Tavır Gazetesi

Tavır Gazetesi Tavrını Koyan Gazete...

TAVIR GAZETESİ - 27 AĞUSTOS 2026 PERŞEMBE
27/08/2026

TAVIR GAZETESİ - 27 AĞUSTOS 2026 PERŞEMBE

Demokrasilerin en önemli iki göstergesi güçlü bir muhalefet siyaseti ve tam bağımsız, özgür bir medyadır. Bakmayın siz b...
27/08/2026

Demokrasilerin en önemli iki göstergesi güçlü bir muhalefet siyaseti ve tam bağımsız, özgür bir medyadır. Bakmayın siz bizim grubun kelle koltukta gazetecikte ısrar etmesine, uzun zamandır bu iki kriter de mevcut değil Türkiyemizde!
Şimdi önümüzde yaklaşmakta olan bir seçim var, yazarımız İsmail Küçükkaya’nın iddiasına göre 2027 Kasım ayında Türkiye seçime gidecek...
Peki tam çeyrek asırdır (yazması bile bir tuhaf) memleketimizi yöneten iktidar değişecek mi?

* * *

Murat Karan Ankara’dan tanıdığım ve verilerine güvendiğim bir araştırmacı, AREA araştırmanın sahibi... dün açıkladığı sonuçlara göre YENİ Parti kurulduğu günden bu yana yükselişte.
Ama Kemal Kılıçdaroğlu’nun mutlak butlan CHP’si de yüzde 7–9 aralığında oy almaya devam ediyor.
Bu hesapla, muhalif seçmenin oyları bölünmüş olduğu için YENİ Parti, Türkiye’nin birinci partisi çıkamıyor. Yani YENİ Parti’nin ‘çok yüksek oy oranı’ onu birinci parti çıkartmıyor.
Murat’ın paylaştığı verilere göre ilk sırada yüzde 34 ile AKP, ikinci sırada yüzde 21 ile YENİ Parti, üçüncü sırada ise yüzde 9 oy oranıyla CHP var.

* * *

Grafiklere baktım ve şunu düşündüm :
Türkiye Yüzyılı dedikleri ‘Cumhuriyetin demokrasi ile taçlanacak’ 2. Dönemi için muazzam bir siyasi dizayn var sanki burada. CHP çok büyük ihtimalle Cumhur İttifakı’na bir şekilde ‘eklemlenecek’. Artık bu 4’lü masa mı olur, masanın altındaki mutlak butlan mı olur bilemiyorum. Bu arada CHP kendi kimliğini tamamen kaybedeceği için zamanla iyice eriyecek ve yüzyıllık hayal gerçeğe dönüşecek: CHP müze olacak!

YENİ Parti’ye de ‘sen de bak bu harika dönemin güçlü ana muhalefeti oldun, daha ne istiyorsun?’ denecek.
Yani sizin anlayacağınız ‘iktidar aynen devam, sıra muhalefetin de iktidara uyumlu biçimde tasarlanmasına geldi.’
Vallahi mükemmel plan!
Bu planı tek bir şey bozabilir: halkımız.
Onunla da ilgili bir şey yazmayayım, ayıp olmasın...

Futbol maçı dediğin nedir? 90 dakika heyecan, biraz küfür, biraz tezahürat, biraz da rakibe takılma... Tribün dediğin za...
27/08/2026

Futbol maçı dediğin nedir? 90 dakika heyecan, biraz küfür, biraz tezahürat, biraz da rakibe takılma... Tribün dediğin zaten biraz da bunun için vardır. Ama işin içine tehdit, şiddet, silah görüntüsü, terör örgütü propagandası gibi işler giriyorsa orada duracaksın. Kim yaparsa yapsın, devlet gereğini yapacak.
Pazar günü Kocaelispor ile Amedspor arasında oynanan maçta da tribünlerde karşılıklı tezahüratlar yapıldı. Kocaelispor taraftarlarının bir bölümü Amedspor taraftarlarına yönelik sarı poşetler açtı. Bunun üzerine soruşturma başlatıldı ve beş kişi gözaltına alındı.

Şimdi soruyorum:
Sarı poşeti gören devletin eli neden bu kadar çabuk çalışıyor da başka görüntüler karşısında aynı hızda davranmıyor?
Mesele Kocaelispor taraftarını savunmak değil. Sarı poşet açmayı, karşı tarafa hakaret etmeyi, tehdit etmeyi savunacak değiliz. Kim yaptıysa hesabını versin.
Ama aynı hesabı herkes versin!
Çünkü vatandaşın kafasını kurcalayan mesele tam da burada başlıyor. Bir maçtan sonra şehir içinde silahlı görüntüler içeren bir gösteri yapıldığı iddiaları ortaya atılıyor. Ellerinde silah görüntüsü olduğu ileri sürülen kişiler, bayraklar, sloganlar… Sosyal medyada görüntüler dolaşıyor.

