ALFA Anadolu TV

Directions Contact the business

ALFA Anadolu TV ALFA ANADOLU TV

ÇALIŞKAN: “CİLVEGÖZÜ SINIR KAPISI’NDA KRİZ BÜYÜYOR”Saadet Partisi Hatay Milletvekili Doç. Dr. Necmettin Çalışkan, TBMM G...
12/10/2026

ÇALIŞKAN: “CİLVEGÖZÜ SINIR KAPISI’NDA KRİZ BÜYÜYOR”

Saadet Partisi Hatay Milletvekili Doç. Dr. Necmettin Çalışkan, TBMM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde bulunan Cilvegözü Sınır Kapısı’nda yaşanan nakliye krizini ve ihracatçıların mağduriyetini gündeme taşıdı. Küresel gelişmeler nedeniyle kapının stratejik öneminin arttığını belirten Çalışkan, bürokratik engeller ve fahiş ücretler yüzünden 25 kilometrelik TIR kuyruklarının oluştuğunu söyledi.

“Cilvegözü Orta Doğu’ya Açılan En Kritik Kapımızdır”
Cilvegözü Sınır Kapısı’nın Türkiye’nin ikinci büyük kara hudut kapısı olduğunu hatırlatan Çalışkan, “Suriye, Suudi Arabistan, Körfez ve Orta Doğu’ya açılan bu kapı, ticaretin merkezidir. Hürmüz Boğazı’ndaki krizler ve Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle deniz yolunda yaşanan aksamalar Cilvegözü’nün önemini bir kat daha artırdı. Suriye’de iç savaş bitmişken kapının çok daha hızlı çalışması gerekirken ne yazık ki şu an an itibarıyla 25 kilometrelik TIR kuyruğuyla büyük bir facia yaşanıyor” ifadelerini kullandı.

“TIR Başına 1.300 TL Otopark Ücreti Derhal İptal Edilmeli”
Sınır kapısındaki bürokratik aksaklıkların ve fahiş maliyetlerin ihracatçıya ağır darbe vurduğunu vurgulayan Çalışkan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Türkiye’nin hiçbir sınır kapısında uygulanmayan bir uygulamayla, Cilvegözü’nde bekleyen TIR şoförlerinden araç başı 1.300 lira otopark ücreti alınmaktadır. Bu fahiş rakam derhal iptal edilmelidir. Beklemeler yüzünden Adana’dan Cilvegözü’ne taşıma fiyatları 600 dolardan 1.500 dolara yükseldi. İç savaş döneminde uygulanan sınırda aktarma zorunluluğu artık kalkmalı, Türk araçlarının yüklerini doğrudan Suriye içinde boşaltmalarına izin verilmelidir.”

“Dışişleri Bakanlığı Esnafına Sahip Çıkmalıdır”
Sınırın diğer tarafında da Türk nakliyecisinin yalnız bırakıldığını belirten Çalışkan, “Aşırı bürokrasi ve evrakta yapılan basit bir yazım hatası nedeniyle şoförlerimize evrak başı 350 dolar ceza kesiliyor. Bu durum Dışişleri Bakanlığı’nın esnafına sahip çıkmayışının göstergesidir. Sınırdaki gecikmeler ürünlerin raf ömrünü kısaltıyor, nakliye kapasitesini düşürüyor, cari açığı olumsuz etkiliyor ve tahsilat krizine yol açıyor. Ulaştırma ve Dışişleri Bakanlıkları acilen devreye girerek bu tıkanıklığı çözmelidir” diyerek yetkililere çağrıda bulundu.

DİYARBAKIR’IN KUTSAL TRİNİTESİ: SÜLEYMAN NAZİF, ZİYA GÖKALP VE SEZAİ KARAKOÇÜç kalem, üç düşünce damarı, bir millî hafız...
12/10/2026

DİYARBAKIR’IN KUTSAL TRİNİTESİ: SÜLEYMAN NAZİF, ZİYA GÖKALP VE SEZAİ KARAKOÇ

Üç kalem, üç düşünce damarı, bir millî hafıza: Diyarbakır’dan Türkiye’ye…

Diyarbakır denilince akla ne gelmeli? Surları mı, Hevsel Bahçeleri mi, Dicle mi? Elbette hepsi… Fakat bir şehrin gerçek büyüklüğü yalnızca taşında, toprağında, tarihî yapılarında değil; insanlığın ve milletinin düşünce dünyasına kazandırdığı isimlerde de aranmalıdır.

