Huzur Durağı

Call Directions Website Contact the business

Huzur Durağı Huzurlu ve Mutlu günler sizlerle olsun.

Sitede yayımlanan Köşe Yazıları ve Yorumların sorumluluğu yazarlarına aittir. İzinsiz ve kaynak belirtilmeksizin kopyalama ve kullanımı yapılamaz.

14/10/2026

Parmağıma yüzüğü taktıktan dokuz gün sonra askere gitti. Bir daha geri dönmedi. Annesi bana öldüğünü yazdı. Elli sekiz yıl sonra kapıma gelen genç bir çocuk, elinde kır çiçekleriyle duruyordu. Çiçeklerin arasındaki kartta onun yamuk yumuk el yazısı ve bana taktığı o özel isim vardı. İki saat araba kullanıp onu bulmaya gittim. Kapıyı kızı açtı. “Babam onu bu hâlde görmenizi istemiyor,” dedi ve kapıyı kapatmaya başladı…

Tarık Vardar beni dansa kaldırdığında on sekiz yaşındaydım. Üzerimde sarı bir elbise vardı.

İşte bu yüzden bana “Sarı Çiçeğim” derdi.

Ama her seferinde “Sarı Çiçeyim” diye yazardı. Ben de yanlışını bir kez olsun düzeltmezdim.

Eskişehir'de herkes bana çocukluğumdan beri Suna derdi. Asıl adım da buydu zaten.

Ama Tarık'ın gözünde ben sarı elbiseli, rüzgârda savrulan küçücük bir kır çiçeğiydim. Ve onun gözünde öyle olmayı seviyordum.

1968 yılının ekim ayında, Porsuk Çayı kıyısındaki bir bankta bana evlenme teklif etti.

Verdiği yüzüğün üzerinde mercimek tanesi kadar bir taş vardı. Yılbaşı gelmeden parmağımı yeşile boyamıştı.

Dokuz gün sonra askerlik için otobüse bindi.

Bana tam otuz bir mektup yazdı.

Hepsini eski bir çikolata kutusunda sakladım. Önce yatağımın altında, sonra dolabımda, yıllar sonra da çeyiz sandığımda.

Tarık'ın büyük T harfi hep sağa doğru eğilirdi. Sanki yazarken eli yorulmuş gibi.

1969 yılının baharında mektuplar birden kesildi.

Haziran ayında bu kez annesinden bir mektup geldi.

Oğlunun yaralandığını öğrenince Ankara'ya, tedavi gördüğü askerî hastaneye gittiğini yazıyordu.

Tarık ağır yanıklar geçirmişti. Kurtarılamamıştı.

Onu ailesinin Sivas'taki mezarlığına defnetmişlerdi.

“Sakın gelme,” diyordu annesi. “Artık göreceğin hiçbir şey kalmadı. Onu son gördüğün hâliyle hatırla.”

Henüz on dokuz yaşındaydım. Sivas'a gidecek otobüs parasını bile bulamazdım.

Mezarının hangi ilçede olduğunu sormak aklıma bile gelmedi.

Annemin evindeki yatağıma uzandım ve bir hafta boyunca neredeyse hiç kalkmadım.

İki yıl sonra Orhan adında bir adamla evlendim.

Orhan iyi bir insandı. Bunu özellikle söylemek isterim.

Önce bir sigorta şirketinde çalıştı. Sonra ben de yanında işe girdim. Otuz yıl birlikte çalıştık.

İki çocuğumuz, dört torunumuz ve bahçesinde bir türlü meyve vermeyen limon ağacı bulunan küçük bir evimiz oldu.

Ama bütün o yıllar boyunca içimde küçücük bir suçluluk taşıdım.

Bu kadar çabuk evlendiğim için. Yeniden mutlu olabildiğim için.

Ve başka bir adamın mektuplarını, evliliğim boyunca çeyiz sandığımda sakladığım için.

Orhan bu ay tam üç yıl önce hayatını kaybetti.

Sigorta poliçeleri doldurduğum yıllardan kalma alışkanlıkla hâlâ kulağımın arkasında bir kurşun kalem taşırım.