E şimdi insan sormaz mı?
Kardeşim, sarı poşet açan beş kişiyi bulup gözaltına alıyorsun da, silahlı gösteri iddiası ortaya çıktığında ne yapıyorsun?
Yoksa hukuk, görüntünün rengine göre mi çalışıyor?
Sarı poşet görünce alarm zilleri çalacak, başka tarafta silah görüntüsü görünce “Aman canım, taraftar coşkusu” denilecekse, kusura bakmayın ama burada bir problem var demektir.
Devletin görevi taraf tutmak değildir.
Devletin görevi, kimin formasını giydiğine bakmadan suç varsa üzerine gitmektir.
Kocaelisporlu da olsa, Amedsporlu da olsa, Fenerbahçeli de olsa, Galatasaraylı da olsa… Kim tehdit ediyorsa, kim şiddete bulaşıyorsa, kim terör propagandası yapıyorsa hukuk karşısına çıkmalı.

“Bizim çocuklar yaptı” diye kimse korunmamalı.
Çünkü adaletin “bizim çocuklar”ı olmaz.
Bakın, vatandaş artık şuna bakıyor: Bize gelince kanun kitabı açılıyor, öbür tarafa gelince sayfalar mı kapanıyor?
İşte asıl tehlike burada.
Çünkü adaletin kendisinden daha önemli bir şey varsa o da adalete duyulan güvendir. İnsanlar “Bana başka, ona başka hukuk uygulanıyor” demeye başladı mı iş çığırından çıkar.
Bugün sarı poşet olur, yarın başka bir şey...

Ama devletin ölçüsü değişmemeli.
Tribünde kimse rakibini düşman gibi görmemeli. Futbol sahada oynanmalı. Siyasi hesaplar tribünlere taşınmamalı. Hele hele silah, şiddet ve terör örgütü sembolleri varsa bunun adı taraftarlık değildir.
Ama bütün bunların karşılığı da çifte standart olamaz.
Sarı poşet açana gözaltı varsa, silahlı gösteri yapana da soruşturma olmalı.

Hakaret eden kimse cezasını çekmeli. Tehdit eden kimse cezasını çekmeli. Şiddete bulaşan kimse cezasını çekmeli. Terör propagandası yapan kimse de cezasını çekmeli.
Kim olursa olsun!
Çünkü bu ülkenin insanının istediği çok büyük bir şey değil.
Ne ayrıcalık istiyor ne torpil...

Sadece şunu istiyor: Adalet herkese aynı davransın.
Yoksa vatandaşın ağzından şu söz düşmez:

“Bize gelince devlet, onlara gelince seyirci!”
Bu söz bir kere yerleşti mi, işte o zaman sarı poşetten çok daha büyük bir sorun çıkar.
Çünkü poşet açılır kapanır...…Ama adalete duyulan güven yırtılırsa, onu dikmek o kadar kolay olmaz.

Süreç yasası Meclis’ten geçti. İlk kurul toplantısını yaptı. Ama kamuoyu hala yolun sonraki duraklarında memleketi neler...
27/08/2026

Süreç yasası Meclis’ten geçti. İlk kurul toplantısını yaptı. Ama kamuoyu hala yolun sonraki duraklarında memleketi nelerin beklediğini bilmiyor. Güya sürecin mimarlarından biri olan Öcalan ile İmralı heyeti bile henüz görüşmüş değil. Ya da görüşüldü ama o konuda da bir şey bilmiyoruz.
Bu yüzden saman yığınında iğne arıyor.. Satır aralarından sonuç çıkarmaya çalışıyoruz.

Mesela... Dünkü yazımda, Öcalan’a ait olduğu iddia edilen notlardan söz etmiştim. Şöyle deniyordu:
- Kürtler ve Türkler birlikte olmasaydı İslam diye bir şey olmayacaktı.
- Bu dönüşüm belki Kemalist tarih tezlerinin değişmesine kapı aralayacak.
- Ümmet dediğin şey, İslam ve Ortadoğu enternasyonalizmidir.

İSLAM ENTERNASYONALİZMİ

Doğrusu bu cümleler bana, “altında Öcalan’ın imzası var” dedirtti.
Unutuyoruz ama, bundan 12 yıl önce Öcalan’ın çağrısıyla Diyarbakır’da “Demokratik İslam Konferansı” toplanmıştı. 2014 yılında dış dünya ile her türlü bağlantısı sıfırlanmış olan Öcalan, konferansa bir mesaj ile katılmıştı. Tek başına bu bile, iktidarın izni ve kontrolünü işaret ediyordu. Öcalan’ın mektubuna “MÜMİN KARDEŞLERİM” diye başlaması da başka bir işaretti.
Konferansın ana başlıkları da yine o mektubun içinde saklıydı: Medine Sözleşmesi ile özdeşleştirilen “Çok kimliklilik, çok dillilik ve çok renklilik”... İslam’da hukuk ve barışın inşası... Kadın hakları...

