Gündem

Gündem Güncel Haber, Video, Müzik Medya Haber Şirketi

İKİ KÜÇÜK KIZI OLAN DUL BİR ADAMLA EVLENDİM — BİR GÜN KIZLARDAN BİRİ ELİMDEN TUTUP, “ANNEMİN NEREDE YAŞADIĞINI GÖRMEK İS...
09/09/2026

İKİ KÜÇÜK KIZI OLAN DUL BİR ADAMLA EVLENDİM — BİR GÜN KIZLARDAN BİRİ ELİMDEN TUTUP, “ANNEMİN NEREDE YAŞADIĞINI GÖRMEK İSTER MİSİN?” DEDİ VE BENİ BODRUM KAPISINA GÖTÜRDÜ…

Cihan’la görüşmeye başladığımda bana en başından iki kızını tek başına büyüttüğünü söylemişti — Mina 4, İpek ise 6 yaşındaydı.

Eşi dört yıl önce geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybetmişti.

Zamanla kızlarını kendi çocuklarım gibi sevmeye başladım. İkisi de gerçekten çok tatlı ve sevgi dolu çocuklardı.

Cihan’la sık sık birlikte vakit geçiriyorduk ama ayrı evlerde yaşıyorduk.

Bir yılın sonunda evlenmeye karar verdik.

Nehir kenarında yalnızca ailelerimizin katıldığı küçük ve sade bir nikâh yaptık.

Evlendikten sonra ben de Cihan’ın evine taşındım.

Ev büyük, ferah ve güzeldi. Fakat bodruma açılan kapı sürekli kilitli tutuluyordu. Cihan benim yanımdayken o kapıyı bir kez bile açmamıştı.

Nedenini sorduğumda bodrumda eski eşyalar, kırık mobilyalar ve çocuklar için tehlikeli olabilecek bir sürü şey bulunduğunu söyledi. Kızların yanlışlıkla aşağı inip yaralanmaması için kapıyı kilitli tuttuğunu anlattı.

Söyledikleri mantıklı gelmişti. Ben de konuyu daha fazla kurcalamadım.

Ama zaman zaman Mina ile İpek’in o kilitli kapıya tuhaf tuhaf baktıklarını fark ediyordum.

Bir gün Cihan işe gitti. Kızlar biraz rahatsız olduğu için ben de izin alıp evde onlarla kalmaya karar verdim.

Ama o yaştaki çocukları yatakta tutmak kolay değildi. Ne kadar dinlenmelerini söylesem de kısa süre sonra evin içinde saklambaç oynamaya ve odadan odaya koşmaya başladılar.

Bir ara İpek yanıma geldi ve gözlerimin içine bakarak şöyle dedi:

“Annemle tanışmak ister misin? Sonra onu da çağırırız, bizimle saklambaç oynar.”

Olduğum yerde donup kaldım.

“Canım… Ne demek istiyorsun?”

İpek şaşırmış gibi yüzüme baktı ve gayet doğal bir sesle konuşmaya devam etti:

“Annem de bizimle saklambaç oynamayı çok severdi. İstersen sana annemin nerede yaşadığını gösterebilirim. Böylece sonunda onunla tanışırsın.”

Sonra küçük eliyle elimi tuttu ve beni koridorun sonundaki KİLİTLİ BODRUM KAPISINA götürdü.

Kapıyı açarsam annesinin nerede yaşadığını görebileceğimi söyledi.

Kalbim öylesine hızlı atmaya başlamıştı ki sesini duyabiliyordum.

Saçımda duran iki tel tokayı çıkardım ve kilidi açmayı denedim.

Birkaç saniye sonra kilitten küçük bir “klik” sesi geldi.

Kapı ağır ağır aralandı.

Ve bodrumdan yükselen keskin, ağır koku yüzüme çarptığı anda nefesim kesildi..

(Sonraki bölümü merak ettiğinizi biliyorum, bu yüzden lütfen sabırlı olun ve aşağıdaki yorumlarda okumaya devam edin. Verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı anlayışınız için teşekkür ederiz. Tam hikayeyi görmek için lütfen aşağıya 'EVET' yorumu bırakın ve bize "Beğen" verin.) 👇

On yıl boyunca onunla karısıymışım gibi yaşadım. Ama bir gün sonunda evlenmeyi teklif ettiğimde yüzüme gülüp, “Alt taraf...
09/09/2026

On yıl boyunca onunla karısıymışım gibi yaşadım. Ama bir gün sonunda evlenmeyi teklif ettiğimde yüzüme gülüp, “Alt tarafı bir imza, bir kâğıt parçası,” dedi. Tartışmadım. Fakat ertesi sabah mutfakta gördüğü şey, beni gerçekten kaybedebileceğini ilk kez anlamasına yetti.

Benim adım Sevda. Otuz sekiz yaşındayım.

Ozan’la on yıl önce ortak bir arkadaşımızın doğum günü kutlamasında tanıştım.