Diyarbakır’ın öyle üç evladı var ki biri işgal karşısında kalemini direnişin silahına dönüştürmüş, diğeri Türk milletinin kültürel ve sosyolojik meselelerini sistemli bir düşünceye bağlamış, üçüncüsü ise Türkçeyi aşkın, metafiziğin ve medeniyet arayışının şiir dili hâline getirmiştir.

Süleyman Nazif, Ziya Gökalp ve Sezai Karakoç!

Bu üç ismi, farklılıklarını silerek değil, her birinin kendine özgü düşünce dünyasını koruyarak bir arada anmak gerekir. Buradaki “kutsal trinite” ifadesi de teolojik bir iddia değil, Diyarbakır’ın üç büyük fikir ve edebiyat damarını bir araya getiren edebî bir benzetmedir.

SÜLEYMAN NAZİF: İŞGALCİYE KARŞI KALEMİN İSTİKLÂLİ

Süleyman Nazif, yalnızca Servetifünun edebiyatının güçlü kalemlerinden biri değildir. O, İstanbul’un işgalini bir seyirci gibi izlemeyen, işgal karşısında sözünü esirgemeyen bir vatanseverdir.

İstanbul’un İngiliz işgali altındaki günlerinde, 9 Şubat 1919 tarihli Hadisat gazetesinde yayımladığı “Kara Bir Gün” başlıklı yazısı, millî hafızamızın önemli metinleri arasındadır. Fransız generalinin İstanbul’a girişinde bazı çevrelerin gösterdiği tutumu eleştiren Nazif, işgalin yalnızca askerî bir hadise olmadığını; aynı zamanda haysiyet, tarih ve millî irade meselesi olduğunu ortaya koymuştur.

Bir düşünün: Başkent işgal altında, devletin geleceği belirsiz, milletin bağımsızlığı tehdit altındadır. Böyle bir ortamda kalemini suskunluğun emrine vermek yerine işgalin karşısına çıkarıyorsunuz. Sonra da bu sözleriniz yüzünden İngilizler tarafından tutuklanıp Malta’ya sürgün ediliyorsunuz.

İşte aydın sorumluluğu dediğimiz şey budur!

Süleyman Nazif’in millî duruşu, yalnızca bir şiirin veya gazete yazısının duygusal etkisinden ibaret değildir. Onun yazıları, işgal altındaki toplumda bağımsızlık bilincinin canlı tutulmasına katkı sağlayan bir itirazdır. Bu nedenle Millî Mücadele’yi yalnızca cephedeki askerlerin savaşı olarak görmek, tarihin önemli bir bölümünü eksik okumaktır. Cephede silah, şehirde miting, gazetede yazı, kürsüde konuşma… Bunların hepsi, farklı biçimlerde, bağımsızlık iradesinin parçalarıdır.

Nazif’in Malta sürgününde yaşadıkları ve kaleme aldığı eserler de bu mücadelenin edebî hafızasını oluşturur. Malta Geceleri, Çalınmış Ülke ve Fırak-ı Irak gibi eserleri, vatanından uzak düşmenin acısını kişisel bir kederin ötesine taşıyan bir edebiyatın izlerini taşır.

Burada önemli bir ayrım yapalım: Süleyman Nazif’in Malta’ya sürülmesi, onun Mustafa Kemal Paşa’nın yürüttüğü bütün siyasi ve askerî faaliyetlerde doğrudan görev aldığı anlamına gelmez. Fakat işgal karşısında geliştirdiği millî direniş dili, Millî Mücadele’nin ihtiyaç duyduğu düşünsel ve ahlaki zemine katkı sağlamıştır.

Bir milletin istiklâli bazen bir cephede kazanılır; fakat o istiklâlin ne anlama geldiği, kalemlerin ve fikirlerin mücadelesiyle de nesillere aktarılır.

ZİYA GÖKALP: MİLLÎ DÜŞÜNCENİN SOSYOLOJİSİ

Diyarbakır’ın ikinci büyük düşünce damarı Ziya Gökalp’tir.

Gökalp’i yalnızca “Türkçülüğün teorisyeni” diye anmak, onun düşünce dünyasını daraltır. O; toplum, kültür, eğitim, dil, ahlak ve medeniyet meselelerini birlikte ele alan bir sosyolog ve düşünce adamıdır. Türk milliyetçiliğinin sistemleşmesinde ve Cumhuriyet’in fikrî ikliminin oluşmasında önemli rol oynamıştır.

Gökalp’in milliyetçiliği, yalnızca bir duygunun ifadesi değildir. Onun asıl meselesi, bir milletin kendisini tanıması, kültürünü anlaması ve çağdaş dünyanın bilimsel birikimiyle ilişkisini kurmasıdır.