Orhan'dan kalan emekli aylığımla geçinirim. Buzluğumda da zor günler için sakladığım bir tepsi börek vardır.

Sessiz, sıradan bir hayatım var artık.

Ta ki geçen cumartesi kapı zilim çalana kadar.

Kapıda bir çiçekçinin gönderdiği delikanlı duruyordu. Elinde kır çiçekleriyle doldurulmuş cam bir kavanoz vardı.

Sarı papatyalar, minik mavi çiçekler ve tam ortalarında bir karahindiba…

“Teyzeciğim, bunlar Suna Hanım'a geldi.”

Kurdeleye küçük, beyaz bir kart iliştirilmişti.

Daha başka hiçbir şeye bakmadan o eğri büyük harfi tanıdım.

“Hâlâ benim Sarı Çiçeyim'sin.”

Yine yanlış yazılmıştı. Tıpkı eskisi gibi.

Olduğum yere, kapının önündeki basamağa çöktüm.

İlk düşüncem, birinin yaşlı bir kadına çok acımasız bir şaka yaptığıydı.

İkinci düşüncemse daha korkunçtu: O ismi benden başka bilen hiç kimse hayatta değildi.

Çiçekçiyi aradım. Heyecandan numarayı iki kez yanlış çevirdim.

Telefondaki genç kız son derece nazikti.

“Perşembe günü yaşlı bir bey geldi,” dedi. “Nakit ödedi. Kartı kendi eliyle yazdı. Kalemi tutmakta çok zorlanıyordu.”

“Adını söyledi mi?”

“Yalnızca T. Vardar yazdırdı. Bir de Bolu'ya ait telefon numarası bıraktı.”

Numarayı hemen aradım.

Bir kadın açtı. “Ben Suna… Suna Yalçın. Tarık Vardar'ı arıyorum,” dememle telefonun yüzüme kapanması bir oldu.

Torunum adresi telefonundan iki dakikada buldu.

Bolu'daydı. Yaşadığım yerden yaklaşık iki saat uzaklıkta.

O gece kızıma anlattım.

Bana aklımı kaçırmışım gibi baktı.

“Anne, yetmiş yedi yaşındasın. İki saat araba kullanıp bir hayaletin peşinden mi gideceksin?”

“Çiçek gönderebiliyorsa hayalet değildir.”

“Ya biri seni kandırıyorsa? Ne olur kendini küçük düşürme.”

O gece hiç uyumadım.

Eski çikolata kutusunu sandığımdan çıkarıp Tarık'ın otuz bir mektubunu mutfak masasında tek tek okudum.

Sabah olunca arabamın anahtarını aldım.

Yola çıkarken benzinlikte durdum. Arabamın içinde uzun süre öylece oturdum.

Belki kızım haklıydı. Belki de yıllar önce ölmüş bir delikanlının peşinden giden yalnız ve budala bir ihtiyardım.

Sonunda kontağı çevirdim.

Adres, sakin bir sokaktaki küçük, yeşil boyalı eve aitti. Verandaya çıkmak için merdivenlerin yanına bir rampa yapılmıştı.

Kapının önünde özenle boyanmış, eski bir çift erkek botu duruyordu.

(DE.VAMI İLK YO.RUMDA)

Ne tuz ne de kırmızı et! Kardiyolog damarları tıkayan asıl t'ehlikeyi açıkladı.(DE.TAYLAR İLK YO.RUMDA)
14/10/2026

Ne tuz ne de kırmızı et! Kardiyolog damarları tıkayan asıl t'ehlikeyi açıkladı.
(DE.TAYLAR İLK YO.RUMDA)

Kadın öyle şeyler anlattı ki..(DE.TAYLAR İLK YO.RUMDA)
14/10/2026

Kadın öyle şeyler anlattı ki..
(DE.TAYLAR İLK YO.RUMDA)

Doktorlar üzüm yemenin..(DE.VAMI İLK YO.RUMDA)
14/10/2026

Doktorlar üzüm yemenin..
(DE.VAMI İLK YO.RUMDA)

