Akin Ekbiç

Akin Ekbiç Hayata dair her şey

Hollanda 🇳🇱 Lale 🌷 bahçeleri
14/05/2026

Hollanda 🇳🇱 Lale 🌷 bahçeleri

16/03/2026

*Ramazan’ın en kıymetli hazinesi olan Kadir Gecesi’ne erişmenin ümidi içindeyiz.
Bir gece ki, bin aydan daha hayırlıdır.

Ümit ederiz ki; âlem-i İslâm’ın ittifakla Kadir Gecesi diye ihyâ ettiği bir günü Allah boşa çıkarmaz, o geceyi Kadir kabul eder.

Rabbimiz bu mübarek geceyi affımıza, rahmetine ve ebedî kurtuluşumuza vesile eylesin.
Kadir Gecemiz mübarek olsun

“Gözümüz hep uzaklarda, hep en ötedekini merak ediyoruz. Oysa keşfedilmeyi bekleyen en büyük gizem, tam içimizde saklı. ...
30/01/2026

“Gözümüz hep uzaklarda, hep en ötedekini merak ediyoruz. Oysa keşfedilmeyi bekleyen en büyük gizem, tam içimizde saklı. 🌌
Haritalar dünyayı tanıtır, içsel yolculuk ise seni kendinle tanıştırır. Dışarıya bakan rüya görür, içeriye bakan uyanır. ✨”

Adamın şehirde otuz dairesi vardı.Kiralar her ay tıkır tıkır yatıyordu.Ama yüzü gülmüyordu.“Daire işi bitti,” diyordu.“K...
20/01/2026

Adamın şehirde otuz dairesi vardı.Kiralar her ay tıkır tıkır yatıyordu.Ama yüzü gülmüyordu.

“Daire işi bitti,” diyordu.

“Kiracıyla uğraşılmaz.”

“Toprak asıl yatırımdır.”

Telefonu elinden düşmezdi.

İlan siteleri, gruplar, kapalı WhatsApp kanalları…

Bir gün bir emlakçı aradı.

— “Abi,” dedi, sesi alçaktı.

— “İlan falan yok.

Üç kardeş var, arsaları büyük.

Paraya sıkışıklar.

Bunların ihtiyacı var… fırsat bu.”

Adamın içi kıpırdadı.

Komisyonda ödememek için bir sekilde emlakciyi aradan çıkartıp tek başına gitti.

Gerçekten üç kardeşin elinde çok büyük, çok değerli bir arsa vardı.

Atadan kalmaydı.

Kolay kolay satılmazdı.

Kapıyı çaldı: — “Hepsini alıyorum.”

Rakam söyledi.

Büyük kardeş kaşlarını çattı.

— “Bu arsa satılık değil.”

Ortanca sustu.

Küçük kardeş öne çıktı. — “Olur,” dedi.

— “Ama bir şartla.”

Adam sordu: — “Nedir?”

Küçük kardeş sakindi: — “Şehirdeki bütün dairelerini sat.

Parayı peşin getir.

Sonra gün doğarken arsaya gir.

Yürüyebildiğin yere kadar yürü.

Gittiğin son yere kazık çak.

Gün batmadan başladığın yere dönersen,

işaretlediğin her yer senin.

Ama dönemezsen…”

Bir an durdu. — “Para bizim.”

Adam güldü. — “Bu kadar mı?”

Otuz daireyi sattı.

Evini boşalttı.

Parasını elden getirdi.

Ertesi sabah gün ağarırken yürümeye başladı.

Önce ölçerek.

Sonra açılarak.

“Şurası da girsin,” dedi.

“Bu cephe çok değerli.”

Tam villa sitesi yapılır.

Bir noktada kendi kendine mırıldandı: — “Oh… tam enayi arsası.” Bu paraya bunun onda biri alınamaz.

Öğlene doğru güneş yakmaya başladı.

Ama durmadı.

Bir ara geri dönmeyi düşündü.

Sonra vazgeçti: — “Bir parça daha…”

Güneş eğildi.

Toprak büyüdü.

Ama mesafe uzadı.

Kazığı çakıp panikle geri koşmaya başladı.

Kalbi yoruldu patlayacak gibiydi.

Nefesi kesildi.

Ciğerleri doldu.

Kan kusmaya başladı.

Bacakları da taş gibi oldu.

Güneş batarken son adımı attı.

Ama yetişemedi.

Yere yığıldı.

Hastaneye bile götürmediler.

Zaten iş işten geçmişti.

Üç kardeş parayı aldı.

Adamı, arsada bir köşeye,

diğer açgözlülerin yanına kuyuladılar.

