Labmedya

Labmedya LabMedya, adından da anlaşılacağı üzere laboratuvar sektöründeki medya kanalı olarak hizmet

Çocuğu veya ergeni cezalandırarak “daha disiplinli” hale getirmek her zaman beklenen sonucu vermeyebilir. Çin'de gerçekl...
04/09/2026

Çocuğu veya ergeni cezalandırarak “daha disiplinli” hale getirmek her zaman beklenen sonucu vermeyebilir. Çin'de gerçekleştirilen ve 878 ergeni üç yıl boyunca takip eden yeni bir araştırma, sert ebeveynlik uygulamalarının depresif belirtiler ve saldırgan davranışlarla nasıl bağlantılı olabileceğini inceledi. Sonuçlar özellikle “ruminasyon” adı verilen, kişinin üzüntü veya öfke yaratan düşünceleri zihninde tekrar tekrar döndürmesi sürecinin bu ilişkide önemli bir rol oynayabileceğini gösteriyor.

Araştırmada ergenlerin ilk yıl maruz kaldıkları sert ebeveynlik davranışları değerlendirildi. Bunlar psikolojik saldırganlığın yanı sıra çimdikleme gibi fiziksel cezaları ve daha ağır fiziksel davranışları da kapsıyordu. Bir yıl sonra gençlerin üzüntü ve öfke üzerine ne ölçüde tekrar tekrar düşündükleri ölçüldü; üçüncü yılda ise depresif belirtiler ile reaktif ve proaktif saldırganlık değerlendirildi. İlk analizlerde üzüntü ruminasyonu sert ebeveynlikle depresif belirtiler arasındaki ilişkiye aracılık ederken, öfke ruminasyonu saldırganlıkla bağlantılı yolakta öne çıktı.

Araştırmanın en dikkat çekici sonucu ise iki ruminasyon biçimi birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıktı. Üzüntü üzerine sürekli düşünmek yalnızca depresif belirtilerle değil, saldırganlıkla da ilişkili ortak bir aracı mekanizma olarak belirdi. Başka bir ifadeyle, sürekli çaresizlik, kayıp veya üzüntü üzerine düşünmenin etkileri yalnızca içe kapanma şeklinde görülmeyebilir; duyguları düzenlemeyi zorlaştırarak dışa yönelen saldırgan tepkilerle de bağlantılı olabilir. Araştırmacılar ayrıca bazı yolların kız ve erkek ergenlerde farklılaşabildiğini bildirdi.

kaynak: https://www.labmedya.com/sert-disiplin-cocuklari-daha-kontrollu-yapmayabilir-3-yillik-arastirma-depresyon-ve-saldirganlikla-baglantili-zihinsel-donguyu-ortaya-cikardi

Hasar görmüş sinirleri yeniden büyümeye teşvik eden ve bunu büyük cerrahi girişimler yerine biyolojik olarak uyumlu mate...
04/09/2026

Hasar görmüş sinirleri yeniden büyümeye teşvik eden ve bunu büyük cerrahi girişimler yerine biyolojik olarak uyumlu materyallerle gerçekleştiren tedaviler, rejeneratif tıbbın en dikkat çekici araştırma alanlarından biri. Hidrojel ve peptit temelli biyomateryaller, hasarlı bölgede hücrelerin tutunabileceği üç boyutlu bir ortam oluşturarak büyüyen sinir liflerine fiziksel ve biyokimyasal destek sağlayabilecek yapılar olarak araştırılıyor. En büyük hedeflerden biri, vücudun kendi onarım mekanizmalarını destekleyen ve gerektiğinde minimal invaziv biçimde uygulanabilen materyaller geliştirmek.

MIT ve New York University araştırmacıları bu alandaki erken ve önemli çalışmalardan birini 2000 yılında duyurdu. Araştırmacıların geliştirdiği amino asitlerden oluşan peptit materyal, uygun koşullarda kendi kendine organize olarak son derece ince nanoliflerden oluşan bir iskele meydana getiriyordu. Laboratuvar ortamında nöronlar bu yapı üzerine tutunabildi, sinirsel iletişimde kullanılan aksonlarını geliştirdi ve diğer hücrelerle işlevsel sinapslar oluşturdu. Böylece biyomateryallerin yalnızca hücreleri taşımak yerine sinir dokusunun yeniden yapılanabileceği bir mikroçevre oluşturabileceği gösterildi.