HANGİ İSLAM?

Öcalan’ın sosyalist enternasyonalden “İslam Enternasyonalizmine” sıçrayışı için gayet makul ve renkli başlıklar.
Ancak okuyup araştıranlar bilir... Gerçek anlamda bir tartışma platformu olsa herkes de bilir ki... O başlıklar İslam’ın ASR-I SAADET diye anılan döneminde bile uygulanmış değildi.
Medine Sözleşmesi, siyasi sebeplerle yazılıp çok kısa sürede yırtılıp atılan bir vesikadan ibaretti. Tek başına Maide Suresi bile, barışın söz konusu olmadığını... Hatta tam tersine Yahudilerin en büyük düşman sayıldığını gösterir. Savaşlar... Kazananın ganimet, köle ve cariyeler ile evine dönmesi... Erkeğin kadınlar üzerindeki neredeyse sonsuz hakimiyeti...

Ve yüzyıllar sonra, bugün, Katar’dan Afganistan’a İslam adına hiçbir ortak yönün kalmaması...
Öcalan bunlara “kültürel İslam” önerisi gibi nereye çekseniz götüreceğiniz bir öneriyle yanıt vermeye çalışıyor.
Gerçi veremiyor... Ancak “hele bir ümmet potasında bir araya gelelim sonrasında kendi hikayemizi yazarız” dediği apaçık hissediliyor.

DEMOKRASİ Mİ MONARŞİ Mİ?

Hem yıllar önceki konferans... Hem de perde arkasından burnumuza kadar gelen pazarlık kokuları ABD’nin uzun yıllar önceki tasarımının habercisi gibi. Demokrasi diye PKK’yı merkeze oturtup, laik kesimi yok etsinler... Aklı kıt, parası bol liberaller alkış tutsun. AB üyeliğinden söz ederken Suudi Arabistan’ın da gerisine düşülsün... İşte ben
“AÇILIM” diye buna derim.

* * *
Yandaşınız savaşa hazır!

İsrail’in kışkırtmalarına karşı yandaş kalemler hep Reis’in sabrını alkışlıyor ya! Yeni Şafak yazarı İbrahim Karagül sabır tükendiğinde yapılacakları yazmış. Hem de kaleminden kan damlayarak:

- Yunanistan, İsrail tetikçisi olmanın bedelini küçülerek ödemek zorunda kalır. Bunlar olurken Makedonların, Arnavutların ne yapacağını kimse kestiremez.

- Rum Kesimi’ne yönelik yeni askeri müdahale başlar. 1974’te yarım kalan tamamlanır. Rum Kesimi’ndeki İsrail unsurları açık hedef haline gelir ve doğrudan saldırıya uğrar. Eğer saldırı Rum Kesimi’nden yapılırsa, bir “müdahale” kaçınılmaz olur.

- İsrail Golan, Güney Lübnan ve Gazze’de saldırıya uğrar. Buralar İsrail değildir ve misilleme yapılmış olur. Türkiye’nin bu üç bölgedeki İsrail unsurlarını vurması meşru hale gelir. Akdeniz’deki İsrail donanması yarı ölü hale gelir.

- On binlerce belki de yüz binlerce gönüllü ve onlara önderlik edecek askeri unsurlar Gazze’ye, İsrail sınırlarına akın eder. Artık hiçbir sınır onları durduramaz. Bu arada Tel Aviv yanar, askeri üsler vurulur.
- Asker değil, yüzbinlerce gönüllünün İsrail sınırlarına akın etmesi bile İsrail haritasını ortadan kaldırmaya yetecektir. Böyle bir senaryonun mümkün olduğunu biz biliyoruz. Herkes biliyor. İsrail’i, yol açtığı tehditleri “harita ile boğma” zamanı gelmiştir! Artık “İsrailsiz ve savaşsız bir coğrafya” inşa etme zamanı gelmiştir.

* * *
Karanlık neleri saklıyor?

Öcalan’ın belli çevrelerde fırtına kopartan “İmralı notlarını” yazmıştım. Sonra bir fırtına daha koptu. Öcalan, kendisine ait olduğu iddia edilen ifadelerle komplo kurulduğunu söyledi.
Ancak akıllardaki sorular yanıtlanacağına çığa dönüştü. Zira; ortada iki ayrı tutanak ve onlara dair haber vardı.
1) İlki, 17 Ağustos günü Fransa’da bir internet sitesinde yayınlandı iki gün sonra da Türkiye gündemine düştü.