Sakin, ilgili ve güvenilir bir adamdı. Kahvemi nasıl sevdiğimi hiç unutmaz, gecikecekse mutlaka arar, yanında olduğumda bana sonunda gerçekten bir yuva kurabileceğim birini bulmuşum gibi hissettirirdi.

Bir yıl sonra aynı eve çıktık.

Birkaç yıl sonra da sakin bir mahallede müstakil bir ev satın aldık.

Ozan’ın geçmişten kalan kredi sorunları nedeniyle evin kredisi yalnızca benim üzerime yapıldı. Peşinatın büyük kısmını da kendi birikimlerimden ödedim.

Ama bir kez bile ona, “Burası benim evim,” demedim.

Benim için orası bizim evimizdi.

Ortak hesap açtık, faturaları birlikte ödedik, evi baştan aşağı yeniledik, barınaktan bir köpek sahiplendik ve yıllardır hayalini kurduğum hayatı yavaş yavaş birlikte inşa ettik.

Çevremizdeki herkes bizi evli sanıyordu.

Ozan bile çoğu yerde benden “eşim” diye bahsediyordu.

Tek eksik, parmağımda bir yüzüğün olmamasıydı.

İlk zamanlar bunu çok önemsemedim.

Sonra bahaneler başladı.

“Önce işlerimizi biraz düzene sokalım.”

“Şimdi zamanı değil, çok masrafımız var.”

“Evin tadilatını bitirelim.”

“Biraz daha para biriktirelim.”

Her söylediğine inandım.

Çünkü zaten birlikte yaşıyorduk.

Birbirimizi sevdiğimizi düşünüyordum.

Ve resmi bir imzanın aramızdaki bağı değiştirmeyeceğine inanıyordum.

Ama ilişkimizin onuncu yılında artık daha fazla beklemek istemediğimi fark ettim.

Gösterişli bir düğün istemiyordum.

Pahalı bir yüzük de istemiyordum.

Sadece on yılın sonunda onun da beni gerçekten hayat arkadaşı olarak seçtiğini duymak istiyordum.

Güzel bir restoranda masa ayırttım.

Yemek sırasında bütün cesaretimi toplayıp sakin bir sesle sordum:

“Ozan, artık evlensek mi? Büyük bir düğün yapmak zorunda değiliz. Aile arasında küçük bir nikâh bile yeter.”

Bir anda sustu.

Çatalını masaya bıraktı.

Sonra kahkaha attı.

O kahkahayı hayatım boyunca unutacağımı sanmıyorum.

“Sevda, ciddi misin sen?”

“Evet.”

Başını iki yana salladı.

“Ben seninle evlenmeyeceğim.”

Sanki biri yüzüme tokat atmıştı.

“Neden?”

Sandalyesine yaslandı ve son derece rahat bir şekilde cevap verdi:

“Evlilik dediğin alt tarafı bir imza, bir kâğıt parçası. Biz zaten karı koca gibi yaşamıyor muyuz?”

Ardından birkaç cümle daha söyledi.

Ve o cümleler, son on yıldır ilişkimize ikimizin tamamen farklı gözlerle baktığını anlamama yetti.

Tartışma çıkarmadım.

Ağlamadım.

Yalvarmadım.

Sadece başımı sallayıp:

“Peki,” dedim.

Ozan hatta gülümsedi.

Konunun kapandığını sanıyordu.

Her zamanki gibi onun yanında kalacağımı düşünüyordu.

Evin, ortak banka hesabının, köpeğimizin ve on yıllık anılarımızın beni ona sonsuza kadar bağladığından emindi.

Ama o gece ilk kez Ozan’ın fikrini nasıl değiştireceğimi düşünmedim.

Onun yerine, beklemeyi bırakırsam hayatımın nasıl olacağını düşündüm.

Ertesi sabah Ozan mutfağa indiğinde masanın üzerinde bıraktığım kâğıdı gördü.

Önce gülümsedi.

Sonra okumaya başladı.

Ve yüzündeki ifade bir anda değişti.

Çünkü karşısında bir ayrılık mektubu yoktu.

Başka bir adama ait fotoğraf yoktu.

Tehdit de yoktu.

Sadece tek bir kâğıt vardı.

Ve önümüzdeki birkaç gün içinde yapmayı planladığım şeylerin sıralandığı kısa bir liste.

Ozan listeyi iki kez okudu.

Ardından on yıldır ilk kez bana, hiçbir yere gitmeyecek bir kadınmışım gibi değil…

Gerçekten kaybedebileceği biriymişım gibi baktı.

“Sevda… Bu da ne?”

Önüne kahvesini koydum.

“Sen söyledin,” dedim.

“Evlilik sadece bir kâğıt parçasıymış.”

Gözlerimin içine baktı.

Ama ilk kez verecek bir cevap bulamadı.

Asıl şaşırdığı şey ise listenin en altındaki son maddeydi.

O satırı okuduğu anda yüzünün rengi değişti.