Aradan geçen yıllarda bu fikir daha gelişmiş enjekte edilebilir hidrojellere kadar ilerledi. Günümüzde araştırmacılar hasarlı bölgeyi doldurabilen, sinir liflerinin büyümesini yönlendirebilen ve büyüme faktörleri veya hücreleri taşıyabilen biyomateryaller üzerinde çalışıyor. Bilimsel literatürde bazı enjekte edilebilir hidrojel sistemlerinin kemirgen ve domuz omurilik hasarı modellerinde lezyon bölgesinin köprülenmesini, yeni damar oluşumunu ve aksonların doku içerisine büyümesini desteklediği bildiriliyor.

Kaynak: https://www.labmedya.com/hasarli-sinirleri-onarabilecek-akilli-jeller-gelistiriliyor-amac-sinir-liflerine-yeniden-buyuyebilecekleri-bir-yol-acmak

Görme kaybına yol açabilen ciddi kornea hasarlarında, bazı hastalar için kornea nakli gerekli olabiliyor. Ancak uygun do...
04/09/2026

Görme kaybına yol açabilen ciddi kornea hasarlarında, bazı hastalar için kornea nakli gerekli olabiliyor. Ancak uygun donör dokusunun sınırlı olması, araştırmacıları laboratuvarda üretilebilecek alternatiflere yöneltiyor. Güney Kore'deki POSTECH ve Kyungpook National University araştırmacılarının geliştirdiği teknoloji, 3D biyoyazıcı kullanarak insan korneasının doğal yapısına ve şeffaflığına yaklaşan yapay bir kornea stroması üretmenin mümkün olabileceğini gösterdi.

Araştırmacılar sıradan bir plastik malzeme yerine, hücreleri uzaklaştırılmış kornea stromasından elde edilen hücre dışı matriks ile kök hücreleri içeren bir “biyomürekkep” kullandı. Asıl yenilik ise baskı işleminin kendisinde ortaya çıktı. Biyomürekkep yazıcının ince ucundan geçerken oluşan kesme kuvvetleri kontrol edilerek kolajen liflerinin belirli yönlerde hizalanması sağlandı. Böylece araştırmacılar, doğal insan korneasının ışığı geçirebilmesinde kritik öneme sahip düzenli kolajen mimarisine benzeyen bir yapı oluşturmayı başardı.

Hayvan deneylerinde de dikkat çekici sonuçlar elde edildi. POSTECH'in açıklamasına göre 3D baskıyla oluşturulan kornea dokusu tavşanlara implante edildi ve dört hafta sonra kolajen liflerinin doğal insan korneasındakine benzeyen kafes benzeri bir düzen oluşturduğu gözlendi. Üretilen dokunun şeffaflığını koruması ve biyouyumluluk göstermesi, teknolojinin doku mühendisliği açısından potansiyelini ortaya koydu. Araştırma Biofabrication dergisinde “Shear-induced alignment of collagen fibrils using 3D cell printing for corneal stroma tissue engineering” başlığıyla yayımlandı.

Kaynak: https://www.labmedya.com/3d-yaziciyla-insan-korneasina-benzeyen-yapay-doku-uretildi

Otizm spektrum bozukluğu ve dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB), belirtileri ve tanı kriterleri açısından bi...
04/09/2026

Otizm spektrum bozukluğu ve dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB), belirtileri ve tanı kriterleri açısından birbirinden farklı iki nörogelişimsel durum. Ancak Nature Genetics dergisinde yayımlanan kapsamlı bir genetik araştırma, bu iki durumun biyolojik hikâyesinin bazı noktalarda kesiştiğini gösteriyor. Araştırmacılar otizm ve DEHB ile ilişkili genetik yatkınlıkların önemli ölçüde örtüştüğünü ve aynı genetik bölgelerden bazılarının her iki durumla da bağlantılı olduğunu ortaya koydu.