Hem cildi onarıyor hem kalbi gençleştiriyor...(DE.TAYLAR İLK YO.RUMDA)
14/10/2026

Hem cildi onarıyor hem kalbi gençleştiriyor...
(DE.TAYLAR İLK YO.RUMDA)

Üniversiteden Mezun Olduğum Gün Babam Beni Yatak Odasına Çağırıp, “Bundan Sonra Ne Olursa Olsun, Annen Asla Öğrenmemeli....
13/10/2026

Üniversiteden Mezun Olduğum Gün Babam Beni Yatak Odasına Çağırıp, “Bundan Sonra Ne Olursa Olsun, Annen Asla Öğrenmemeli. Artık 18 Yaşındasın. Zamanı Geldi,” Dedi. Odadan Çıkmak İstedim Ama Kapıya Koşup Kilitledi. Sonra Yaptığı Şey Beni Gözyaşlarına Boğdu

Üniversiteden mezun olduğum gün, hayatımın en mutlu günlerinden biri olmalıydı.

On sekiz yaşındaydım. Adım Beren'di.

O gün uzun, mavi bir elbise giymiştim. Babam Turgay ise sürekli yanımda duruyor, birlikte daha fazla fotoğraf çektirmemizi istiyordu.

Elli beş yaşındaydı. Her zaman ciddi ve az konuşan bir adam olmuştu ama o gün alışılmadık derecede mutluydu.

Annem Sevim gülerek,

“Turgay, yeter artık! Kızın evlenmiyor, alt tarafı üniversiteden mezun oluyor,” dedi.

Babam gülmedi. Yalnızca bana baktı ve cevap verdi:

“Sen anlamıyorsun Sevim. Bugün düşündüğünden çok daha önemli bir gün.”

O sırada sözlerine pek aldırmadım. Birkaç saat sonra beni nelerin beklediğini bilseydim, belki de eve bu kadar huzurlu dönmezdim.

O akşam, bütün misafirler gittikten sonra annem mutfaktayken babam yanıma geldi.

“Beren, bir dakikalığına yatak odama gelir misin?”

“Neden baba?”

Mutfağa doğru göz attı.

“Seninle baş başa konuşmamız gerekiyor.”

Sesi o kadar ciddiydi ki yüzümdeki gülümseme bir anda kayboldu.

Peşinden üst kata çıktım. Odaya girer girmez kapıyı kapattı.

Sonra bana dönüp hâlâ kelimesi kelimesine hatırladığım o cümleyi söyledi:

“Beren, bundan sonra ne olursa olsun annen asla öğrenmemeli. Artık on sekiz yaşındasın. Zamanı geldi.”

Kalbim deli gibi çarpmaya başladı.

“Annem neyi öğrenmemeli?”

Cevap vermedi. Bunun yerine gardıroba yürüdü, en alt çekmeceyi açtı ve siyah bir çanta çıkardı.

O çantayı daha önce hiç görmemiştim. Babam çantayı yatağın üzerine bıraktı.

“Yaklaş.”

Yerimden kıpırdamadım.

“Baba, neler oluyor?”

“Korkma. Sadece söylediklerimi yap.”

Bu sözleri beni daha da korkuttu. Kapıya doğru yürümeye başladım.

“Annemi çağıracağım.”

Babam birden kapıya koştu ve kapıyı kilitledi.

Anahtarın kilitte döndüğünü duyduğum anda olduğum yerde donakaldım.

“Kapıyı neden kilitledin?”

“Annenin ansızın içeri girmemesi için.”

“AÇ ŞU KAPIYI!”

Kapının yanında, anahtarı elinde tutarak duruyordu.

“Beren, lütfen. Bana sadece beş dakika ver.”

Babamı daha önce hiç böyle görmemiştim. Elleri titriyor, alnından ter damlıyordu.

En korkuncuysa bu konuşmaya çok uzun zamandır hazırlanmış gibi görünmesiydi.

“Baba, o kapıyı açmazsan çığlık atacağım.”

Yüzünün ifadesi bir anda değişti.

“Bağırma. Annen duyacak.”