Türkçülüğün Esasları adlı eserinde yer alan şu cümle, onun yaklaşımını özlü biçimde ortaya koyar:

“Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir.”

Bu cümledeki anahtar kelime “yükseltmek”tir. Bir milleti yükseltmek, başkalarını küçültmek değil; kendi dilini, kültürünü, eğitimini, bilimini, sanatını ve toplumsal kurumlarını geliştirmektir.

Gökalp’in millî kültür ile ortak medeniyet arasında kurduğu ayrım da burada önem kazanır. Ona göre milletlerin kendilerine özgü kültürel birikimleri korunurken bilim ve teknik gibi medeniyet unsurlarından yararlanılabilir. Bu düşünce, kendi kültürel kimliğini koruyarak çağdaşlaşma arayışının önemli bir ifadesidir.

Gökalp’in fikir hayatındaki asıl sınavlardan biri ise Malta sürgünüdür.

1919’da İngilizler tarafından tutuklanarak Malta’ya gönderilen Gökalp, yaklaşık iki yıl süren sürgünün ardından 1921’de yurda döndü. Ancak sürgün, onun düşünce hayatını bitirmedi. Diyarbakır’a döndükten sonra çıkardığı Küçük Mecmua aracılığıyla toplumsal ve kültürel meseleler üzerine yazmayı sürdürdü. Millî Mücadele’yi fikren destekledi; Cumhuriyet’in kuruluş döneminde de düşünce ve kültür alanındaki çalışmalarına devam etti.

Bu nokta özellikle önemlidir: Gökalp, Millî Mücadele yıllarında yalnızca geçmişi anlatan bir düşünür değildi. Yeni bir toplumun hangi kültürel ve düşünsel temeller üzerinde yükselebileceği sorusuna cevap arıyordu.

Mustafa Kemal Atatürk’e atfedilen meşhur ifade de Gökalp’in kurucu düşünce dünyasındaki yerini gösterir:

“Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, hislerimin babası Namık Kemal, fikirlerimin babası Ziya Gökalp’tir.”

Bu sözün farklı kaynaklarda aktarılış biçimleri bulunsa da ifade ettiği düşünsel yakınlık açıktır: Cumhuriyet’in kuruluşunu anlamak için yalnızca askerî zaferlere değil, o zaferlerin arkasındaki fikir dünyasına da bakmak gerekir.

Gökalp’in Diyarbakır’dan yükselen sesi, Türk milletinin modernleşme meselesini sosyolojik bir soruya dönüştürmüştür: Bir toplum, kendi tarihî ve kültürel birikimini korurken çağın gerektirdiği değişimi nasıl gerçekleştirebilir?

Bu soru bugün de geçerliliğini koruyor.

SEZAİ KARAKOÇ: MONA ROSA’DAN DİRİLİŞ DÜŞÜNCESİNE

Ve üçüncü isim: Sezai Karakoç.

1933’te Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde doğan Karakoç, Türk şiirinde kendine özgü bir estetik ve düşünce dünyası kurmuştur. Onu yalnızca Mona Rosa şiirinin şairi olarak tanımak, bir okyanusu tek bir damlayla tarif etmeye benzer.

Karakoç’un edebî serüveni, modern Türk şiirinin imkânlarını gelenek, inanç, tarih ve medeniyet düşüncesiyle buluşturur. Onun şiirinde bireysel duygular, toplumsal hafızadan ve metafizik arayıştan bütünüyle kopmaz.

Mona Rosa, Türk şiirinde aşkın, özlemin ve ulaşılmazlığın simgelerinden biri hâline gelmiştir. Şiirin açılışındaki şu dizeler, bu estetik dünyanın tanınmış örneklerindendir:

“Mona Rosa. Siyah güller, ak güller;”

Daha ilk dizede iki renk, iki duygu alanı ve bir karşıtlık kurulur. Gül, yalnızca bir çiçek değildir; güzelliğin, aşkın, kırılganlığın ve idealize edilmiş bir dünyanın taşıyıcısına dönüşür. Şiirin etkisi, duyguyu doğrudan açıklamak yerine imgeler aracılığıyla okuyucunun zihninde yeniden kurmasından gelir.

Mona Rosa’nın önemi, yalnızca gençlik aşkının şiire dönüştürülmesinde değildir. Şairin dili, bireysel duyguyu ortak bir estetik deneyime taşır. Okuyucu, şiirin özel hikâyesini bilmeden de onda kendi özlemini, ayrılığını ve erişemediği güzelliği bulabilir.