Araştırmada büyük ölçekli genom verileri bir araya getirildi. Birleşik analiz toplam 34.462 otizm ve/veya DEHB vakası ile 41.201 kontrolü kapsadı ve yaklaşık 8,9 milyon genetik varyant incelendi. Araştırmacılar iki durum tarafından paylaşılan yedi genetik bölge belirlerken, otizm ile DEHB'yi genetik açıdan birbirinden ayıran beş bölge daha tespit etti. Bu beş bölgede genetik etkilerin iki durum için ters yönlerde olduğu görüldü.

En dikkat çekici sonuçlardan biri, hem otizm hem de DEHB tanısı bulunan kişilerde ortaya çıktı. Araştırmacılar bu grubun, yalnızca otizm veya yalnızca DEHB tanısı bulunan gruplarla karşılaştırıldığında her iki duruma ilişkin genetik yatkınlığı birlikte daha fazla taşıdığını bildirdi. Çalışma ayrıca ortak genetik bileşenin diğer psikiyatrik özelliklerle, otizm ve DEHB'yi birbirinden ayıran genetik bileşenin ise özellikle bilişsel özelliklerle ilişkili olduğunu gösterdi.

Kaynak: https://www.labmedya.com/otizm-ve-dehb-arasinda-genetik-bir-bag-var-bilim-insanlari-iki-durumun-paylastigi-genetik-bolgeleri-belirledi

Yeterince uyumazsanız beyniniz kendini yemeye başlar.” Sosyal medyada sıkça karşılaşılan bu çarpıcı ifade, gerçek bir bi...
04/09/2026

Yeterince uyumazsanız beyniniz kendini yemeye başlar.” Sosyal medyada sıkça karşılaşılan bu çarpıcı ifade, gerçek bir bilimsel araştırmadan doğdu ancak araştırmanın sonucunu fazlasıyla basitleştiriyor. The Journal of Neuroscience dergisinde yayımlanan çalışmada araştırmacılar, uyku kaybının fare beynindeki astrosit ve mikroglia adı verilen destek ve bağışıklık hücrelerinin faaliyetlerini nasıl değiştirdiğini inceledi. Sonuçlar beynin kelimenin gerçek anlamıyla “kendisini yediğini” değil, bazı hücresel temizlik mekanizmalarının uyku kaybıyla daha aktif hale gelebildiğini gösterdi.

Araştırmada hem kısa süreli uyku yoksunluğundan hem de yaklaşık beş günlük kronik uyku kısıtlamasından sonra astrositlerin sinapsların bazı bölümlerini fagositoz yoluyla temizleme faaliyetinin arttığı görüldü. Bu aktivite özellikle büyük ve yoğun kullanılan sinapsların presinaptik bileşenlerinde gözlendi. Araştırmacılar bunun uzun süre uyanık kalmanın oluşturduğu yüksek sinaptik aktivitenin ardından yıpranmış bileşenleri ortadan kaldırmaya yönelik bir bakım mekanizması olabileceğini belirtiyor.

Daha dikkat çekici sonuç ise kronik uyku kısıtlamasında ortaya çıktı. Uzun süreli uyku kaybı yaşayan farelerde beynin bağışıklık hücreleri olan mikroglialarda aktivasyon ve sinaptik parçaların fagositozunda artış tespit edildi. Araştırmacılar, uzun süre devam eden düşük seviyeli mikroglia aktivasyonunun beyni başka hasarlara karşı daha hassas hale getirebileceğini öne sürdü. Ancak çalışma farelerde gerçekleştirildi ve sonuçlar doğrudan “uykusuzluk insan beynini yer” veya “kalıcı beyin hasarı oluşturur” şeklinde yorumlanamaz.

Kaynak: https://www.labmedya.com/uykusuzluk-beynin-kendini-yemesine-mi-neden-oluyor-cok-paylasilan-iddianin-arkasindaki-arastirma-aslinda-ne-soyluyo

Eklem ağrısı ve sertliği artık yalnızca ileri yaşlarla ilişkilendirilen şikâyetler değil. Genç yetişkinlerde de diz, kal...
03/09/2026

Eklem ağrısı ve sertliği artık yalnızca ileri yaşlarla ilişkilendirilen şikâyetler değil. Genç yetişkinlerde de diz, kalça, sırt ve diğer bölgelerde ağrı görülebiliyor. Ancak her gençte görülen eklem ağrısını “erken kireçlenme” olarak değerlendirmek doğru değil. Osteoartrit gelişiminde yaşın yanı sıra geçirilmiş eklem yaralanmaları, vücut ağırlığı, genetik özellikler, eklemin yapısı ve bazı mesleki veya sportif yüklenmeler gibi çok sayıda faktör rol oynuyor.

