı.

Lisenin ikinci sınıfından beri beraberdik. Volkan akşamları babasının nalbur dükkânında çalışıyor, kazandığı paranın neredeyse tamamını biriktiriyordu. Planımız aynı şehirde üniversiteye gidip daha sonra onun şakayla, “Türkiye'nin en küçük evi,” dediği minicik bir daire kiralamaktı.

Mezuniyetten yalnızca altı hafta sonra, Volkanların evi sabaha karşı çıkan büyük bir yangında kül oldu.

Volkan evden sağ çıkarılmıştı ama ağır yaralanmıştı. Üç gün sonra annesi beni telefonla aradı. Ağlamaktan güçlükle konuşabiliyordu.

Volkan'ın hayatını kaybettiğini söyledi.

Henüz on sekiz yaşındaydım. Haftalarca doğru düzgün yemek yiyemedim. Üstelik cenazeden kısa süre sonra ailesi apar topar başka bir şehre taşınınca onlarla da bütün bağlantım kesildi.

Sonunda Volkan'ın gerçekten öldüğünü kabullenmek zorunda kaldım.

Yıllar geçti. Evlendim, iki çocuk büyüttüm, sonra torun sahibi oldum. Fakat o mezuniyet gecesinde çekilen fotoğrafı hiçbir zaman atamadım.

Ece fotoğrafa uzun uzun baktıktan sonra parmağını Volkan'ın yüzünün üzerine koydu.

“İşte bu adam.”

Gülümsedim.

“Hangi adam?”

“Benim okulda çalışan adam. Bana sürekli fazladan tatlı veriyor.”

Gülümsemem bir anda kayboldu.

Ece, okulun yemekhanesinde bir süre önce yeni bir görevlinin çalışmaya başladığını anlattı. Öğle yemeklerinden sonra masaları ve salonu temizliyormuş. Ece'ye bazen paketli kurabiye ya da puding ayırıyormuş.

Ama son günlerde benim hakkımda sorular sormaya başlamış.

“Anneannenin adı Aysun mu diye sordu.”

İçimden buz gibi bir ürperti geçti.

Sonra Ece, fotoğraftaki Volkan'ın sol kaşının hemen üstünü gösterdi.

“Okuldaki adamın burada da aynı küçük ay şeklindeki iz var.”

Nefesim kesildi.

Volkan on altı yaşındayken ağabeyimin bisikletinden düşmüş ve kaşının üzerinde hilale benzeyen küçücük bir yara izi kalmıştı.

O iz o kadar belirsizdi ki onu yakından tanımayan biri neredeyse hiç fark etmezdi.

Ne söyleyeceğimi bilemeden Ece'ye bakarken birden gözleri büyüdü.

“Aa! Unutuyordum!”

Çantasının fermuarını açtı.

“Dün bunu sana vermemi söyledi. Görünce ne anlama geldiğini hemen anlayacağını söyledi.”

Boğazım kurudu.

Ece çantasının ön gözünden küçük bir şey çıkarıp avucuma bıraktı.

Onu gördüğüm anda dizlerimin bağı çözüldü.

Çünkü elimde tuttuğum şeyi tam kırk iki yıldır görmemiştim.

Ve o eşyanın hâlâ var olması mümkün değildi.

Üzerine küçük bir kâğıt iliştirilmişti.

“Bu numarayı ara. Sana anlatılanların hiçbiri göründüğü gibi değildi. O zaman ailene güvenmemeliydin.”

Titreyen ellerimle kâğıttaki numarayı çevirdim.

Telefon yalnızca iki kez çaldı.

Sonra karşı taraftan yaşlı bir erkek sesi geldi.

İlk söylediği cümleyi duyduğum anda telefon elimden düştü..

Eğer hikâyenin tamamını okumak istiyorsanız, aşağıdaki yorumlara “ZARF” yazın. Ardından “tüm yorumları görüntüle” seçeneğine dokunup ilk yorumdaki devamına bakın. 👇

Adresse

Escher Str. 140
Cologne
50739

Webseite

Benachrichtigungen

Lassen Sie sich von uns eine E-Mail senden und seien Sie der erste der Neuigkeiten und Aktionen von Canli Medya erfährt. Ihre E-Mail-Adresse wird nicht für andere Zwecke verwendet und Sie können sich jederzeit abmelden.

Verknüpfungen

Teilen

Kategorie