💌 Bir sonraki kısmı merak ettiğinizi biliyorum, bu yüzden lütfen sabırlı olun ve devamını aşağıdaki yorumlarda okumayı unutmayın. Anlayışınız için teşekkür ederim. 👇

31 YILLIK EVLİLİĞİMİZDEN SONRA KOCAM BİRDEN GECELERİ YATAĞIMIZDAN SESSİZCE ÇIKMAYA BAŞLADI. BELİNİN AĞRIDIĞINI, MİSAFİR ...
09/09/2026

31 YILLIK EVLİLİĞİMİZDEN SONRA KOCAM BİRDEN GECELERİ YATAĞIMIZDAN SESSİZCE ÇIKMAYA BAŞLADI. BELİNİN AĞRIDIĞINI, MİSAFİR ODASINDAKİ YATAĞIN DAHA İYİ GELDİĞİNİ SÖYLÜYORDU. HİÇ ÜZERİNE GİTMEDİM — TA Kİ BİR GECE SAAT 02.00’DE ONUN, “BABAN DA SENİ SEVİYOR,” DİYE FISILDADIĞINI DUYANA KADAR. OYSA YETİŞKİN ÇOCUKLARIMIZ YILLARDIR BİZİMLE YAŞAMIYORDU. AŞAĞI KOŞUP MUTFAK PENCERESİNDEN DIŞARI BAKTIĞIMDA GÖRDÜĞÜM ŞEY KANIMI DONDURDU.

Erdal ile tam otuz bir yıldır aynı yatağı paylaşıyorduk.

Evliliğimiz boyunca zor dönemlerden geçmiştik. İşsiz kaldığımız zamanlar olmuş, iki ergen çocuk büyütmüş, hatta ev kredimizi ödeyebilmek için Erdal’ın aylarca gece vardiyasında çalıştığı günleri bile birlikte atlatmıştık.

Biz hiç tartışmayan çiftlerden değildik.

Kavgalarımız da olmuştu.

Ama en büyük tartışmalarımızdan sonra bile Erdal yastığını alıp başka bir odada yatmamıştı.

Bu yüzden bir gece saat 02.17’de uyandığımda yatağın onun tarafının boş olduğunu görünce hemen kötü bir şey düşünmedim.

Ertesi sabah Erdal gerinirken elini beline götürdü.

“Misafir odasındaki yatak daha sert,” dedi. “Uzun zamandır ilk kez düzgün uyudum.”

Elli altı yaşındaydı.

Bel ağrısı gayet normal görünüyordu.

Ben de fazla üzerinde durmadım.

Ama sonra aynı şey ikinci kez oldu.

Ardından üçüncü kez.

Bazı geceler saat bir buçuk civarında sessizce yataktan kalkıyordu.

Bazı geceler ise saat üçe yaklaşıyordu.

Uykulu gözlerle yastığını alıp odadan çıktığını görüyor, ardından aşağı kata indiğini duyuyordum.

Ama sabah uyandığımda çoğu zaman yeniden yanımda yatıyor oluyordu.

Bir gün ona,

“Şu belin için doktora görünsen iyi olacak,” dedim.

Erdal gülümsedi.

“Sevda, elli altı yaşındayım. Doktor bana yaşlandığımı söyleyecek, hepsi bu.”

Ben de güldüm ve konuyu kapattım.

Derken evden başka bir şey kayboldu.

Annemin yıllar önce oğlumuz Ozan doğduğunda ördüğü soluk mavi bebek battaniyesi.

O battaniye onlarca yıldır ailemizin bir parçasıydı.

Üç farklı eve taşınırken bile Erdal onun kaybolmaması için özellikle dikkat etmişti.

Bu yüzden battaniyeyi bulamayınca ona sordum.

“Ozan’ın mavi battaniyesini gördün mü?”

Erdal kahve kupasını ağzına götürürken eli bir anda havada kaldı.

“Sanırım yanlışlıkla bağışladım.”

Kaşlarımı çattım.

“Bağışladın mı?”

“Evet. Diğer eşyaların arasına karışmış olmalı.”

Ona dikkatlice baktım.

“Sen Ozan’ın anaokulundaki eski beslenme çantasını bile çöpe attırmayan adamsın.”

Erdal’ın normalde mutlaka verecek bir cevabı olurdu.

Bu kez hiçbir şey söylemedi.

“Sadece bir kazaydı.”

Ama aylardır hiçbir yere eşya bağışlamamıştık.

Ve ben otuz bir yıllık kocamın yüzünden ne zaman yalan söylediğini anlayacak kadar onu tanıyordum.

Evliliğimiz boyunca ilk kez benden ciddi bir şey sakladığından emindim.

Üç gece sonra yeniden uyandım.

Saat 02.04’tü.

Yanımdaki yer yine boştu.

Bu kez hemen kalkmadım.

Hiç kıpırdamadan dinlemeye başladım.

Bir süre hiçbir şey duymadım.

Sonra aşağı kattan Erdal’ın sesi geldi.

Çok alçak sesle konuşuyordu.