Hareketsizlik ise değiştirilebilir önemli faktörlerden biri. Uzun süre oturmak ve yeterince fiziksel aktivite yapmamak kas kuvvetini ve genel fiziksel kapasiteyi olumsuz etkileyebiliyor. Eklem çevresindeki güçlü kaslar hareket sırasında yükün yönetilmesine yardımcı oluyor. Bu nedenle düzenli egzersiz, özellikle osteoartrit söz konusu olduğunda ağrının azaltılması ve fiziksel fonksiyonun geliştirilmesi için uluslararası klinik kılavuzların temel önerileri arasında bulunuyor.

Beslenme ve metabolik sağlık da tablonun bir parçası. Özellikle fazla kilo, diz ve kalça gibi yük taşıyan eklemlerde mekanik yükü artırırken yağ dokusuyla ilişkili metabolik ve inflamatuvar süreçler de osteoartrit araştırmalarında önem taşıyor. Gut ise farklı bir mekanizmaya sahip: Kandaki ürik asit düzeylerinin yükselmesi ve ürat kristallerinin eklemlerde birikmesiyle ortaya çıkıyor. Bu nedenle genç yaşta tekrarlayan eklem ağrısı veya şişliği otomatik olarak “kıkırdak aşınması” olarak yorumlanmamalı.

Kaynak: https://www.labmedya.com/20li-ve-30lu-yaslarda-eklem-agrilari-neden-artiyor-eklem-agrilari-neden-beklenenden-erken-zorlayabilir

Sosyal medyada zaman zaman “Bir araştırmaya göre erkeklerin stresinin yaklaşık yüzde 90’ı kadınlardan kaynaklanıyor” şek...
03/09/2026

Sosyal medyada zaman zaman “Bir araştırmaya göre erkeklerin stresinin yaklaşık yüzde 90’ı kadınlardan kaynaklanıyor” şeklinde dikkat çekici bir iddia paylaşılıyor. Ancak bu oranı doğrulayan güvenilir ve hakemli bir bilimsel çalışma bulunmuyor. Dolayısıyla söz konusu ifadeyi bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçek gibi sunmak yanıltıcı.

Erkeklerin stres kaynaklarını inceleyen geniş ölçekli araştırmalar çok daha karmaşık bir tablo ortaya koyuyor. International Men and Gender Equality Survey verilerinde erkekler açısından özellikle yeterli iş veya gelire sahip olamama ve aileyi ekonomik olarak geçindirme baskısı önemli stres kaynakları arasında yer alıyor. Araştırmada erkeklerin genel olarak yüzde 61’i yeterli iş veya gelir olmadığı için sık sık stresli ya da depresif hissettiğini belirtirken, bazı ülkelerde bu oran yüzde 90’ın üzerine çıkıyor.

İlişkiler elbette stres kaynağı olabilir. Partnerler arasındaki çatışmalar, iletişim sorunları, ekonomik anlaşmazlıklar veya ilişkinin geleceğine ilişkin belirsizlikler hem erkeklerde hem kadınlarda psikolojik stres yaratabilir. Ancak buradan hareketle erkeklerin toplam stresinin belirli bir yüzdesini “kadınların oluşturduğu” sonucuna varmak bilimsel açıdan mümkün değil. Stres; çalışma koşulları, ekonomik durum, sağlık, aile sorumlulukları, sosyal ilişkiler ve bireysel psikolojik faktörlerin etkileşiminden doğuyor.

