09/09/2026
GECE NÖBETİNDEYDİM. AMBULANS, BAŞTAN AŞAĞI KANA BULANMIŞ KOCAMI ACİL SERVİSE GETİRDİ; HEMEN ARKASINDAN BEŞ AYLIK HAMİLE BİR KADIN KOŞARAK İÇERİ GİRDİ VE, “DOKTOR, NE OLUR BEBEĞİMİN BABASINI KURTARIN!” DİYE BAĞIRDI. HASTANEDEKİ HERKES BEŞ YILDIR EVLİ OLDUĞUMUZU BİLİYORDU. ALYANSIMI PARMAĞIMDAN ÇIKARIP ÖNLÜĞÜMÜN CEBİNE KOYDUM VE ONU KURTARMAK İÇİN ÇALIŞMAYA DEVAM ETTİM… TA Kİ KAYINVALİDEMİ ARADIĞIMDA, HAMİLE KADINDAN ÇOK DAHA KORKUNÇ BİR GERÇEĞİ ÖĞRENENE KADAR.
“Doktor, ne olur kocamı kurtarın! Bebeğimiz babasız dünyaya gelmesin!”
Karşımda ağlayarak duran kadın yaklaşık beş aylık hamileydi.
Sedye üzerinde bilinci kapalı halde yatan, kıyafetleri kana bulanmış ve yaşam destek cihazlarına bağlanmış adam ise benim kocamdı.
Benim adım Aydan Ergin. Otuz dört yaşındaydım ve İstanbul’daki büyük bir hastanenin acil servisinde on bir yıldır doktor olarak çalışıyordum. Korkunç kazalar görmüş, ailelerin gözümün önünde dağılışına şahit olmuş, insanların son nefeslerine tanıklık etmiştim. Bunca yıldan sonra artık hiçbir şeyin beni görevimi yapamayacak kadar sarsamayacağını sanıyordum.
Yanılmışım.
Eylül ayının o gecesinde yağmur öylesine şiddetli yağıyordu ki acil servisin camlarını dövüyordu. Gece yarısına yaklaşırken, bir kamyonun arkasına büyük bir hızla çarpan otuz beş yaşındaki bir erkeğin ambulansla getirildiği haberi geldi.
Sağlık görevlileri sedyeyi içeri sokarken birinin sesini duydum:
“Oğuz Ergin, otuz beş yaşında. Ciddi kafa travması, karın içi kanama şüphesi, sağ bacakta açık kırık. Tansiyonu hızla düşüyor.”
Oğuz Ergin.
Beş yıllık kocam.
Daha üç saat önce bana mesaj atmıştı:
“Aşkım, yağmur çok kötü. Nöbet çıkışı dikkatli sür. Dolaba sana çorba bıraktım. Seni seviyorum.”
Şimdi ise önümde, yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide yatıyordu.
Birkaç saniyeliğine çevremdeki bütün sesler kayboldu.
Sonra mesleki reflekslerim devreye girdi.
O anda Oğuz benim kocam olamazdı.
Sadece kurtarmam gereken bir hastaydı.
“İki damar yolu açın. Kan hazırlayın. Genel cerrahi, travma ve beyin cerrahisini çağırın. Çabuk!”
Karnı sertleşmişti, göz bebekleri ışığa çok az tepki veriyordu ve sağ bacağındaki kırık ağır görünüyordu.
“Bekleyemeyiz. Hemen ameliyathaneye alıyoruz.”
Tam o sırada o kadın acil servise koşarak girdi.
Sırılsıklamdı.
Makyajı gözyaşlarıyla yüzüne akmıştı ve bir eliyle karnını tutarken diğer eliyle Oğuz’un sedyesine sarıldı.
“Ne olur ölmesine izin vermeyin!”
“Sedye bırakılmalı, lütfen geri çekilin,” dedim.
Sanki söylediklerimi duymadı.
“Doktor, o benim kocam! Aylardır bebeğimizi bekliyoruz. Size yalvarıyorum!”
Acil servisin içindeki bütün sesler bir anda kesildi.
Çalışma arkadaşlarımın tamamı Oğuz’u tanıyordu.
Beni nöbet çıkışlarında almaya defalarca gelmişti. Bayramlarda çalışanlara yemek getirmiş, bir keresinde bütün acil servis personeline kahve ısmarlamıştı.
Ve oradaki herkes Oğuz Ergin’in benim kocam olduğunu biliyordu.
Kadın tekrar Oğuz’a baktı.