Ancak Karakoç’un edebiyat tarihindeki yeri bu şiirle sınırlanamaz. Hızırla Kırk Saat, Taha’nın Kitabı ve Gül Muştusu gibi eserleriyle şiiri tarih, inanç ve medeniyet meseleleriyle buluşturmuş; Diriliş düşüncesiyle edebiyatın ötesine geçen bir fikir dünyası oluşturmuştur.

Burada Süleyman Nazif ile Karakoç arasında ilginç bir karşılaştırma yapılabilir. Nazif’in işgal karşısındaki kalemi, vatanın açıkça tehdit edildiği bir tarihî anda yükselen sestir. Karakoç’un şiiri ise daha geniş bir zaman ve medeniyet ufkunda, insanın ve toplumun kendisini yeniden kurma arayışını işler. Biri doğrudan tarihî bir krizin karşısında sesini yükseltirken diğeri şiirin imkânlarıyla bir medeniyet tasavvurunu derinleştirir.

Gökalp’in sosyolojik düşüncesi de bu iki isim arasında başka bir bağ kurar: Milletin yalnızca siyasi bir sınırdan ibaret olmadığını; kültür, dil, hafıza, eğitim ve ortak değerlerle yaşadığını hatırlatır.

Üçü aynı düşünceyi, aynı üslupla savunmuş değildir. Fakat her biri, kendi alanında, insanın ve toplumun kendisini tanıması meselesine katkıda bulunmuştur.

Diyarbakır’ın edebiyat ve düşünce mirası tam da bu farklılıkların birlikteliğinde zenginleşir.

MALTA’DAN MİLLÎ MÜCADELE’YE: SÜRGÜNÜN SİLEMEDİĞİ FİKİR

Süleyman Nazif ile Ziya Gökalp’in Malta sürgünleri, Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki işgal ve baskı ortamının iki önemli örneğidir. İkisi de İngilizler tarafından Malta’ya gönderilmiş, ikisi de sürgün tecrübesini edebî veya düşünsel üretimlerinden bütünüyle ayrı tutmamıştır.

Fakat bu iki sürgünün anlamını doğru değerlendirmek gerekir. Malta’da bulunmaları, ikisinin de aynı siyasi çizgiye sahip olduğunu veya Millî Mücadele’nin bütün safhalarında aynı biçimde rol oynadığını göstermez. Nazif’in işgal karşısındaki gazetecilik ve edebiyat faaliyetiyle Gökalp’in sosyoloji ve kültür düşüncesi farklı nitelikler taşır.

Ortak noktaları, düşüncenin baskıyla ortadan kaldırılamayacağını göstermeleridir.

Birini kaleminin bedelini ödetmek için Malta’ya gönderiyorsunuz. Diğerini de… Peki, sonra ne oluyor?

Biri Kara Bir Gün ile millî hafızada yer ediyor; diğeri Türkçülüğün Esasları ve Küçük Mecmua ile düşünce hayatını etkiliyor. Sürgün, onları tarihin dışına çıkarmıyor; aksine, yaşadıkları dönemin anlaşılmasında önemli figürler hâline getiriyor.

Millî Mücadele’nin başarısını yalnızca cephelerdeki askerî hareketlerle açıklamak bu nedenle yetersizdir. Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğindeki siyasi ve askerî mücadele, halkın direnişi, yerel örgütlenmeler, basın, aydınların fikirleri ve millî bağımsızlık iradesiyle birlikte değerlendirilmelidir.

Diyarbakır’ın bu üç büyük ismi, farklı zamanlarda ve farklı yollarla, Türkiye’nin düşünce ve edebiyat tarihine katkı sunmuştur.

DİYARBAKIR’IN ADI NEDEN TÜRKİYE’YLE BİRLİKTE ANILMALI?

Şimdi gelelim meselenin güncel ve ironik tarafına.

Bir şehri birkaç siyasi sloganla tarif etmeye kalkışanlar, o şehrin tarihine biraz daha dikkatli bakmalıdır. Diyarbakır’ın tarihini yalnızca güncel çatışmalar, siyasi gerilimler veya bölücülük tartışmaları üzerinden anlatmak, bu toprakların yetiştirdiği düşünürlere, şairlere, bilim insanlarına ve kültür insanlarına haksızlık olur.

Diyarbakır, Türkiye’nin ortak tarihinin ve kültürünün önemli merkezlerinden biridir. Bu gerçeği kabul etmek, şehrin yerel kimliğini yok saymak değildir. Tam tersine, yerel zenginliğin ülkenin ortak kültürünü nasıl beslediğini görmektir.

Süleyman Nazif’in işgal karşısındaki duruşu, Ziya Gökalp’in Türk milletinin kültürü üzerine düşünceleri ve Sezai Karakoç’un Türkçe şiirle kurduğu medeniyet ufku, Diyarbakır’ın Türkiye’nin düşünce hayatındaki yerini açıkça ortaya koyar.