(DE.VAMI İLK YO.RUMDA)

Doğuştan görme engelli kızını bir dilenciyle evlendiren baba, kısa süre sonra yaşananları öğrenince hayatının en büyük ş...
13/10/2026

Doğuştan görme engelli kızını bir dilenciyle evlendiren baba, kısa süre sonra yaşananları öğrenince hayatının en büyük şokunu yaşadı.
Zehra, dünyayı hiçbir zaman gözleriyle görememişti ama insanların acımasızlığını hayatının her anında hissetmişti. Güzelliğe her şeyden fazla değer veren bir ailenin içinde, doğuştan görme engelli olarak dünyaya gelmişti. İki kız kardeşi, güzel gözleri ve zarif görünüşleriyle herkesin beğenisini toplarken Zehra, ailesinin sırtında bir yük olarak görülüyordu. Babası için o, misafirlerden saklanması gereken utanç verici bir sırdı.
Henüz beş yaşındayken annesini kaybetmişti. O günden sonra babası bambaşka bir adama dönüşmüştü. Öfkeli, sevgisiz ve acımasızdı. Özellikle de Zehra'ya karşı. Ona hiçbir zaman adıyla seslenmez, sürekli "şu kör kız" derdi. Aile sofralarına oturmasına izin vermez, eve misafir geldiğinde odasından çıkmasını yasaklardı. Kızının kendilerine uğursuzluk getirdiğine inanıyordu. Zehra yirmi bir yaşına geldiğinde ise babası, onun zaten yaralı olan kalbini paramparça edecek bir karar verdi.
Bir sabah Zehra, küçük odasında oturmuş, parmaklarını eski bir Braille alfabesiyle yazılmış kitabın sayfalarında gezdiriyordu. Babası aniden içeri girdi ve kucağına katlanmış bir kumaş bıraktı.
"Yarın evleniyorsun!" dedi soğuk bir sesle.
Zehra olduğu yerde donakaldı. Duyduklarına inanamıyordu. Evlenmek mi? Kiminle?
"Cami önünde dilenen bir adam var. Adı Tufan. Sen körsün, o da beş parasız bir dilenci. Birbirinize tam uygunsunuz!"
Zehra'nın yüzünden bütün renk çekildi. Bağırmak, itiraz etmek, ağlamak istiyordu ama boğazından tek kelime çıkmadı. Çünkü babası ona hayatı boyunca hiçbir konuda seçim hakkı tanımamıştı.
Ertesi gün, alelacele düzenlenen sade bir nikâhla evlendirildi. Zehra, kocasının yüzünü göremiyordu. Üstelik kimse ona adamın nasıl göründüğünü anlatmaya bile tenezzül etmemişti. Babası kolundan tutup onu yabancı adamın yanına itti.
"Koluna gir de götürsün seni!"
Zehra, kendi hayatında bir yabancıymış gibi söyleneni yaptı. Etraftakiler ise fısıldaşıp gülüşüyordu.
"Kör kızla dilenci birbirini bulmuş!"
Nikâhtan sonra babası, birkaç parça kıyafetinin bulunduğu küçük çantayı eline tutuşturdu ve onu yeniden kocasına doğru itti.
"Artık senin derdin! Bir daha kapıma getirme!" diyerek arkasına bile bakmadan uzaklaştı.
Tufan, Zehra'nın koluna nazikçe girerek onu köyün dışına doğru götürdü. Uzun süre tek kelime konuşmadı. Sonunda köyün kenarında, duvarları dökülmüş, eski bir kerpiç eve vardılar. İçerisi nemli toprak ve odun dumanı kokuyordu.