“Oğlumuz doğduğunda yanımda olacağına söz vermişti.”
Göğsümün içinde bir şeyin kırıldığını hissettim.
Ama monitördeki değerler hızla kötüleşiyordu.
Kadının gözlerinin içine baktım.
“Onun yaşamasını istiyorsanız sedyeyi bırakın ve bize yol açın.”
Kadın geri çekildi.
Oğuz’u ameliyathaneye götürürken eli sedyenin kenarından aşağı doğru sarktı.
Parmağında hâlâ alyansımız vardı.
Kendi elime baktım.
Alyansımı çıkardım.
Bağırmadım.
Yere fırlatmadım.
Kimsenin önünde olay çıkarmadım.
Sadece önlüğümün cebine koydum ve sedyeyi itmeye devam ettim.
Ameliyat yaklaşık yedi saat sürdü.
Sonunda Oğuz’un hayati bulguları bir ölçüde dengelendiğinde acil servis sorumlusu beni kenara çekti.
“Aydan, sen onun eşisin. Bundan sonrasını başka doktorlara bırakmalısın.”
“Belki çok uzun süre eşi olarak kalmayacağım.”
Bir süre yüzüme baktı.
“Ama bugün hâlâ eşisin.”
Ameliyathane bölümünden çıktığımda hamile kadın hâlâ koridorda bekliyordu.
“Doktor… Oğuz yaşayacak mı?”
“Adınız ne?”
“Feraye.”
“Oğuz size hiç evli olduğunu söylemedi mi?”
Feraye’nin yüz ifadesi bir anda değişti.
“Eşinden uzun süredir ayrı olduğunu ve boşanma işlemlerinin devam ettiğini söyledi.”
Telefonumu çıkardım.
Oğuz’un birkaç saat önce bana gönderdiği mesajı açtım.
“Seni seviyorum.”
Feraye’nin yüzündeki bütün renk çekildi.
“Bana bu akşam iş yemeğine gideceğini söylemişti…”
“Anlaşılan ikimize de yalan söylemiş.”
Birkaç saat sonra Oğuz’un annesi Gülay Hanım’ı arayıp kazayı haber verdim.
Konuşmanın bir yerinde Feraye’den ve hamileliğinden bahsettim.
Kayınvalidemin şaşkınlıktan ne söyleyeceğini bilemeyeceğini düşünüyordum.
Ama telefonda yalnızca sessizlik oldu.
Uzun, ağır ve rahatsız edici bir sessizlik.
O anda içimde kötü bir his yükseldi.
“Gülay Hanım…”
Cevap vermedi.
“Feraye’yi zaten biliyordunuz, değil mi?”
Nefesini duyabiliyordum.
Sonunda kısık bir sesle konuştu.
“Aydan… ne olur telefonu kapatma. Sana anlatmam gereken şeyler var.”
Ellerim buz kesti.
“Kocamın başka bir kadından çocuğu olacağını ne zamandır biliyorsunuz?”
“Sandığın mesele bu değil.”
Kaşlarımı çattım.
“Daha kötü ne olabilir?”
Kayınvalidem yine sustu.
Sonra ağlamaya başladı.
“Oğuz sana beş yıl önce evlendiğiniz gün de doğruyu söylemedi.”
Kalbim yeniden hızlandı.
“Ne demek istiyorsunuz?”
Gülay Hanım’ın bir sonraki cümlesi, Feraye’nin hamile olduğunu öğrendiğim andan bile daha ağır geldi.
“Önce sana bir isim söylemem gerekiyor. Sonra hastanenin kayıtlarında Oğuz’un neden başka bir soyadıyla görünmesi gerektiğini anlayacaksın.”
Olduğum yerde donup kaldım.
Tam o sırada yoğun bakımdaki hemşirelerden biri koşarak yanıma geldi.
“Aydan Hanım… Oğuz uyandı.”
Telefon hâlâ kulağımdaydı.
Kayınvalidem ise telaşla,
“Onunla konuşmadan önce beni dinle! Çünkü Oğuz gerçeği öğrendiğini anlarsa—”
Hat bir anda kesildi.
Ekrana baktım.
Sonra yoğun bakım odasının kapısına.
İçeride beş yıldır kocam sandığım adam gözlerini açmış beni bekliyordu..
Eğer hikâyenin tamamını okumak istiyorsanız, aşağıdaki yorumlara "SONRA” yazın. Ardından “tüm yorumları görüntüle” seçeneğine dokunup ilk yorumdaki devamına bakın. 👇