Elbette bir şehrin bütün sakinlerini aynı düşüncede sayamayız. Hiçbir şehir tek bir siyasi görüşün, ideolojinin veya kimliğin mülkü değildir. Diyarbakır da değildir.

Fakat bir şehrin tarihî mirası üzerinden konuşacaksak, onun yetiştirdiği büyük isimleri görmezden gelemeyiz. Diyarbakır’ın adı anıldığında yalnızca bugünün siyasi tartışmalarının değil, Türk edebiyatının, sosyolojisinin, şiirinin ve millî hafızasının da akla gelmesi gerekir.

Üstelik bunun için kimsenin yeni bir tarih yazmasına da ihtiyaç yoktur. Tarih zaten oradadır: Süleyman Nazif’in işgal karşısındaki kaleminde, Gökalp’in sosyolojik düşüncesinde, Karakoç’un şiirinde…

Cumhuriyet’in millî birlik anlayışı da yerel kültürleri yok saymakla değil, farklı şehirlerin birikimini ortak bir vatandaşlık ve tarih bilinci içinde buluşturmakla güçlenir. Millî birlik, herkesin aynı düşünmesi değil; ortak vatanın geleceğini birlikte kurabilmesidir.

Diyarbakır’ın tarihî ve kültürel mirası, bu birlik fikrinin önemli bir parçasıdır.

SON SÖZ: DİYARBAKIR DENİLİNCE TÜRKİYE AKLA GELMELİDİR

Diyarbakır’ın surları taşla, hafızası insanla, düşünce dünyası ise yetiştirdiği büyük isimlerle ayaktadır.

Süleyman Nazif, bize işgal karşısında susmamanın; Ziya Gökalp, milleti kültürü ve toplumsal yapısıyla anlamanın; Sezai Karakoç ise dili, şiiri ve medeniyet düşüncesini derinleştirmenin önemini hatırlatıyor.

Üç ayrı kalem, üç ayrı düşünce yolu… Fakat hepsi Türkiye’nin edebiyat ve fikir tarihinde iz bırakmış isimler.

Şimdi birileri Diyarbakır’ın adını yalnızca bölücülük tartışmalarıyla anmak istiyorsa, kendilerine küçük bir tarih okuması tavsiye edelim. Belki Kara Bir Gün’ü okurlar; belki Türkçülüğün Esasları’nı açarlar; belki de Mona Rosa’nın dizelerinde bir süre durup düşünürler.

Çünkü tarih, bugünün siyasi etiketlerine sığmayacak kadar geniştir.

Diyarbakır’ı Türkiye’den kopararak anlamaya çalışanlar da Türkiye’yi Diyarbakır’dan ayrı düşünmeye kalkışanlar da aynı yanılgıya düşer: Ortak hafızanın parçalarını birbirinden koparırlar.

Diyarbakır denilince Türkiye akla gelmelidir. Türkiye denilince de Diyarbakır’ın surları kadar sağlam tarihî hafızası, Süleyman Nazif’in cesur kalemi, Ziya Gökalp’in düşüncesi ve Sezai Karakoç’un şiiri hatırlanmalıdır.

Cumhuriyet’in millî birliği, işte böyle bir ortak tarih ve gelecek bilinciyle güçlenir.

Ve ironinin en güzel tarafı şudur: Diyarbakır’ın Türkiye’ye ait olduğunu kanıtlamak için slogan üretmeye gerek yoktur. Bazen üç büyük ismin adını yan yana yazmak yeterlidir.

Prof Dr Kemal Duruhan

HERKES HAKLI, HERKES MASUM… PEKİ BU MEMLEKETİN SUÇU NE?Aslında her şey herkese yeterdi. Biraz adalet, biraz vicdan, bira...
12/10/2026

HERKES HAKLI, HERKES MASUM… PEKİ BU MEMLEKETİN SUÇU NE?

Aslında her şey herkese yeterdi. Biraz adalet, biraz vicdan, biraz da paylaşmayı bilseydik…

Ama ne mümkün! Gözümüz doymuyor, hırsımız dinmiyor, birbirimizi çekemiyoruz. Yetinmeyi zayıflık, paylaşmayı kayıp, başkasının başarısını da kendi yenilgimiz sayıyoruz.

Sonra kalkıp adaletten, eşitlikten, kardeşlikten söz ediyoruz. İnsan sormadan edemiyor: Bu kadar güzel kavramı dilimizden düşürmüyoruz da hayatımızdan neden eksik ediyoruz?