Sonuç olarak “erkeklerin stresinin yüzde 90'ı kadınlardan kaynaklanıyor” ifadesi bilimsel bir bulgudan çok, kaynağı belirsiz bir internet iddiası niteliğinde. Bilimsel veriler erkeklerde stresin önemli olduğunu doğruluyor; ancak bunun yüzde 90’ını kadınlara bağlayan güvenilir bir kanıt sunmuyor. Özellikle cinsiyetler hakkında bu kadar kesin oranlar içeren iddialarda araştırmanın adı, örneklem büyüklüğü ve yayımlandığı akademik dergi görülmeden sonuca varılmaması gerekiyor.

Kaynak: https://www.labmedya.com/erkeklerin-stresinin-yuzde-90i-kadinlardan-kaynaklaniyor-iddiasi-gercek-mi-arastirmalar-farkli-bir-tablo-gosteriyor

Kemoterapinin en büyük sorunlarından biri, kanser hücrelerini öldürürken sağlıklı dokulara da zarar verebilmesi. Johns H...
03/09/2026

Kemoterapinin en büyük sorunlarından biri, kanser hücrelerini öldürürken sağlıklı dokulara da zarar verebilmesi. Johns Hopkins Üniversitesi’ndeki araştırmacıların üzerinde çalıştığı deneysel protein mühendisliği yaklaşımı ise bu soruna farklı bir çözüm arıyor: Tedavinin güçlü etkisini mümkün olduğunca yalnızca kanser hücresinin içinde ortaya çıkarmak. Amaç, sağlıklı hücreleri daha fazla koruyabilecek son derece seçici tedavi sistemleri geliştirmek.

Johns Hopkins’ten kimya ve biyomoleküler mühendisliği profesörü Marc Ostermeier’in araştırmaları, belirli hücresel sinyallere yanıt verebilen mühendislik ürünü “protein anahtarları” geliştirilmesine odaklanıyor. Üniversitenin açıklamasına göre laboratuvarda geliştirilen yeniliklerden biri, kanser hücrelerine kendi antikanser ilaçlarını üretmeleri yönünde talimat verebilen protein anahtarlarını kapsıyor. Buradaki temel fikir, kanserle ilişkili moleküler özellikleri algılayan biyolojik sistemler oluşturarak öldürücü etkinin doğru hücrede devreye girmesini sağlamak.

Bu yaklaşım, hassas kanser tedavilerinde giderek önem kazanan daha geniş bir hedefin parçası: İlacı yalnızca tümöre ulaştırmak değil, etkisini de doğru yerde ortaya çıkarmak. Johns Hopkins araştırmacıları farklı projelerde kanser hücrelerindeki reseptörleri hedefleyen ilaç taşıma sistemleri, nanotüpler ve programlanabilir biyomoleküller üzerinde çalışıyor. Böyle bir seçicilik gelecekte kemoterapi ve diğer kanser tedavilerinin sağlıklı dokularda oluşturduğu istenmeyen etkilerin azaltılmasına katkı sağlayabilir.

Kaynak:https://www.labmedya.com/kanser-hucrelerine-kendi-ilacini-urettirmek-mumkun-mu-bilim-insanlari-protein-anahtarlari-uzerinde-calisiyor

Düşünmek, görmek, bir nesneye dokunduğumuzu hissetmek ya da sıcak bir yüzeyden elimizi saniyeler içinde çekmek… Bütün bu...
02/09/2026

Düşünmek, görmek, bir nesneye dokunduğumuzu hissetmek ya da sıcak bir yüzeyden elimizi saniyeler içinde çekmek… Bütün bu süreçlerin arkasında vücudun son derece karmaşık iletişim ağı olan sinir sistemi bulunuyor. Merkezi sinir sistemi beyin ve omurilikten, periferik sinir sistemi ise bunları vücudun diğer bölgelerine bağlayan sinirlerden oluşuyor. Bu ağ, beyin ile organlar, kaslar ve duyusal yapılar arasında sürekli bilgi alışverişi sağlıyor.

Bu sistemin temel iletişim hücreleri nöronlar. Nöronlar, hücre zarındaki iyon hareketlerinden yararlanarak “aksiyon potansiyeli” adı verilen elektriksel sinyaller oluşturabiliyor ve bu sinyalleri aksonları boyunca taşıyabiliyor. Nöronlar arasındaki birçok bağlantıda ise mesaj, sinaps adı verilen bölgelerde nörotransmitterler aracılığıyla kimyasal olarak aktarılıyor. Bu nedenle sinir sistemini yalnızca “elektrik kablolarından” oluşan bir yapı olarak düşünmek yeterli değil; sistem elektriksel ve kimyasal iletişimin birlikte çalıştığı biyolojik bir ağ.