"Pek güzel bir ev değil," dedi Tufan yumuşak bir sesle. "Ama burada güvende olacaksın."
Zehra, yere serilmiş eski minderin üzerine oturdu. Gözyaşlarını tutmaya çalışıyordu. Demek bundan sonraki hayatı böyle geçecekti. Görme engelli bir kadın, dilenci bir adamın karısı olarak yıkık dökük bir evde yaşayacaktı.
Fakat daha ilk gece hiç beklemediği bir şey oldu.
Tufan ona kendi elleriyle çay hazırladı. Evdeki tek kalın battaniyeyi Zehra'ya verdi, kendisi ise kapının yanında uyudu. Sanki dünyanın en değerli hazinesini koruyan bir bekçi gibiydi. Zehra'yla konuşurken ona gerçekten değer verdiğini hissettiriyordu. Hangi hikâyeleri sevdiğini, hayallerinin neler olduğunu, en çok hangi yemekleri yemekten hoşlandığını soruyordu. Zehra'ya hayatı boyunca kimse böyle sorular sormamıştı.
Günler haftalara dönüştü. Tufan her sabah onu dere kenarına götürüyor, güneşi, kuşları, ağaçları öylesine güzel anlatıyordu ki Zehra bazen onun sözleriyle dünyayı görüyormuş gibi hissediyordu. Çamaşır yıkarken şarkılar söylüyor, geceleri yıldızlardan ve uzak şehirlerden bahsediyordu. Zehra yıllar sonra ilk kez içtenlikle gülmeye başladı. Kalbinin etrafına ördüğü duvarlar yavaş yavaş yıkılıyordu.
Ve o küçücük, yıkık dökük evde hiç beklenmedik bir şey gerçekleşti. Zehra, kocasına âşık oldu.
Bir öğleden sonra Tufan'ın elini tutarak usulca sordu:
"Sen hep dilenci miydin?"
Tufan bir an sessiz kaldı. Ardından alçak bir sesle cevap verdi:
"Hayır, her zaman değil."
Ama başka hiçbir şey söylemedi. Zehra da üzerine gitmedi.
Ta ki o güne kadar...
Zehra, pazardan sebze almak için ilk kez tek başına dışarı çıkmıştı. Tufan ona yolu dikkatlice tarif etmiş, o da bütün adımları ezberlemişti. Ancak pazarın yakınlarına geldiğinde biri kolunu sertçe kavradı.
"Vay canına! Bizim kör kız hâlâ yaşıyormuş!"
Bu sesi hemen tanıdı. Ablası Müjgan'dı.
"Ne oldu? Dilenci kocanla mutlu ailecilik mi oynuyorsun?"
Zehra'nın gözleri doldu ama başını dik tuttu.
"Evet, mutluyum!" dedi kararlılıkla.
Müjgan alaycı bir kahkaha attı.
"Sen o adamın gerçekte kim olduğunu bile bilmiyorsun! Kendini ne sanıyorsun? O da senin gibi değersiz biri!"
Sonra Zehra'nın kulağına eğildi ve duydukları genç kadının bütün dünyasını altüst etti.
"O adam dilenci değil, Zehra! Hepinizden saklanan çok büyük bir gerçek var. Babam da bunu öğrenirse yaptıklarına bin pişman olacak!"
Zehra ne söyleyeceğini bilemedi. Kalbi deli gibi çarparken evin yolunu tuttu. Aklında tek bir soru vardı: Tufan gerçekte kimdi?

