14/10/2026
Parmağıma yüzüğü taktıktan dokuz gün sonra askere gitti. Bir daha geri dönmedi. Annesi bana öldüğünü yazdı. Elli sekiz yıl sonra kapıma gelen genç bir çocuk, elinde kır çiçekleriyle duruyordu. Çiçeklerin arasındaki kartta onun yamuk yumuk el yazısı ve bana taktığı o özel isim vardı. İki saat araba kullanıp onu bulmaya gittim. Kapıyı kızı açtı. “Babam onu bu hâlde görmenizi istemiyor,” dedi ve kapıyı kapatmaya başladı…
Tarık Vardar beni dansa kaldırdığında on sekiz yaşındaydım. Üzerimde sarı bir elbise vardı.
İşte bu yüzden bana “Sarı Çiçeğim” derdi.
Ama her seferinde “Sarı Çiçeyim” diye yazardı. Ben de yanlışını bir kez olsun düzeltmezdim.
Eskişehir'de herkes bana çocukluğumdan beri Suna derdi. Asıl adım da buydu zaten.
Ama Tarık'ın gözünde ben sarı elbiseli, rüzgârda savrulan küçücük bir kır çiçeğiydim. Ve onun gözünde öyle olmayı seviyordum.
1968 yılının ekim ayında, Porsuk Çayı kıyısındaki bir bankta bana evlenme teklif etti.
Verdiği yüzüğün üzerinde mercimek tanesi kadar bir taş vardı. Yılbaşı gelmeden parmağımı yeşile boyamıştı.
Dokuz gün sonra askerlik için otobüse bindi.
Bana tam otuz bir mektup yazdı.
Hepsini eski bir çikolata kutusunda sakladım. Önce yatağımın altında, sonra dolabımda, yıllar sonra da çeyiz sandığımda.
Tarık'ın büyük T harfi hep sağa doğru eğilirdi. Sanki yazarken eli yorulmuş gibi.
1969 yılının baharında mektuplar birden kesildi.
Haziran ayında bu kez annesinden bir mektup geldi.
Oğlunun yaralandığını öğrenince Ankara'ya, tedavi gördüğü askerî hastaneye gittiğini yazıyordu.
Tarık ağır yanıklar geçirmişti. Kurtarılamamıştı.
Onu ailesinin Sivas'taki mezarlığına defnetmişlerdi.
“Sakın gelme,” diyordu annesi. “Artık göreceğin hiçbir şey kalmadı. Onu son gördüğün hâliyle hatırla.”
Henüz on dokuz yaşındaydım. Sivas'a gidecek otobüs parasını bile bulamazdım.
Mezarının hangi ilçede olduğunu sormak aklıma bile gelmedi.
Annemin evindeki yatağıma uzandım ve bir hafta boyunca neredeyse hiç kalkmadım.
İki yıl sonra Orhan adında bir adamla evlendim.
Orhan iyi bir insandı. Bunu özellikle söylemek isterim.
Önce bir sigorta şirketinde çalıştı. Sonra ben de yanında işe girdim. Otuz yıl birlikte çalıştık.
İki çocuğumuz, dört torunumuz ve bahçesinde bir türlü meyve vermeyen limon ağacı bulunan küçük bir evimiz oldu.
Ama bütün o yıllar boyunca içimde küçücük bir suçluluk taşıdım.
Bu kadar çabuk evlendiğim için. Yeniden mutlu olabildiğim için.
Ve başka bir adamın mektuplarını, evliliğim boyunca çeyiz sandığımda sakladığım için.
Orhan bu ay tam üç yıl önce hayatını kaybetti.
Sigorta poliçeleri doldurduğum yıllardan kalma alışkanlıkla hâlâ kulağımın arkasında bir kurşun kalem taşırım.
Orhan'dan kalan emekli aylığımla geçinirim. Buzluğumda da zor günler için sakladığım bir tepsi börek vardır.
Sessiz, sıradan bir hayatım var artık.
Ta ki geçen cumartesi kapı zilim çalana kadar.
Kapıda bir çiçekçinin gönderdiği delikanlı duruyordu. Elinde kır çiçekleriyle doldurulmuş cam bir kavanoz vardı.
Sarı papatyalar, minik mavi çiçekler ve tam ortalarında bir karahindiba…
“Teyzeciğim, bunlar Suna Hanım'a geldi.”
Kurdeleye küçük, beyaz bir kart iliştirilmişti.
Daha başka hiçbir şeye bakmadan o eğri büyük harfi tanıdım.
“Hâlâ benim Sarı Çiçeyim'sin.”
Yine yanlış yazılmıştı. Tıpkı eskisi gibi.
Olduğum yere, kapının önündeki basamağa çöktüm.
İlk düşüncem, birinin yaşlı bir kadına çok acımasız bir şaka yaptığıydı.
İkinci düşüncemse daha korkunçtu: O ismi benden başka bilen hiç kimse hayatta değildi.
Çiçekçiyi aradım. Heyecandan numarayı iki kez yanlış çevirdim.
Telefondaki genç kız son derece nazikti.
“Perşembe günü yaşlı bir bey geldi,” dedi. “Nakit ödedi. Kartı kendi eliyle yazdı. Kalemi tutmakta çok zorlanıyordu.”
“Adını söyledi mi?”
“Yalnızca T. Vardar yazdırdı. Bir de Bolu'ya ait telefon numarası bıraktı.”
Numarayı hemen aradım.
Bir kadın açtı. “Ben Suna… Suna Yalçın. Tarık Vardar'ı arıyorum,” dememle telefonun yüzüme kapanması bir oldu.
Torunum adresi telefonundan iki dakikada buldu.
Bolu'daydı. Yaşadığım yerden yaklaşık iki saat uzaklıkta.
O gece kızıma anlattım.
Bana aklımı kaçırmışım gibi baktı.
“Anne, yetmiş yedi yaşındasın. İki saat araba kullanıp bir hayaletin peşinden mi gideceksin?”
“Çiçek gönderebiliyorsa hayalet değildir.”
“Ya biri seni kandırıyorsa? Ne olur kendini küçük düşürme.”
O gece hiç uyumadım.
Eski çikolata kutusunu sandığımdan çıkarıp Tarık'ın otuz bir mektubunu mutfak masasında tek tek okudum.
Sabah olunca arabamın anahtarını aldım.
Yola çıkarken benzinlikte durdum. Arabamın içinde uzun süre öylece oturdum.
Belki kızım haklıydı. Belki de yıllar önce ölmüş bir delikanlının peşinden giden yalnız ve budala bir ihtiyardım.
Sonunda kontağı çevirdim.
Adres, sakin bir sokaktaki küçük, yeşil boyalı eve aitti. Verandaya çıkmak için merdivenlerin yanına bir rampa yapılmıştı.
Kapının önünde özenle boyanmış, eski bir çift erkek botu duruyordu.
(DE.VAMI İLK YO.RUMDA)