Gelelim siyasete…

İktidar ne söylese muhalefet karşı çıkıyor; muhalefet ne önerse iktidar burun kıvırıyor. Sanki mesele memleketi düzeltmek değil de kimin haklı çıkacağını ispatlamak!

İktidarın yaptığı her şey yanlış, muhalefetin söylediği her şey değersizse, bu ülkenin doğruya ulaşmak için kime ihtiyacı var?

Bir de her iki tarafın kendinden emin savunucuları var. Kendi tarafının yanlışına kör, karşı tarafın doğrusuna sağır! Sonra da toplumsal huzurun neden bozulduğunu merak ediyoruz.
Herkes haklı, herkes masum, herkes ülkeyi kurtarmaya talip…

Peki, bu memleket neden bir türlü kurtulamıyor?

Ekonomik sıkıntıyla boğuşan vatandaşın hangi partinin haklı çıktığı umurunda mı? Pazarda filesini dolduramayan emeklinin, dükkânında siftah bekleyen esnafın, geleceğini kurmaya çalışan gencin derdi siyasi skor tabelası mı?

Hayır efendim! İnsanlar geçim derdinde, siz hâlâ birbirinize üstünlük kurma derdindesiniz.
Birbirinizin yanlışını ortaya çıkarmak için harcadığınız enerjinin yarısını ülkenin sorunlarını çözmeye harcasanız, belki de bu kadar yorulmayacağız.

Ama biliyoruz, uzlaşmak zor iştir. Çünkü uzlaşınca düşmanlık üzerinden kurulan düzen bozulur; ortak akıl devreye girince kişisel hesaplara yer daralır.

İşte asıl mesele de burada başlıyor.

Herkesin haklı çıkmaya çalıştığı yerde, hakikatin kendisi kaybeder; bedelini ise haklı çıkma yarışına hiç katılmayan halk öder.

Sonra dönüp halka birlik çağrısı yaparsınız. Hangi birlikten söz ediyorsunuz? Birbirine düşürdüğünüz, siyasi kimliklere böldüğünüz, komşusunu rakip, farklı düşüneni düşman gören insanlardan mı?
Yeter artık!

Bu ülke de bu halk da hiç kimsenin kişisel hırsından, siyasi ihtirasından veya koltuk sevdasından ibaret değil.

Ülkenin geleceği, partilerin geleceğinden büyüktür. Bunu anlayamayacak kadar körleştiysek, sorunumuz yalnızca siyaset değil, vicdan sorunudur.

Benim derdim bir partiyi aklamak, diğerini mahkûm etmek değil. Benim derdim, doğruyu söyleyenin kimliğine bakmadan doğruya sahip çıkabilmek.
Çünkü doğru, söyleyenin rozetine göre renk değiştirmez. Adalet, tarafımıza göre şekil almaz. Eşitlik, yalnızca işimize geldiğinde hatırlayacağımız bir kavram değildir.

Ve son bir sözüm var:

Memleketi kurtarmaya soyunanlar, önce kendi hırslarından kurtulmayı öğrensin. Belki o zaman halkın sırtından inmeyi de hatırlarlar!

Mehmet Doğruel
12 Ekim 2026

12/10/2026
ISLANMASIN GÖZYAŞLARIYLA  ANILAR Yalnızlık demişler adınaAklınla yüreğin arasındasın daimaLakin bazen toplanıp geliyorla...
10/10/2026

ISLANMASIN GÖZYAŞLARIYLA ANILAR

Yalnızlık demişler adına
Aklınla yüreğin arasındasın daima
Lakin bazen toplanıp geliyorlar başına
Ne yapsan da gitmiyorlar
Işınlanmış gibi karşındalar
Zaten kendini dinliyorsun
Lanet olası bırakmıyor anılar tek başına
Israrla oradalar, kafan karışıyor
Kalkıp gidiyorsun uzak diyarlara

Dağ bayır ova demeden geziyorsun
Ellerin havada huzuru kucaklarcasına
Mavilere takılıyor gözün, o da ne
İşte görmek istediğin manzara
Süzülerek dolaşıyor gökkuşağı renklerinde uçurtma
Lütfen dokunmayın çocuğa,rahat uçursun
Ellerine dokunmayın özgürlüğe sahip çıksın
Rahat bırakın duygularıyla dokunmayın ona

Ayrılıklar olmasın yaşamdan , yalnızlık demişsek te adına
Dokunmasın hüzün yüreklere, sevgi aksın daima
Íslanmasın gözyaşlarıyla anılar
Neden diye sorun, sorun ki öğrenin
Anlamanin düşünmenin sorgulamanın değerini öğrenmek adına