(DE.VAMI İLK YO.RUMDA)

Dört kız çocuğundan sonra kocam sonunda yıllardır hayalini kurduğu erkek evlada kavuşmuştu. Ama yeni doğan oğlumuzu ilk ...
13/10/2026

Dört kız çocuğundan sonra kocam sonunda yıllardır hayalini kurduğu erkek evlada kavuşmuştu. Ama yeni doğan oğlumuzu ilk kez kucağına aldığı anda söylediği sözler içime korkunç bir sıkıntı düşürdü.

Eşim Alper'le sekiz yıldır birlikteydik ve ilişkimizin başından beri kalabalık bir aile kurmak istediğimiz konusunda hemfikirdik.

Ancak Alper'in erkek çocuk sahibi olma isteği neredeyse bir takıntıya dönüşmüştü. Daha evlenmeden önce bile yalnızca kız çocuklarıyla dolu bir evin ona asla tamamlanmış bir aile gibi hissettirmeyeceğini söylerdi. Her şeyden çok bir oğul istiyordu; soyadını sürdürecek, yıllardır hayalini kurduğu aile tablosunu tamamlayacak bir erkek çocuk.

Düğünümüzden kısa bir süre sonra hamile olduğumu öğrendim. Alper sevinçten havalara uçtu ve bebeğimizin uzun zamandır beklediği oğlu olduğuna kendini hemen inandırdı.

Ama dünyaya güzeller güzeli bir kız çocuğu getirdim.

Elbette kızımızı sevdi, fakat mutluluğunun ortasında bile saklamaya çalıştığı hayal kırıklığını hissedebiliyordum.

"Bir gün ona küçük bir erkek kardeş de vereceğiz," diye söz verdi bana.

Bunun üzerine yeniden çocuk sahibi olmaya karar verdik.

Sonra bir kez daha denedik.

Yaklaşık her yıl ailemize bir kız çocuğu daha katıldı. Alper dört kızımızı da seviyordu ama her seferinde bebeğin kız olduğunu öğrendiğimizde yüzüne yerleşen o tanıdık hayal kırıklığını yine görüyordum.

O noktada artık iyice tükenmiştim. Dört hamilelik bedenimi ve ruhumu fazlasıyla yormuştu ama Alper'in kararlılığı her geçen yıl daha da artıyordu. Bazen, bir oğlumuzun hiç olmayabileceğini kabullenmeden önce benden daha kaç çocuk doğurmamı beklediğini gerçekten merak ediyordum.

Derken beşinci kez hamile olduğumu öğrendim.

Gebelik testindeki iki çizgiyi Alper'e gösterdiğim an, sanki hayalinin sonunda gerçekleşeceğinden neredeyse emindi.

"İçime doğuyor," deyip duruyordu. "Bu kez sonunda bir oğlum olacak."

Ve bu defa haklı çıktı.

Aylar sonra, uzun ve yorucu bir doğumun ardından doktorumuz sağlıklı bir erkek bebek dünyaya getirdiğimi müjdeledi.

Alper'i hayatımda hiç bu kadar mutlu görmemiştim.

Hemşire yeni doğan oğlumuzu usulca onun kollarına bıraktığında, o anın sevinç gözyaşlarıyla, kahkahalarla ya da belki de içten bir "Sonunda!" fısıltısıyla dolacağını hayal etmiştim.

Ama Alper bunun yerine bebeğimizin yüzüne dikkatle baktı. Saniyeler geçtikçe gözlerindeki sevinç yavaş yavaş silindi.

Sonra bana döndü, dudaklarını araladı ve söylediği şeyle kanımı dondurdu.

(DE.VAMI İLK YO.RUMDA)

“37 yıllık en yakın arkadaşım, tatilimiz sırasında birlikte SON bir fotoğraf çekilmemizi istedi… arkadaş olarak. Neden ‘...
13/10/2026

“37 yıllık en yakın arkadaşım, tatilimiz sırasında birlikte SON bir fotoğraf çekilmemizi istedi… arkadaş olarak. Neden ‘son’ dediğini sorduğumda gülümsedi ve şöyle cevap verdi: ‘Çünkü yarın aslında kim olduğumu öğreneceksin…’”

Yıllar sonra gerçek ortaya çıktığında yalnızca çevrenizdeki insanları değil, kendi anılarınızı bile sorgulamaya başlarsınız. Çünkü bütün kalbinizle sevip güvendiğiniz birinin, hayatınızı altüst edebilecek bir sırrı saklarken yanınızda gülümseyebildiğini anlarsınız.

Sevcan ile yedi yaşımızdan beri arkadaştık.

Aynı okul servisine binerdik.

Aynı sırada otururduk.

Birbirimizin evinde kalırdık.

İlk kez âşık olduğumda bunu herkesten önce o anlamıştı.

Anne babası boşandığında neredeyse bizim evde yaşamıştı.

Annelerimiz, arkadaştan çok kardeşe benzediğimiz konusunda şakalaşırdı.

Yıllar sonra ben Tarık'la evlendim.

Sevcan da evlendi, ama daha sonra boşandı.

Evliliği dağıldığında yanında ben vardım.

Tarık yaklaşık bir yıl önce hayatını kaybettiğinde ise ne yapacağımı bilemediğim günlerde kapımı çalmaktan vazgeçmeyen kişi Sevcan'dı.