Yumuşak, sakinleştirici bir ses tonuyla…

Yıllar önce Ozan ya da kızımız Pelin geceleri korkup uyandığında kullandığı sesin aynısıydı.

“Tamam güzelim, korkma.”

Göğsüm sıkıştı.

Ardından şu cümleyi duydum:

“Baban da seni seviyor.”

Bir anda gözlerim tamamen açıldı.

Yatakta doğruldum.

İlk anda çocuklarımızdan biriyle telefonda konuştuğunu düşündüm.

Sonra komodine baktım.

Erdal’ın telefonu şarjda, yanı başımda duruyordu.

Ekranı kısa bir anlığına aydınlandı.

İçime kötü bir his çöktü.

Ozan otuz yaşındaydı ve yurt dışında yaşıyordu.

Pelin yirmi sekiz yaşındaydı ve başka bir şehirdeydi.

İkisinin de çocuğu yoktu.

İkisi de o gece bizim evimizin yakınında bile değildi.

Peki Erdal aşağıda kime “güzelim” diyordu?

Ve evimizin içinde kim ona “baba” dedirtecek kadar yakındı?

Sessizce yataktan çıktım.

Merdivenlere ulaşmadan önce aşağıdan başka bir ses duydum.

Arka kapının kilidi açıldı.

“Klik.”

Kapı aralandı.

Birkaç saniye sonra tekrar kapandı.

Bu kez koşmaya başladım.

Çıplak ayakla aşağı indim ve önce misafir odasına baktım.

Kapı ardına kadar açıktı.

Erdal içeride yoktu.

Ama yıllar önce Ozan ve Pelin’i salladığımız eski ahşap sallanan sandalye pencerenin yanında kendi kendine hareket ediyordu.

İleri…

Geri…

İleri…

Üzerinde kimse yoktu.

Tam o sırada arka bahçenin lambası yandı.

Mutfağa koştum ve perdeyi araladım.

Dışarı baktığım anda yüzümden bütün kan çekildi.

Erdal pijamalarıyla çiçeklerin arasına diz çökmüştü.

Bir koluyla göğsüne küçük bir bohça bastırıyordu.

O bohça, kaybolduğunu söylediği Ozan’ın eski mavi bebek battaniyesine sarılmıştı.

Diğer elinde ise küçük bir bahçe küreği vardı.

Kocam gecenin ikisinde arka bahçede bir çukur kazıyordu.

Tam o anda battaniyenin içinden çok hafif bir hareket gördüm.

Ve Erdal’ın çukura eğilip fısıldadığı cümleyi duyduğumda, kapıyı açmaya cesaret edemedim…

Eğer hikâyenin tamamını okumak istiyorsanız, aşağıdaki yorumlara “SIR” yazın. Ardından “tüm yorumları görüntüle” seçeneğine dokunup ilk yorumdaki devamına bakın. 👇

ANNEMLE BABAM ÖLDÜKTEN SONRA BENİ DAYIM BÜYÜTTÜ — CENAZESİNDEN SONRA EL YAZISIYLA YAZILMIŞ BİR MEKTUP ALDIM: “SANA HAYAT...
09/09/2026

ANNEMLE BABAM ÖLDÜKTEN SONRA BENİ DAYIM BÜYÜTTÜ — CENAZESİNDEN SONRA EL YAZISIYLA YAZILMIŞ BİR MEKTUP ALDIM: “SANA HAYATIN BOYUNCA YALAN SÖYLEDİM.”

Dört yaşındayken geçirdiğimiz trafik kazasında annemle babamı kaybettim ve o günden sonra bacaklarımı kullanamaz hale geldim. Devlet beni koruyucu bir ailenin yanına yerleştirmek istiyordu. Ama dayım Cevdet buna izin vermedi.

“Onu ben büyüteceğim,” dedi sosyal hizmet görevlilerine. “O benim yeğenim. Onu hiç tanımadığı insanlara teslim etmeyeceğim.”

Şunu anlamanız gerekiyor: Cevdet Dayım yalnızca benim vasim değildi. Tam yirmi iki yıl boyunca benim için anne, baba ve sahip olduğum en yakın dost oldu.

Kendimi güzel hissedebilmem için internetten makyaj videoları izleyip bana yardım etmeyi öğrendi. Kasabamızdaki bütün panayırlara ve festivallere tekerlekli sandalyemi iterek götürür, bana pamuk şeker alır, binebileceğim uygun oyuncakları bulmak için görevlilerle tek tek konuşurdu. İnsanlar bana uzun uzun baktığında ise gözlerini kaçırana kadar o da onlara bakardı.

Kendimi diğer insanlardan farklı hissettiğim zamanlarda hep aynı şeyi söylerdi:

“Sen olduğun halinle eksiksizsin, Nilay.”

Sonra Cevdet Dayım hastalandı.

Başlangıçta küçük şeylerdi. Anahtarlarını nereye koyduğunu unutuyor, birkaç basamak çıktıktan sonra nefeslenmek için durmak zorunda kalıyordu.