Ferhan Yeşil

SANATIN IŞIĞINDA HAYAT BULAN TAVŞAN!Uşak Küçük Mucitler Robotik Kodlama ve Resim Kursu’nda sanata yolculuk!Uşak Küçük Mu...
10/10/2026

SANATIN IŞIĞINDA HAYAT BULAN TAVŞAN!
Uşak Küçük Mucitler Robotik Kodlama ve Resim Kursu’nda sanata yolculuk!
Uşak Küçük Mucitler Robotik Kodlama ve Resim Kursu’nda, 50 × 70 cm boyutlarındaki karakalem tavşan çalışması, çizgi, ışık ve gölgenin uyumuyla hayat buluyor. Karakalem tekniğiyle hazırlanan bu özel çalışmada, ışık-gölge geçişleri, tonlama ve perspektif kullanılarak tavşanın hacmi, dokusu ve derinliği etkileyici bir biçimde ortaya çıkarılıyor. Açık ve koyu tonların dengesi, esere gerçekçilik ve sanatsal bir bütünlük kazandırıyor.
🎨 SANATLA BULUŞUN, HAYAL GÜCÜNÜZÜ RENKLENDİRİN!
Uşak’ta resim sanatçısı ve resim öğretmeni Bircan Demirtaş eşliğinde siz de sanatın büyülü dünyasına adım atın! Karakalemden yağlı boyaya, çizim tekniklerinden özgün sanatsal çalışmalara kadar kendinizi keşfedin ve yeteneğinizi geliştirin.
Her yaşa sanat, her çizgiye bir hayal!
Uşak Küçük Mucitler Robotik Kodlama ve Resim Kursu
Bircan Demirtaş’la sanatla tanışmaya, üretmeye ve hayallerinizi çizgilerle buluşturmaya herkesi davet ediyoruz!

Beklemeyince, ummayınca, vazgeçince hafifliyor hayat: Kocaman bir yük kalkıp gidiyor üzerinden… Kendi kendine kalınca, k...
10/10/2026

Beklemeyince, ummayınca, vazgeçince hafifliyor hayat: Kocaman bir yük kalkıp gidiyor üzerinden… Kendi kendine kalınca, kimseden beklentin olmayınca, oluruna bırakınca kolaylaşıyor…

Hayatın dümeninin elinde olmadığını anladığında, vitesi boşa aldığında, rüzgara karşı durmadığında, her şeyi kontrol edemeyeceğini kanıksadığında, bazı konularda kadere güvenip boşverebildiğinde güzelleşiyor…

Fedakarlıktan vazgeçip kendine döndüğünde, önce kendini önemsediğinde, o kadehi kendine kaldırdığında anlamlaşıyor…

Yavaş yavaş anlıyorsun; sen aslında kimdin, hatırlıyorsun… Başkalarını çok sevmeyi bırakıp, narsistleşmeden kendini sevmeyi de öğreniyorsun…
Ve işte böyle böyle iyileşiyorsun…

ÜLKEDE SAĞLAM NE KALDI?Atalarımız "Bir çürük elma, bir sepet elmayı çürütür" derlerdi... Ne yazık ki biz bugün, tek bir ...
10/10/2026

ÜLKEDE SAĞLAM NE KALDI?

Atalarımız "Bir çürük elma, bir sepet elmayı çürütür" derlerdi...
Ne yazık ki biz bugün, tek bir çürük elmanın değil; koskoca bir sepetin çürüdüğü günlerden geçiyoruz ülkece.

Ülkede hukukun ağır aksak işlediği, kararların kişilere ya da kurumlara göre verildiği, faili meçhul vakaların ve adalete olan inancın yıprandığı bir dönem yaşıyoruz.

Ekonomik krizin derinleştiği, halkın büyük bir kesiminin açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşam mücadelesi verdiği bu tabloda; yaklaşık 60 şehirde kamuya ait taşınmazların, hastanelerin, köprü ve otoyolların özelleştirme adı altında satışa çıkarılmasına şahit oluyoruz.

Tüm bunlara rağmen ekonomi yönetiminin tozpembe bir tablo çizmeye devam etmesi ise halkın gerçekleriyle tamamen kopuk bir yönetim anlayışını gözler önüne seriyor.

Esnafın yüksek vergi yükü, sigorta primleri ve artan girdi maliyetleri altında beli bükülmüş durumda.
Her gün yüzlerce esnaf kepek kapatıp ekmek kapısına kilit vururken, ekonomi çarkları durma noktasına geliyor.

