10/04/2026
“Bir görünmez gök imparatorluğu keşfettim. Soyut, ancak granit kadar sağlam.”
Mucit Lee DeForest.
İngiliz fizikçi James C. Maxwell, 1865 yılında ışığın belli bir dalga boyunda elektromanyetik titreşimlerin sonucu olduğunu göstermişti.
1888’de Alman Heinrich R. Hertz, fizik dersleri verirken elektromanyetik dalgaların varlığını tespit edip bunları üretmeyi başardı. Nikola Tesla, ürettiği Tesla bobinleri ile güçlü radyo sinyallerini oldukça uzak mesafelere iletebileceğini fark etmişti.
Laboratuvarında çıkan bir yangın, tüm ürünlerinin yok olmasına neden oldu. Hertz’in deneylerini tekrarlayan İtalyan fizikçi Guglielmo Marconi, ürettiği kablosuz telgraf yöntemiyle dalgaları ilk olarak 9 metre, sonradan 275 metre ve nihayetinde 3 kilometre uzağa iletmeyi başardı.
1896 yılında Marconi, radyonun patentine İngiltere’de başvurdu ve kabul aldı.
1901 yılında Marconi’nin üç adet S harfini kablosuz telgraf aracılığıyla bir gemiden kıyıda bekleyen yardımcısına yollaması radyonun ilk keşfi sayılıyor.
Radyo sesi, atmosfer içinden, Hertz dalgaları aracıyla çok uzaklara ulaşır. Radyo ses dalgalarını elektrik dalgaları haline çevirir; ya da elektrik dalgalarını atmosferden derleyerek ses dalgaları haline koyar. Radyo, verici ve alıcı olmak üzere iki çeşit makineden meydana gelir.
ABD’de 1910 yılında mühendis Lee de Forest’in telsiz telgraf şirketinin gösteri yayını New York’ta Metropolitan Opera’sı ile Lee de Forest’in evi arasında yapılan yayında Enrico Caruso, Cavaleria Rusticana operasını seslendirdi.
ABD’de 1915 yılında Western Electric’in Virginia-Arlington’dan yaptığı yayın, Paris’ten dinlenebildi.
Birinci Dünya Savaşı’na denk gelen yıllar ise bu gelişmelerin önemini iyice artırdı, çünkü cihaz denizdeki gemilere ulaşmak gibi meselelerde ordu için hayati bir hal almıştı.
İngiltere’de 1922’de BBC ile başlayan radyo yayınları ise radyoyu insanların gazete gibi bilgi alabileceği bir kaynak haline getirdi.
1948’de transistörün bulunuşu, 1960’larda tümleşik devrelerin geliştirilmesi gibi teknik buluşlar radyoyu çok amaçlı önemli bir iletişim aygıtına dönüştürdü.
Ülkemizde ilk radyo yayını 1927 yılında Türk Telsiz Telefon Anonim Şirketi’nce Ankara (1554 m) ve İstanbul’da (1200 m) kurulan 5 kW gücündeki iki vericisiyle başladı.
6 Mayıs 1927 günü Eşref Şefik’in yaptığı;
“Alo alo muhterem samiin (muhterem dinleyiciler), burası İstanbul telsiz telefonu” anonsu ilk radyo yayını olarak kabul edilir.
Sirkeci’deki Büyük Postane binasının bodrum katından, postane kapısının üstüne yerleştirilmiş bir hoparlör aracılığıyla sokaktaki vatandaşa seslenmesinin nedeni ise o tarihlerde henüz hiç kimsenin evinde radyo alıcısının olmamasıydı.
Evin bir köşesine en değerli konukmuşçasına yerleştirildiği dönemlerde radyonun önemi çok farklıydı. Başına toplanan ev halkı için dışarıya açılan, önemli bilgiler almasını sağlayan devasa bir pencere, çocuklar için sesi duyulan insanların içinde yaşadığı sihirli bir dünya gibiydi.
İstanbul Radyosu’nun ilk naklen yayını, 3 Şubat 1932’de Atatürk’ün isteği ile Ayasofya Camii’nden Kadir Gecesi okunan Türkçe ezanla başlamış ve Mevlit’le devam etmiş.
İstanbul Radyosu’nun ilk sanatçı kadrosundaki isimler; Tanburi Mesut Cemil, Neyzen Tevfik, Kemençeci Ruşen Ferit Kam, kanuni Ahmet Yatman, kemani Cevdet Çağla ve ilk hanende Zeki Çağlarman.
27 Mayıs darbesinden birkaç gün sonra, Türkiye ile İrlanda arasındaki milli futbol maçını radyodan Halit Kıvanç naklen anlattı. Bu sırada Kıvanç’ın üzerine 5 silah çevriliydi. Komutanlar, Kıvanç’ın halka “Darbeye karşı direnin” çağrısı yapmasından korkmuşlardı.
1961 yılında, Hükümetin talebi üzerine Ankara radyosu’nda
“Vatandaş dikkat, su uyur komünizm uyumaz”,
“Komünist, Türk ve Müslüman kıyafetine bürünerek arana girer”,
“Komünizm tatlı dille arkadan sokan bir yılandır” şeklindeki spotlar yayınlandı.
1957 seçimlerinden itibaren Başbakan Adnan Menderes, kendisiyle ilgili haberlerin radyoda Can Okan tarafından okunmasını emretmişti. Böylece neredeyse bütün haberleri Can Okan’ın (dönemin haber spikeri) okuması gündeme geldi. Okan’ın kendini Menderes yerine koyarak okuduğu siyasi haberler hem çok etkili oluyor hem de iktidarı fazlasıyla memnun ediyordu.
1940’larda Senfoni Orkestrası, Salon Orkestrası, Yaylı Sazlar Kuarteti, Caz Orkestrası ve Tango Orkestrası gibi bölümler oluşturulmuştu. Senfoni Orkestrası’nın haftada iki gün, birer saat olan programı canlı yayınlanır ve 160 kişilik misafir dinleyicisi olurdu.
Bütün bu etkinliklerin dışında Mozart ve Beethoven gibi ünlü sanatçıların doğum ya da ölüm yıldönümleri nedeniyle bazen bir hafta bile süren programlar hazırlanırdı.
Radyo, 1970’lere, yani TV’nin eve dalmasına kadar imparatorluğunu sürdürdü.
Tüm ailenin lambalı radyonun başına toplaştığı, spikere topluca kulak kabarttığı zamanlar, o günleri en güzel anlatanlardan birisi de Woody Allen’dır.
“Gelecek kuşaklar bizim hakkımızda bir şeyler duyacak mı merak ediyorum. Sanmıyorum belli bir süre sonra her şey geçiyor. Ne kadar ünlü olduğumuzun veya dinleyiciler üzerindeki etkimizin hiç önemi yok.”