Evimizi neredeyse benim kadar iyi bilirdi.

Bardakların hangi dolapta olduğunu.

Tarık'ın kahvesini nasıl içtiğini.

Yedek pillerin hangi çekmecede durduğunu.

Hatta evimizin anahtarı bile vardı.

Bu beni hiçbir zaman korkutmamıştı.

O, Sevcan'dı.

Bu yüzden birlikte Ege kıyısında bir hafta tatil yapmayı teklif ettiğinde kabul ettim.

“Figen, biraz olsun nefes almaya ihtiyacın var.”

Altı gün boyunca her zamanki arkadaşımdı.

Balkonda içilen kahveler.

Sahil boyunca uzun yürüyüşler.

Eski günlerden anılar.

Sonra tatilimizin son öğleden sonrası geldi.

Sevcan telefonumu istedi.

“Hadi birlikte son bir fotoğraf çekilelim.”

Güldüm.

“Son derken?”

Güneş gözlüğünü çıkardı.

“Arkadaş olarak son fotoğrafımız.”

Yüzümdeki gülümseme silindi.

“Sevcan, beni korkutuyorsun.”

Yine de omzunu omzuma yasladı.

Fotoğrafı çektim.

İkimiz de gülümsüyorduk.

Ama onun eli titriyordu.

“Neyin var?”

Denize doğru baktı.

Sonra alçak sesle konuştu:

“Yarın, bunca yıldır senin hayatında gerçekte kim olduğumu öğreneceksin.”

O gece gözüme uyku girmedi.

Ertesi sabah salona girdiğimde Sevcan çoktan giyinmişti.

Valizi kapının yanındaydı.

Masanın üzerinde krem rengi, kalın bir zarf duruyordu.

Üzerinde Tarık'ın el yazısı vardı.

FİGEN.

Dizlerimin bağı çözüldü.

Ölümünden beri onun el yazısını görmemiştim.

Zarfa uzandım.

Sevcan elini üzerine koydu.

“Bunu açmadan önce sana bir şey söylemem gerekiyor.”

“Ne yaptın sen?”

Yüzü buruştu.

“Ben de onu sevdim.”

Nefesim kesildi.

“Hayır.”

“Üstelik çok uzun zamandır.”

“Hayır!”

“Figen…”

“Sus.”

Otuz yedi yıllık anılar gözümün önünde başka bir anlam kazanmaya başladı.

Sevcan'ın mutfağımda dolaşması.

Tarık'ın kahvesini ezbere bilmesi.

Kapıyı çalmadan içeri girmesi.

Doğum günlerinde onun yanında oturması.

Cenaze için Tarık'ın kıyafetlerini seçmeme yardım etmesi.

Zarfa baktım.

“Ne kadar zamandır?”

Ağlamaya başladı.

“On yedi yıl.”

Elimle ağzımı kapattım.

On yedi yıl.

Tek bir hata değildi.

Bir gecelik bir kaçamak değildi.

Gizlenmiş ikinci bir hayattı.

“Sen benim kocamla on yedi yıl boyunca birlikte mi oldun?”

Sevcan başını iki yana salladı.

“Gerçeğin tamamı bu değil.”

Çığlık atmamak için güldüm.

“Bundan daha kötü ne olabilir?”

Elini Tarık'ın zarfından çekti.

“Aç ve oku.”

Zarfı yırttım.

İçinden bir mektup çıktı.

Bir de eski bir fotoğraf.

Fotoğrafta Tarık, Sevcan'ın yanında duruyordu.

İkisi de çok daha gençti.

Aralarında daha önce hiç görmediğim küçük bir kız vardı.

Fotoğrafın arkasında Tarık'ın el yazısıyla üç kelime yazıyordu:

Kızımız, Nehir Yılmaz.

Başımı kaldırıp Sevcan'a baktım.

Kıpırdamadı.

Tam o sırada otel odasının kapısı çalındı.

Sevcan gözyaşlarını sildi.

“O geldi.”