Diğer taraftan, tarih boyunca bir tarım ve hayvancılık ülkesi olarak anılan Türkiye’de; gübre, mazot ve tohum gibi girdi maliyetlerinin yüksekliği yüzünden çiftçimiz ürettiğinin karşılığını alamamakta ve iflasa sürüklenmektedir.
İklim politikaları ve yönetimsel hatalarla hayvancılık adeta can çekişirken; diğer yandan sentetik/yapay et tartışmalarıyla sektör belirsizliğe sürüklenmekte, halkın sağlığı ve gıda güvenliği riske atılmaktadır.
savaştan yeni çıkmış Suriye’den pamuk, savaşın ortasındaki Ukrayna’dan buğday ithal ederek yerli üreticiyi yalnız bırakmak, yerli tarım ve hayvancılığı bitme noktasına getirmek demektir.

Geleceğimizin teminatı olan evlatlarımızı emanet ettiğimiz eğitim sistemi de ne yazık ki çökmüş durumdadır.
Sadece nitelikli eğitim sorunu değil, okullardaki güvenlik zafiyetleri ve çocuklarımızın can güvenliği kaygısı hepimizin ortak endişesi haline gelmiştir.
Tüm bunlara paralel olarak yaşanan toplumsal ve ahlaki dejenerasyon, bir toplumun yapı taşı ve var oluş nedeni olan aile kavramını hızla altüst etmektedir.

Siyasi ahlakın ve etik değerlerin zedelendiği; dün bir siyasi partide durup bugün tam zıttı bir anlayışla ittifak kuran siyasi omurgasızlığın ilke edinildiği bir süreçten geçiyoruz.
Rüşvet, yolsuzluk ve tüyü bitmemiş yetimin hakkının gasp edildiği iddialarıyla çalkalanan bu yapıda, ülkeyi bu noktaya getirenlerin hâlâ o koltukları terk etmek istememesinin nedeni gün gibi ortadadır:

Koltuk kirlenmiştir ve kalkmak, o ayıbı ifşa edecektir.

Koltuk sevdalıları o koltuklara sıkı sıkıya sarılırken; halk sadece bugünün değil, yarının ve geleceğin de kaygısını taşımaktadır.

Unutulmamalıdır ki: Toplumsal gelişmenin de, toplumsal çürümenin de temelinde yöneticilerin tavrı ve ahlakı yatar.

Sağlıkla kalın.

Gülendam METİN
Alfa Anadolu TV
Siyasi Köşe Yazarı
📌

*BAŞLIK: HEDEF ERDOĞAN, OYUN BÜYÜK*Yıllardır aynı senaryo. Ne zaman Türkiye şahlansa, ne zaman Doğu'da, Hatay'da, Van'da...
10/10/2026

*BAŞLIK: HEDEF ERDOĞAN, OYUN BÜYÜK*

Yıllardır aynı senaryo. Ne zaman Türkiye şahlansa, ne zaman Doğu'da, Hatay'da, Van'da taş üstüne taş konulsa, aynı koro devreye giriyor.

Bugün AK Parti ve Liderimiz Recep Tayyip Erdoğan üzerinden oynanan oyun da bundan farklı değil.

Fon deniliyor, borsa deniliyor... Ama hedefteki isimlere bakın. Hedef, milletin evladı olan insanları yıpratmak değil; doğrudan Reis'in iradesini, AK Davayı zayıflatmak.

Bu bir kumpas mı? Evet, bu bir kumpastır.

Dışarıdan CHP eliyle, içeriden de yıllarca davanın sırtından geçinen bir avuç menfaatçinin eliyle Erdoğan'sız bir AK Parti, AK Parti'siz bir Türkiye hayali kuruluyor.

Ama unuttukları bir şey var: Bu millet feraset sahibidir.

Biz sahayı biliriz. Biz Van Gölü kenarında yapılan hizmeti de, Hatay'da depremden sonra ayağa kalkan devleti de gördük. Bunu üç-beş fon baronuna yedirmeyiz.

Sayın Cumhurbaşkanımızdan beklentimiz nettir:

Neşteri vur Sayın Reisim.

Ucu kime dokunursa dokunsun, bu davaya ihanet eden, milletin hakkını kendi cebine koyan kim varsa temizlensin.

Çünkü AK Parti bir partiden öte bir misyonun adıdır. Bu misyon kirli ellere teslim edilemez.

Millet sandıktan önce partisinin temizlendiğini görmek istiyor. Ve biliyoruz ki, bu temizliği yapacak tek irade Recep Tayyip Erdoğan'dır.

ALFA ANADOLU TV KÖŞE YAZARI

AYDIN KAYA

Address

Antakya

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when ALFA Anadolu TV posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Business

Send a message to ALFA Anadolu TV:

Shortcuts

Share

Category