Ardından doktorların koridorda alçak sesle yaptığı konuşmalar, imzalanması gereken belgeler ve sonunda evde bakım günleri başladı.

Ve bir sabah, yıllardır hayatımın merkezinde olan adam artık yoktu.

Onu toprağa verişimizin üzerinden üç gün geçmişti ki komşumuz Sevim Hanım, gözleri kıpkırmızı ve elleri titreyerek kapımı çaldı.

“Cevdet bana söz verdirdi,” dedi, sesi titrerken elindeki zarfı avucuma bıraktı. “Bunu sana ancak cenazeden sonra vermemi istedi. Gerçeği öğrendiğinde neden beklediğini anlayacağını söyledi.”

Zarfı daha kapının önünde açtım.

İçindeki yazıyı hemen tanıdım. Cevdet Dayımın el yazısıydı.

“Nilay, SANA HAYATIN BOYUNCA YALAN SÖYLEDİM. Annene ve babana ne olduğunu bildiğini sanıyorsun. O gece yaşanan kazayla ilgili sana anlatılanlar doğru… ama gerçeğin tamamı değil. Artık ben yokum ve senin bunu öğrenme zamanın geldi.”

Daha ikinci satıra ulaşmadan nefesim kesildi..

Eğer hikâyenin tamamını okumak istiyorsanız, aşağıdaki yorumlara “SIR” yazın. Ardından “tüm yorumları görüntüle” seçeneğine dokunup ilk yorumdaki devamına bakın. 👇

ÜÇÜZ KIZLARIMIN DÜNYAYA GELDİĞİ GÜN EŞİMİ KAYBETTİM — TAM 10 YIL SONRA, DOĞUM GÜNÜ KUTLAMALARININ ARDINDAN KAPIMIZIN ÖNÜ...
09/09/2026

ÜÇÜZ KIZLARIMIN DÜNYAYA GELDİĞİ GÜN EŞİMİ KAYBETTİM — TAM 10 YIL SONRA, DOĞUM GÜNÜ KUTLAMALARININ ARDINDAN KAPIMIZIN ÖNÜNDE ÜZERİNDE, “GÜZEL KIZLARIMA… SEVGİYLE, ANNENİZ,” YAZAN BİR KUTU BULDUK.

On yıl önce, hayatımızın en mutlu günü olması gereken günde hayatımın aşkını kaybettim.

Eşim Şebnem, üç güzel kızımızı dünyaya getirirken hayatını kaybetti.

Doktorun yanıma gelip onun artık olmadığını söylediği anı hayatım boyunca unutabileceğimi sanmıyorum.

Bir dakika önce doğumhaneye girip beş kişilik ailemle tanışmayı bekliyordum. Birkaç dakika sonra ise hem eşini kaybetmiş bir adam hem de üç yeni doğmuş bebeğin tek başına kalan babası olduğumu anlamaya çalışıyordum.

İlk birkaç ayı şimdi düşündüğümde neredeyse hiç hatırlamıyorum.

İçimde tarif edemeyeceğim kadar büyük bir acı vardı ama kızlarıma her baktığımda onların hâlâ babalarına ihtiyacı olduğunu kendime hatırlatıyordum.

Neyse ki tamamen yalnız değildim. Annem ve kız kardeşim Sema, ellerinden geldiğince yanımda oldular. Geceleri bebekleri beslememe yardım ettiler, işe gitmek zorunda kaldığımda kızlarla ilgilendiler ve benim tamamen dağıldığımı hissettiğim zamanlarda beni ayakta tuttular. Hayat yavaş yavaş yeni bir düzene girse de Şebnem’i özlemeyi hiçbir zaman bırakmadım. Yıllar geçtikçe kızlarımızın birlikte güldüğünü izlerken, anneleri yanımızda olsaydı hayatımızın nasıl olacağını düşünmeden edemiyordum.

Dün kızlarım İlay, Sare ve Beren on yaşına bastı.

Ailemizle birlikte büyük bir doğum günü kutlaması yaptık. Pasta, balonlar ve kızların aylardır heyecanla beklediği bahçedeki küçük partiyle evimiz uzun zaman sonra yeniden kahkahalarla dolmuştu.

Akşam olduğunda son misafirler de ayrılmış, kızlar yorgunluktan odalarına çekilmişti. Ben de kapıları kilitleyip geceyi bitirmeye hazırlanırken dışarıdan garip bir ses duydum.

Ön kapıyı açtığımda verandanın üzerinde özenle paketlenmiş bir kutu duruyordu.

Üzerinde gönderenin adı ya da herhangi bir adres yoktu.

Sadece kurdelenin ucuna dikkatlice bağlanmış, el yazısıyla yazılmış küçük bir kart vardı.

Kutuyu yerden kaldırdım.

Kartın üzerindeki cümleyi okuduğum anda yüzümdeki bütün kanın çekildiğini hissettim.

“Güzel kızlarıma… Sevgiyle, anneniz.”

Şebnem’in el yazısını on yıldır görmemiştim.