İki metre.

Bir insanın hayatta gerçekten sahip olduğu tek yer buydu.

Günümüzde bu tür arazi satın alma hikayeleri gerçekten vardır ve devam etmektedir.

Birçok ülkede mezar kalıcı bir mülk değildir; kullanım hakkı süreyle verilir. Almanya, İsviçre, Hollanda ve Fransa’da mezarlar kiralanır; süre dolunca uzatılmazsa mezar kaldırılır, kemikler ortak alanlara alınır ve yer yeniden kullanılır. Japonya gibi alan sıkıntısı olan ülkelerde ise kremasyon yaygındır; “sonsuz mezar” fikri yoktur. Yani dünyada pek çok yerde insanın hayatta “son sahip olduğu yer” bile geçicidir; mezar dahi sistemin bir parçasıdır, mülk değildir.

Bu hikâye, Lev Tolstoy’un ünlü anlatısından ilhamla yeniden yorumlanmıştır.

Tolstoy’un sorusu 140 yıldır değişmedi:

İnsana bir mezar boyu toprak yeter.

̈lüm

Dün işimden istifa ettim.   Ne iki hafta önceden haber verdim,ne “biraz daha dayanayım” dedim.Sadece bir dilim pastayı m...
05/01/2026

Dün işimden istifa ettim. Ne iki hafta önceden haber verdim,ne “biraz daha dayanayım” dedim.
Sadece bir dilim pastayı masada bıraktım,
çantamı aldım
ve kızımın evinden çıktım.
İşverenim kızım Zeynep’ti.
Maaşım neydi biliyor musunuz?
Altı yıldır “sevgi” sandım.
Ama dün anladım ki,
bizim aile ekonomisinde
benim sevgimin piyasası yokmuş.
Yeni alınmış bir tabletin yanında
hiç yokmuş.
Benim adım Emine.
64 yaşındayım.
Devlete göre emekli hemşireyim.
Emekli maaşı olarak yatan kısıtli para ile
İstanbul’un kenar semtlerinden birinde yaşıyorum.
Ama hayata göre ben:
• Tam zamanlı şoförüm
• Aşçıyım
• Temizlikçiyim
• Hakemim
• Rehber öğretmenim
İki torunum var:
Mert (9) ve Kerem (7).
Hani derler ya:
“Bir çocuğu büyütmek için bir köy gerekir.”
Bizde o köy,
sabah ezanıyla kalkıp
akşam bel fıtığıyla yatan
tek bir anneannedir.
Zeynep reklamcılık yapıyor.
Eşi Ahmet finans sektöründe.
İyi insanlar…
en azından kendime öyle diyorum.
Kreşler ateş pahası.
Bakıcı desen ayrı dert.
Ev kredisi desen ömür boyu.
Mert doğduğunda bana öyle bir baktılar ki…
Bakışları hâlâ gözümün önünde.
“Anne,” dedi Zeynep,
“kimseye güvenemiyoruz.
Sen olmasan biz bittik.”
Ben de oldum.
Yük olmamak için
omurga oldum.
Saatim her gün 05.45’te çalar.
Otobüsle, dolmuşla
onlara giderim.
Kerem hazır kahvaltı yemez,
mutlaka ev yapımı olacak.
Yatakları toplarım
Bulasiklari dizerim
Çocukları giydiririm.
Okula bırakırım.
Sonra eve döner,
kirletmediğim çamaşırları yıkar,
kullanmadığım banyoyu temizlerim.
Öğleden sonra alırım.
Futbol, piyano, etüt…
Ödev başında beklerim.
Ben çocuklara “hayır” diyen anneanneyim.
Ben sebze yedirenim.
Ben ekranı kapatanım.
Ben rutinim.

Bir de Sevil var.
Ahmet’in annesi.
Nişantaşı’nda oturur.
Yüzü gergin, saçı fönlü,
hayatı tatil.
Torunları yılda iki kez görür.
Mert’in alerjisini bilmez.
Kerem kriz geçirdiğinde ne yapılacağını bilmez.
Hiç ateş ölçmemiştir.
Hiç kusmuk silmemiştir.
Ama o “evet” diyen babaannedir.
Dün Mert’in 9. yaş günüydü.
Ben üç aydır ona bir şey hazırlıyordum.
Param yok ama niyetim var.
Uykusu düzensiz diye
ellerimle ağır örgü bir battaniye ördüm.
Renklerini tek tek seçtim.
Her ilmeğe dua koydum.
Bir de
gerçek tereyağıyla
ev yapımı çikolatalı pasta yaptım.
Dogum günü 16.00’daydı.
Sabah 07.00’den beri oradaydım.
Saat 16.15’te kapı çaldı.