(DE.VAMI İLK YO.RUMDA)

Üniversiteden Mezun Olduğum Gün Babam Beni Y'atak Odasına Çağırıp, “Bundan Sonra Ne Olursa Olsun, Annen Asla Öğrenmemeli...
13/10/2026

Üniversiteden Mezun Olduğum Gün Babam Beni Y'atak Odasına Çağırıp, “Bundan Sonra Ne Olursa Olsun, Annen Asla Öğrenmemeli. Artık 18 Yaşındasın. Zamanı Geldi,” Dedi. Odadan Çıkmak İstedim Ama Kapıya Koşup Kilitledi. Sonra Yaptığı Şey Beni Gözyaşlarına Boğdu

Üniversiteden mezun olduğum gün, hayatımın en mutlu günlerinden biri olmalıydı.

On sekiz yaşındaydım. Adım Beren'di.

O gün uzun, mavi bir elbise giymiştim. Babam Turgay ise sürekli yanımda duruyor, birlikte daha fazla fotoğraf çektirmemizi istiyordu.

Elli beş yaşındaydı. Her zaman ciddi ve az konuşan bir adam olmuştu ama o gün alışılmadık derecede mutluydu.

Annem Sevim gülerek,

“Turgay, yeter artık! Kızın evlenmiyor, alt tarafı üniversiteden mezun oluyor,” dedi.

Babam gülmedi. Yalnızca bana baktı ve cevap verdi:

“Sen anlamıyorsun Sevim. Bugün düşündüğünden çok daha önemli bir gün.”

O sırada sözlerine pek aldırmadım. Birkaç saat sonra beni nelerin beklediğini bilseydim, belki de eve bu kadar huzurlu dönmezdim.

O akşam, bütün misafirler gittikten sonra annem mutfaktayken babam yanıma geldi.

“Beren, bir dakikalığına yatak odama gelir misin?”

“Neden baba?”

Mutfağa doğru göz attı.

“Seninle baş başa konuşmamız gerekiyor.”

Sesi o kadar ciddiydi ki yüzümdeki gülümseme bir anda kayboldu.

Peşinden üst kata çıktım. Odaya girer girmez kapıyı kapattı.

Sonra bana dönüp hâlâ kelimesi kelimesine hatırladığım o cümleyi söyledi:

“Beren, bundan sonra ne olursa olsun annen asla öğrenmemeli. Artık on sekiz yaşındasın. Zamanı geldi.”

Kalbim deli gibi çarpmaya başladı.

“Annem neyi öğrenmemeli?”

Cevap vermedi. Bunun yerine gardıroba yürüdü, en alt çekmeceyi açtı ve siyah bir çanta çıkardı.

O çantayı daha önce hiç görmemiştim. Babam çantayı yatağın üzerine bıraktı.

“Yaklaş.”

Yerimden kıpırdamadım.

“Baba, neler oluyor?”

“Korkma. Sadece söylediklerimi yap.”

Bu sözleri beni daha da korkuttu. Kapıya doğru yürümeye başladım.

“Annemi çağıracağım.”

Babam birden kapıya koştu ve kapıyı kilitledi.

Anahtarın kilitte döndüğünü duyduğum anda olduğum yerde donakaldım.

“Kapıyı neden kilitledin?”

“Annenin ansızın içeri girmemesi için.”

“AÇ ŞU KAPIYI!”

Kapının yanında, anahtarı elinde tutarak duruyordu.

“Beren, lütfen. Bana sadece beş dakika ver.”

Babamı daha önce hiç böyle görmemiştim. Elleri titriyor, alnından ter damlıyordu.

En korkuncuysa bu konuşmaya çok uzun zamandır hazırlanmış gibi görünmesiydi.

“Baba, o kapıyı açmazsan çığlık atacağım.”

Yüzünün ifadesi bir anda değişti.

“Bağırma. Annen duyacak.”

(DE.VAMI İLK YO.RUMDA)

Address

Mahmutbey Mahallesi 2562 Sok. No:1 Bağcılar
Istanbul
34218

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Huzur Durağı posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Business

Send a message to Huzur Durağı:

Shortcuts

Share