Ama o birkaç kelimeye baktığım anda, o yazıyı başka biriyle karıştırmam mümkün değildi.

Ellerim titrerken kutuyu mutfak masasına bıraktım ve kurdeleyi çözmeye başladım.

Kapağı kaldırdığımda en üstte üç ayrı zarf vardı.

Her birinin üzerinde kızlarımdan birinin adı yazıyordu.

Fakat zarfların altında duran eski fotoğrafı gördüğümde nefesim kesildi.

Çünkü fotoğrafta Şebnem vardı…

Ve yanında, hayatımda daha önce hiç görmediğim bir kadın üç yeni doğmuş bebeği kucağında tutuyordu.

Fotoğrafın arkasında ise yalnızca tek bir cümle yazıyordu:

“Onlara gerçeği onuncu yaş günlerinde anlatacağına söz vermiştin.”

💌 Bir sonraki kısmı merak ettiğinizi biliyorum, bu yüzden lütfen sabırlı olun ve devamını aşağıdaki yorumlarda okumayı unutmayın. Anlayışınız için teşekkür ederim. 👇

19 yaşındaki kızım nişanlanacağım adamla birlikte..Devamını oku
09/09/2026

19 yaşındaki kızım nişanlanacağım adamla birlikte..Devamını oku

İki genç kız olarak köyün ağasına kuma olarak gittik bizden ilk istediği şey..Devamını oku
09/09/2026

İki genç kız olarak köyün ağasına kuma olarak gittik bizden ilk istediği şey..Devamını oku

KIZIM, 1996 YILINDAKİ MEZUNİYET BALOMDA GİYDİĞİM ELBİSEYİ GİYMEK İSTEDİ — AMA GECENİN SONUNDA ERKEK ARKADAŞI ELİME ESKİ ...
09/09/2026

KIZIM, 1996 YILINDAKİ MEZUNİYET BALOMDA GİYDİĞİM ELBİSEYİ GİYMEK İSTEDİ — AMA GECENİN SONUNDA ERKEK ARKADAŞI ELİME ESKİ BİR FOTOĞRAF TUTUŞTURUP, “BU ELBİSEYİ GÖRÜR GÖRMEZ TANIDIM. 30 YIL ÖNCE O GECE NE YAPTIĞINIZI BİLİYORUM,” DEDİ.

Bir öğleden sonra kızım Ceren, bodrumdaki eski kutuları karıştırırken yıllardır sakladığım o elbiseyi buldu — 1996 yılındaki lise mezuniyet balomda giydiğim elbiseyi.

Elbiseyi görür görmez hayran kaldı ve tam da aradığı şeyin bu olduğunu söyledi.

Mezuniyet balosunda onu giymek istiyordu. Benim de buna hiçbir itirazım yoktu.

Ceren o elbisenin içinde gerçekten nefes kesici görünüyordu.

Baloya erkek arkadaşı Berkay ile birlikte gitti.

Berkay okulun basketbol takımının yıldızıydı — okulda herkesin tanıdığı ve hayranlık duyduğu gençlerden biriydi.

O akşam birçok kız onunla baloya gitmek için her şeyi yapardı.

Ben de baloda görevli velilerden biri olarak gönüllü olmuştum, bu yüzden gece boyunca ara sıra gözüm Ceren’e takılıyor, yıllar önce bana ait olan o elbisenin içinde ne kadar güzel göründüğünü düşünüyordum.

Ceren ile Berkay bütün gece birlikte dans ettiler.

Kızımın yüzündeki mutluluk uzaktan bile belli oluyordu.

Gece sona erip öğrenciler yavaş yavaş salondan ayrılmaya başladığında ben içeride kalıp içecek masasını, yiyecekleri ve süslemeleri toplamaya yardım ettim.

Tam o sırada Berkay’ın bana doğru geldiğini gördüm.

Yüzü bembeyaz olmuştu.

Bir anda içimi korku kapladı; Ceren’e bir şey olduğunu düşündüm.

Telaşla sordum:

“Berkay, sen neden buradasın? Ceren nerede?”

Boğazını temizledi ve cevap vermeden önce birkaç saniye sustu:

“Ceren iyi. Ondan dışarıda beni beklemesini istedim. Çünkü birazdan söyleyeceklerimi duymasını istemiyorum.”

Kalbim hızla çarpmaya başladı.

“Ne demek istiyorsun?”

Berkay elini ceketinin cebine soktu, içinden eski ve kenarları sararmış bir FOTOĞRAF çıkararak bana uzattı.

Sonra gözlerimin içine bakıp şöyle dedi:

“Bu elbiseyi Ceren’in üzerinde gördüğüm anda tanıdım. 30 yıl önce o gece ne yaptığınızı biliyorum.”

Fotoğrafa baktığım anda başım dönmeye başladı.

Çünkü karşımdaki görüntüyü hayatım boyunca unutamamıştım.

Titreyen bir sesle sordum:

“Bu fotoğrafı nereden buldun?”