Duyu nöronları ışık, ses, sıcaklık, basınç ve diğer uyaranlarla ilgili bilgilerin merkezi sinir sistemine taşınmasına yardımcı olurken motor nöronlar kaslara hareketle ilgili komutların iletilmesinde görev yapıyor. Sinir sistemi yalnızca bilinçli hareketleri de yönetmiyor. Kalp ve damarların düzenlenmesinden sindirime kadar birçok istemsiz vücut fonksiyonunun kontrolünde sinir sisteminin farklı bölümleri görev alıyor. Omurilik ise beyin ile vücut arasında bilgi taşımanın yanında bazı hareket örüntülerinin ve reflekslerin koordinasyonunda kritik bir merkez konumunda.

Kaynak: https://www.labmedya.com/vucudumuzun-gorunmeyen-iletisim-agi-sinir-sistemi-her-dusunceyi-hareketi-ve-refleksi-nasil-yonetiyor

İleri diş eti hastalığının tedavisinde omega-3 yağ asitleri ve düşük doz aspirinin birlikte kullanılması dikkat çekici s...
02/09/2026

İleri diş eti hastalığının tedavisinde omega-3 yağ asitleri ve düşük doz aspirinin birlikte kullanılması dikkat çekici sonuçlar vermiş olabilir. 2026 yılında Journal of Periodontology dergisinde yayımlandığı belirtilen bir yıllık araştırmada, bu kombinasyonun bazı hastalarda antibiyotik kullanılan tedavi yaklaşımına yakın sonuçlar verdiği bildirildi.

Paylaşılan çalışma verilerine göre tedavi hedefine ulaşanların oranı antibiyotik grubunda yaklaşık yüzde 58 olurken, omega-3 ve düşük doz aspirin kullanılan grupta yüzde 57,7 olarak kaydedildi. Birbirine oldukça yakın görünen bu oranlar önemli olsa da, tek başına iki tedavinin eşdeğer olduğunu kanıtlamıyor. Sonuçların hasta sayısı, çalışma tasarımı, uygulanan periodontal tedavi ve kullanılan dozlar gibi ayrıntılarla birlikte değerlendirilmesi gerekiyor.

Araştırmacıların üzerinde durduğu olası mekanizmalardan biri inflamasyonun kontrolü. Periodontitis yalnızca bakterilerle ilişkili bir enfeksiyon değil; bağışıklık sisteminin oluşturduğu inflamatuvar yanıt da dişleri destekleyen dokuların zarar görmesinde önemli rol oynuyor. Omega-3 yağ asitlerinden türeyen bazı lipid mediyatörleri, inflamasyonun çözülme süreçlerinde rol oynayabiliyor. Bu nedenle araştırmalar, yalnızca mikroorganizmaları hedeflemek yerine vücudun inflamasyonu sonlandırma mekanizmalarını destekleyen yaklaşımları da inceliyor.

Ancak bulgular, antibiyotiklerin veya diş hekimi tarafından uygulanan standart periodontal tedavilerin omega-3 ve aspirinle değiştirilebileceği anlamına gelmiyor. Aspirin kanama riskini artırabilir ve bazı kişilerde uygun olmayabilir; bu nedenle hekim önerisi olmadan tedavi amacıyla kullanılmamalı. Bulguların klinik uygulamaya taşınabilmesi için daha geniş hasta gruplarında ve bağımsız çalışmalarla doğrulanması gerekiyor.

Kaynak: https://www.labmedya.com/omega-3-ve-dusuk-doz-aspirin-ileri-dis-eti-hastaliginda-yeni-bir-secenek-olabilir-bir-yillik-calismada-dikkat-ceken-sonuc

Address

Oğuzlar Mahallesi 1374 Sok. No:2/4 Balgat-Çankaya/ANKARA
Balgat
06520

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Labmedya posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Business

Send a message to Labmedya:

Shortcuts

Share