Sevil içeri girdi.
Parfümü geldi önce.
“Benim aslanlar nerede?” diye bağırdı.
Çocuklar beni itip ona koştular.
Kucağı yoktu.
Poşeti vardı.
Markalı poşet.
“Ne severler bilmiyorum,” dedi.
“Mağazadaki çocuk ne verdiyse onu aldım.”
İki son model tablet çıktı.
“Sınırsız internet,” dedi göz kırparak.
“Bugün kural yok. Babaannenin günü.”
Çocuklar çıldırdı.
Zeynep gülümsedi.
Ahmet şarap doldurdu.
“Sevil hanım, çok şımartıyorsunuz,” dedi.
“Ne kadar düşüncelisiniz.”
“Büyükanne böyle olur,” dedi Sevil.
“Sever, şımartır, gider.”
Ben mutfakta
battaniyeyle kaldım.
Mert’e yaklaştım.
“Oğlum,” dedim,
“anneannenin de hediyesi var.
Pastayı da ben yaptım.”
Başını kaldırmadı.
“Anneanne, şimdi olmaz.
Oyun var.”
“Ben bütün kış bunu senin için ördüm…”
Ofladı.
“Anneanne, kim battaniye ister ya?
Babaanne tablet aldı.
Sen hep sıkıcısın.
Hep yemek, kıyafet…”
O an
içimde bir şey koptu.
Zeynep’e baktım.
Bir şey desin diye.
Güldü.
“Anne alınganlık yapma.
Çocuk bu.
Sevil eğlenceli babaanne,
sen günlük anneannesin.”
GÜNLÜK.
Günlük bulaşık gibi.
Günlük trafik gibi.
Kerem de ekledi:
“Keşke babaanne burada yaşasa.
O ödev yaptırmıyor.”
Battaniyeyi katladım.
Tezgâha koydum.
Önlüğümü çıkardım.
“Zeynep,” dedim sakin bir sesle.
“Pastayı keser misin anne?”
“Hayır.”
“Ne demek hayır?”
“Her şeye hayır.”
“Anne ne diyorsun?”
“Ben yardımcın değilim.
Ben annenim.
Ve görünmez hizmetçi olmaktan yoruldum.”
Sevil güldü.
“Ay Emine, dramatize etme.
Menopoz falandır.”
Ona döndüm.
“Sevil, madem eğlenceli babaanne sensin,
iki saat sonra gelecek şeker krizini de sen yönetirsin.
Bir de yukarıda çamaşırlar var.”
“Benim belim ağrıyor.”
“Benim kalbim,” dedim.
“Bel daha çabuk geçer.”
Kapıya yürüdüm.
“Anne!” diye bağırdı Zeynep.
“Yarın işim var!
Çocuklara kim bakacak?”
“Bilmiyorum,” dedim.
“Belki tableti satarsınız.
Belki köyün diğer üyesi kalır.”
“Anne bize bunu yapamazsın!”
Durup döndüm.
“İşte sorun bu.
Bana ihtiyacınız var
ama beni görmüyorsunuz.”
Mert başını kaldırdı.
“Anneanne, yarın gelir misin?”
İlk kez
her şeyi düzeltme isteği duymadım.
“Hayır oğlum.
Yarın kuralsızsınız.
Kolay gelsin.”
Çıktım.
Nefes aldım.
Telefonum susmuyor.
Ama ben cevap vermiyorum.
Bu sabah
saat dokuzda uyandım.
Kahve yaptım.
Balkonda kuşları izledim.
Yıllar sonra
sırtım ağrımıyor.
Bir şeyi geç anladım:
Biz bu ülkede
aile ile ücretsiz emeği karıştırdık.
Torunlarımı seviyorum.
Ama artık hizmetçi değilim.
Eğer “anneanne” istiyorlarsa,
saygıyla isterler.
Şimdilik izin aldım.
Belki ben de kursa yazılırım.
Yoga olur.
Halk oyunu olur.
Ne de olsa
eğlenceli anneanneler öyle yapıyormuş.

Hayatın yükü ağır.
Koşturan, emek veren, yetişmeye çalışan herkese saygıyla.

Adresse

Dortmund

Website

Benachrichtigungen

Erfahren Sie als Erste/r von Neuigkeiten und Aktionen: Wir schicken Ihnen eine E-Mail, wenn Akin Ekbiç etwas veröffentlicht. Ihre E-Mail-Adresse wird für keinen anderen Zweck verwendet, und Sie können sich jederzeit abmelden.

Verknüpfungen

Teilen

Kategorie