16/10/2026
Huzurevine Yerleştirdiğimiz 83 Yaşındaki Dedem Bir Gece Beni Arayıp “Buradan Çıkmam Gerek, Kimseye Söyleme” Dedi. Yanına gittiğimde odası boştu, yastığının altında ise benim için hazırlanmış bir vasiyet vardı.
Dedemi huzurevine yerleştirdiğimiz gecenin üzerinden tam kırk üç gün geçmişti. Saat 02.17’de telefonum çaldığında ekranda onun adını görünce içim ürperdi. Seksen üç yaşındaki Hilmi dedem, gece yarısından sonra kimseyi aramazdı. Üstelik son ziyaretimde telefonunu kullanamayacak kadar yorgun görünüyordu.
“İldeniz,” diye fısıldadı. “Buradan çıkmam gerek. Ama sakın kimseye söyleme.”
“Dede, ne oldu? Biri sana kötü mü davranıyor?”
“Beni buraya getirdiğiniz gün imzaladığım kâğıtları hatırlıyor musun? Onlar düşündüğün kâğıtlar değildi.”
Arka plandan tekerlek gıcırtısına benzeyen bir ses geldi. Dedem nefesini tuttu.
“Yarım saat içinde gel. Ön kapıdan girme. Ve Handan’a haber verme.”
Hat kesildi.
Handan halam, dedemin huzurevine yerleşmesi için en çok uğraşan kişiydi. Geçirdiği küçük kazadan sonra tek başına kalmasının tehlikeli olduğunu söylemişti. Haklı da görünüyordu. Dedem geceleri ocağı açık unutuyor, merdiven çıkarken zorlanıyordu. Yine de taşındığımız gün kapı eşiğinde durup bana söylediği cümleyi unutamamıştım.
“İnsan bazen evinden değil, bildiklerinden uzaklaştırılır.”
O zaman yaşlılık korkusu sanmıştım.
Bir hafta önceki ziyaretimde de tuhaf bir şey yaşanmıştı. Dedem bana eski fotoğraf albümünü getirmemi istemiş, Handan halam hemen araya girmişti.
“Burada geçmişi kurcalamasına gerek yok. Doktor da yorulmamasını söyledi.”
Dedem o gün hiç karşılık vermemişti. Yalnızca vedalaşırken avucumu sıkıp kulağıma eğilmişti.
“Bir gün sana bir kâğıt uzatırlarsa önce tarihine bak. İmza benziyor diye her şey doğru olmaz.”
Halamın yanımızda beklediğini görünce konuşmayı kesmişti. Eve dönerken bu sözleri unutmaya çalışmıştım. Şimdi ise her hecesi aklımdaydı.
Üzerime montumu geçirip arabaya atladım. Bursa’nın yağmurla parlayan sokakları bomboştu. Yol boyunca dedemi tekrar aradım. Telefonu kapalıydı. Handan halamı aramak için ekrana dokundum, sonra dedemin sesini hatırlayıp vazgeçtim.
Huzurevinin ön kapısındaki güvenlik kulübesi aydınlıktı. Arka taraftaki servis girişini ise geçen hafta dedeme temiz kıyafet götürürken görmüştüm. Kapı aralıktı. İçeride ağır bir deterjan kokusu vardı.
Koridorda karşılaştığım gece görevlisine dedemin odasını sordum.
“Hilmi Bey mi? Biraz önce odasında kontrol edildi,” dedi. “Bir sorun mu var?”
“Beni aradı. Yanına çıkacağım.”
Görevlinin yüzü değişti. Telefonuna baktı, ardından aceleyle uzaklaştı.
İkinci kattaki 214 numaralı odanın kapısı açıktı. Yatak düzeltilmiş, terlikler yan yana konmuştu. Ama dedem yoktu. Banyoya baktım. Dolabını açtım. Kalın gri hırkası, sürekli kullandığı bastonu ve gözlüğü yerindeydi. Gece yarısı dışarı çıkacak biri bunları neden bırakırdı?
Tam koridora dönecekken yatağın başucunda duran su bardağını fark ettim. Dibinde hiç erimemiş iki beyaz tablet vardı. Dedem ilaçlarını hep tek tek içerdi; suyun içine bırakmazdı.
Yastığı kaldırdığımda altından kalın, sararmış bir zarf çıktı. Üzerine tanıdığım eğri yazısıyla adım yazılmıştı: “İldeniz’e. Başkasının eline geçmeden.”
İçinde her sayfası dedemin el yazısıyla doldurulmuş, tarih atılmış ve imzalanmış bir vasiyetname vardı. İlk satırda, yıllardır ailece satıldığını sandığımız Mudanya’daki eski taş evden söz ediliyordu. Dedem o ev üzerindeki haklarını ve orada sakladığı belgeleri bana bırakıyordu.
Oysa Handan halam, evin dedemin borçlarını ödemek için yirmi yıl önce satıldığını söylemişti. Hatta satış evraklarını gördüğümü bile hatırlıyordum. Çocukken mutfak masasına yayılmış dosyaların yanında ağlayan dedem gözümün önüne geldi.
Vasiyetin son sayfasında altı çizilmiş tek bir cümle vardı:
“Bu evle ilgili gerçeği öğrendiğinde, annenin neden yıllarca sustuğunu da anlayacaksın.”
Boğazım düğümlendi. Annem yıllar önce ölmüştü. Dedem onun adını her andığında sustuğu için, aralarında çözülmemiş bir kırgınlık olduğunu sanırdım.
Zarfın içinden küçük, paslanmış bir anahtar da düştü. Üzerindeki metal etikete yalnızca “17” kazınmıştı.
Koridordan ayak sesleri duyulunca her şeyi montumun içine sakladım. Az önce konuştuğum görevli iki kişiyle geri dönmüştü. Bana dedemin başka bir hastaneye sevk edildiğini, sabah bilgi verileceğini söyledi.
“Hangi hastane?” diye sordum.
Cevap veremedi.
“Sevk belgesini görmek istiyorum,” dedim.
Görevli masadaki dosyaları karıştırdı. Dedemin adına düzenlenmiş bir sevk kaydı bulamadı. Bunun üzerine birini arayıp koridorun sonuna yürüdü. Konuşmasının yalnızca son kısmını duydum.
“Evet, zarfı bulmuş. Şimdi ne yapacağız?”
Beni gördüğünde telefonu indirdi. Artık buradan kendi isteğimle ayrılmamı beklemediklerini hissediyordum. Yangın merdivenine açılan kapıyı göz ucuyla kontrol ettim. Kilitli değildi. Montumun altındaki zarfı daha sıkı tuttum.
Tam o sırada telefonum titredi. Handan halamdan mesaj gelmişti:
(DE.VAMI İLK YO.RUMDA)