Berkay gözlerini benden ayırmadan cevap verdi:

“Bizim evde buldum. Sonra anneme sordum… O da bana HER ŞEYİ anlattı.”

O anda nefesim kesildi.

Eğer hikâyenin tamamını okumak istiyorsanız, aşağıdaki yorumlara “SIR” yazın. Ardından “tüm yorumları görüntüle” seçeneğine dokunup ilk yorumdaki devamına bakın. 👇

GECE NÖBETİNDEYDİM. AMBULANS, BAŞTAN AŞAĞI KANA BULANMIŞ KOCAMI ACİL SERVİSE GETİRDİ; HEMEN ARKASINDAN BEŞ AYLIK HAMİLE ...
09/09/2026

GECE NÖBETİNDEYDİM. AMBULANS, BAŞTAN AŞAĞI KANA BULANMIŞ KOCAMI ACİL SERVİSE GETİRDİ; HEMEN ARKASINDAN BEŞ AYLIK HAMİLE BİR KADIN KOŞARAK İÇERİ GİRDİ VE, “DOKTOR, NE OLUR BEBEĞİMİN BABASINI KURTARIN!” DİYE BAĞIRDI. HASTANEDEKİ HERKES BEŞ YILDIR EVLİ OLDUĞUMUZU BİLİYORDU. ALYANSIMI PARMAĞIMDAN ÇIKARIP ÖNLÜĞÜMÜN CEBİNE KOYDUM VE ONU KURTARMAK İÇİN ÇALIŞMAYA DEVAM ETTİM… TA Kİ KAYINVALİDEMİ ARADIĞIMDA, HAMİLE KADINDAN ÇOK DAHA KORKUNÇ BİR GERÇEĞİ ÖĞRENENE KADAR.

“Doktor, ne olur kocamı kurtarın! Bebeğimiz babasız dünyaya gelmesin!”

Karşımda ağlayarak duran kadın yaklaşık beş aylık hamileydi.

Sedye üzerinde bilinci kapalı halde yatan, kıyafetleri kana bulanmış ve yaşam destek cihazlarına bağlanmış adam ise benim kocamdı.

Benim adım Aydan Ergin. Otuz dört yaşındaydım ve İstanbul’daki büyük bir hastanenin acil servisinde on bir yıldır doktor olarak çalışıyordum. Korkunç kazalar görmüş, ailelerin gözümün önünde dağılışına şahit olmuş, insanların son nefeslerine tanıklık etmiştim. Bunca yıldan sonra artık hiçbir şeyin beni görevimi yapamayacak kadar sarsamayacağını sanıyordum.

Yanılmışım.

Eylül ayının o gecesinde yağmur öylesine şiddetli yağıyordu ki acil servisin camlarını dövüyordu. Gece yarısına yaklaşırken, bir kamyonun arkasına büyük bir hızla çarpan otuz beş yaşındaki bir erkeğin ambulansla getirildiği haberi geldi.

Sağlık görevlileri sedyeyi içeri sokarken birinin sesini duydum:

“Oğuz Ergin, otuz beş yaşında. Ciddi kafa travması, karın içi kanama şüphesi, sağ bacakta açık kırık. Tansiyonu hızla düşüyor.”

Oğuz Ergin.

Beş yıllık kocam.

Daha üç saat önce bana mesaj atmıştı:

“Aşkım, yağmur çok kötü. Nöbet çıkışı dikkatli sür. Dolaba sana çorba bıraktım. Seni seviyorum.”

Şimdi ise önümde, yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide yatıyordu.

Birkaç saniyeliğine çevremdeki bütün sesler kayboldu.

Sonra mesleki reflekslerim devreye girdi.

O anda Oğuz benim kocam olamazdı.

Sadece kurtarmam gereken bir hastaydı.

“İki damar yolu açın. Kan hazırlayın. Genel cerrahi, travma ve beyin cerrahisini çağırın. Çabuk!”

Karnı sertleşmişti, göz bebekleri ışığa çok az tepki veriyordu ve sağ bacağındaki kırık ağır görünüyordu.

“Bekleyemeyiz. Hemen ameliyathaneye alıyoruz.”

Tam o sırada o kadın acil servise koşarak girdi.

Sırılsıklamdı.

Makyajı gözyaşlarıyla yüzüne akmıştı ve bir eliyle karnını tutarken diğer eliyle Oğuz’un sedyesine sarıldı.

“Ne olur ölmesine izin vermeyin!”

“Sedye bırakılmalı, lütfen geri çekilin,” dedim.

Sanki söylediklerimi duymadı.

“Doktor, o benim kocam! Aylardır bebeğimizi bekliyoruz. Size yalvarıyorum!”

Acil servisin içindeki bütün sesler bir anda kesildi.

Çalışma arkadaşlarımın tamamı Oğuz’u tanıyordu.

Beni nöbet çıkışlarında almaya defalarca gelmişti. Bayramlarda çalışanlara yemek getirmiş, bir keresinde bütün acil servis personeline kahve ısmarlamıştı.

Ve oradaki herkes Oğuz Ergin’in benim kocam olduğunu biliyordu.

Kadın tekrar Oğuz’a baktı.

“Oğlumuz doğduğunda yanımda olacağına söz vermişti.”

Göğsümün içinde bir şeyin kırıldığını hissettim.

Ama monitördeki değerler hızla kötüleşiyordu.

Kadının gözlerinin içine baktım.

“Onun yaşamasını istiyorsanız sedyeyi bırakın ve bize yol açın.”

Kadın geri çekildi.

Oğuz’u ameliyathaneye götürürken eli sedyenin kenarından aşağı doğru sarktı.

Parmağında hâlâ alyansımız vardı.

Kendi elime baktım.

Alyansımı çıkardım.

Bağırmadım.

Yere fırlatmadım.

Kimsenin önünde olay çıkarmadım.

Sadece önlüğümün cebine koydum ve sedyeyi itmeye devam ettim.

Ameliyat yaklaşık yedi saat sürdü.

Sonunda Oğuz’un hayati bulguları bir ölçüde dengelendiğinde acil servis sorumlusu beni kenara çekti.

“Aydan, sen onun eşisin. Bundan sonrasını başka doktorlara bırakmalısın.”

“Belki çok uzun süre eşi olarak kalmayacağım.”

Bir süre yüzüme baktı.

“Ama bugün hâlâ eşisin.”

Ameliyathane bölümünden çıktığımda hamile kadın hâlâ koridorda bekliyordu.

“Doktor… Oğuz yaşayacak mı?”

“Adınız ne?”

“Feraye.”

“Oğuz size hiç evli olduğunu söylemedi mi?”

Feraye’nin yüz ifadesi bir anda değişti.

“Eşinden uzun süredir ayrı olduğunu ve boşanma işlemlerinin devam ettiğini söyledi.”

Telefonumu çıkardım.

Oğuz’un birkaç saat önce bana gönderdiği mesajı açtım.

“Seni seviyorum.”

Feraye’nin yüzündeki bütün renk çekildi.

“Bana bu akşam iş yemeğine gideceğini söylemişti…”

“Anlaşılan ikimize de yalan söylemiş.”

Birkaç saat sonra Oğuz’un annesi Gülay Hanım’ı arayıp kazayı haber verdim.

Konuşmanın bir yerinde Feraye’den ve hamileliğinden bahsettim.

Kayınvalidemin şaşkınlıktan ne söyleyeceğini bilemeyeceğini düşünüyordum.

Ama telefonda yalnızca sessizlik oldu.

Uzun, ağır ve rahatsız edici bir sessizlik.

O anda içimde kötü bir his yükseldi.

“Gülay Hanım…”

Cevap vermedi.

“Feraye’yi zaten biliyordunuz, değil mi?”

Nefesini duyabiliyordum.

Sonunda kısık bir sesle konuştu.

“Aydan… ne olur telefonu kapatma. Sana anlatmam gereken şeyler var.”

Ellerim buz kesti.

“Kocamın başka bir kadından çocuğu olacağını ne zamandır biliyorsunuz?”

“Sandığın mesele bu değil.”

Kaşlarımı çattım.

“Daha kötü ne olabilir?”

Kayınvalidem yine sustu.

Sonra ağlamaya başladı.

“Oğuz sana beş yıl önce evlendiğiniz gün de doğruyu söylemedi.”

Kalbim yeniden hızlandı.

“Ne demek istiyorsunuz?”

Gülay Hanım’ın bir sonraki cümlesi, Feraye’nin hamile olduğunu öğrendiğim andan bile daha ağır geldi.

“Önce sana bir isim söylemem gerekiyor. Sonra hastanenin kayıtlarında Oğuz’un neden başka bir soyadıyla görünmesi gerektiğini anlayacaksın.”

Olduğum yerde donup kaldım.

Tam o sırada yoğun bakımdaki hemşirelerden biri koşarak yanıma geldi.

“Aydan Hanım… Oğuz uyandı.”

Telefon hâlâ kulağımdaydı.

Kayınvalidem ise telaşla,

“Onunla konuşmadan önce beni dinle! Çünkü Oğuz gerçeği öğrendiğini anlarsa—”

Hat bir anda kesildi.

Ekrana baktım.

Sonra yoğun bakım odasının kapısına.

İçeride beş yıldır kocam sandığım adam gözlerini açmış beni bekliyordu..

Eğer hikâyenin tamamını okumak istiyorsanız, aşağıdaki yorumlara "SONRA” yazın. Ardından “tüm yorumları görüntüle” seçeneğine dokunup ilk yorumdaki devamına bakın. 👇

45 yaşımda dul kaldım beni köyün ağası almak istedi ama bunu yaptım..Devamını oku
09/09/2026

45 yaşımda dul kaldım beni köyün ağası almak istedi ama bunu yaptım..Devamını oku

Address

Istanbul
Cebeci
034587

Telephone

+491773989669

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Gündem posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Shortcuts

Share