2) İkincisi, bir hafta sonra yayınlandı. Fırtına da o zaman koptu. Şaşırtıcı değildi. İkinci tutanakta neredeyse “Televole” tadında ifade ve dedikodularla hem Kandil hem de Barzani yönetimi hedef alınmıştı. Anlaşılan bu, Öcalan kadar iktidarı da rahatsız etmişti. Nitekim hemen ertesi gün, çerçeve yasadan bu yana DEM İmralı heyetinin bile görüşemediği Öcalan el yazısıyla bir açıklama yapma “imkanı” buldu.

Ne var ki açıklama herhangi bir açıklama getirmiyordu. Hangi haberin kızdırdığı belliydi aslında...Öcalan’ın kaleme kağıda sarılmak için ikinci haberi bekleyip bir hafta sonra sahneye çıkması çok şey anlatıyordu. Yine de... Cumhur İttifakı bileşenleri dışında herkesin merak ettiği bilgi yoktu:

NOTLAR YANLIŞSA DOĞRUSU NEYDİ?

1.Siyasi kaynaklı uydurmalarPeygamberimizin vefatı üzerinden 40 yıl bile geçmeden Hz. Ali ve Muaviye arasında çatışmalar...
27/08/2026

1.Siyasi kaynaklı uydurmalar

Peygamberimizin vefatı üzerinden 40 yıl bile geçmeden Hz. Ali ve Muaviye arasında çatışmalar boy göstermiştir. Bu dönemden itibaren İslam alemi, geriye dönüşü olmayacak bir şekilde siyasi ayrılıkların içine girmiştir. Siyasi olarak ayrılan toplumlar birçok alanda çelişmeyi, birbirine muhalefet etmeyi hüner saymışlar, kendi siyasi fırkalarını destekleyen Hadisler uydurmuşlar, kendi siyasal hareketlerine inanmayı “Allah’ın bir farzı” olarak sunmuşlardır. Bu arada kendi liderlerini yüceltip, karşı görüşün liderlerini yerin dibine sokmuşlardır. Halili’nin Er İrşad adlı çalışmasında, Şiilerin Hz.

Ali hakkında 300.000 hadis uydurduğu ve Hz. Ali’nin sözlerini nasıl saptırdıkları anlatılır. Bu sayı, Kuran’daki ayet sayısının 50 katı kadardır. Şiilikten ayrılan bir kimse Şiileri kastederek “Allah onların canını alsın, nice hadisleri değiştirdiler” demiştir (Müslim). Hz. Ebu Bekir’i Hz. Ali’ye üstün sayan ve bunu, mezheplerinin bir şartı gören Sünni görüş ve Hz. Ali’yi üstün saymayı imanın şartına dönüştüren Şii görüş ile onların asırlar süren anlamsız çekişmeleri, bu başlığa güzel bir örnek teşkil etmektedir. Görünen o ki İslam siyasallaşınca, siyasi gücü elinde bulunduranlar, dini çıkarlarına uygun bir şekilde yapılandırmaktan çekinmemişlerdir.

1.Dini eksik zannetmek:

Dindar olarak tanınan birçok “gözde” Müslümanın durumu, Yahya bin Said’in “Salih kişileri hadiste olduğu kadar hiçbir şeyde yalancı görmedik” sözüyle en güzel şekilde tarif edilmiştir. Bu gerçeği itiraf edenlerden biri de en güvenilir olduğu iddia edilen iki hadis kitabından birinin yazarı olan Müslim’dir. Müslim, Ebu Zennat’dan şunu nakleder:

“Medine’de yüz Kişiyle karşılaştım, hepsi de güvenilirdi ama hadisleri alınmazdı”. Görüldüğü gibi birçok sözde dindarın hadis uydurduğu hadisçilerin bile malumudur. Kendi görüşlerini çok değerli bulan bu kişiler, dine kendi görüşlerini kattıklarında, çok yerinde bir hareketle dine büyük hizmet ettiklerini sanıyorlardı. Örneğin Kuran’da olmayan haremlik selamlık uygulamasını, dinin bir hükmüymüş gibi dine sokanlar (bu uygulama dinselleşmeden bir gelenek olarak uygulansaydı sorun olmazdı; sorun, bu geleneğin uygulanması değil, dinselleşmesidir) belki de kadınla erkeği ayırarak zinayı, yozlaşmayı kendilerince önlemek İstediler.

Oysa Allah’ın kendilerinden daha iyi düşündüğünü ve gerekseydi Kuran’da bu konuda da açıklama yapılacağını bilmeleri gerekirdi. Allah’ın açıklamadığı bir şeyi dine sokarak dine fayda getireceğini sanmak, yanlış bir düşünme tarzıdır ve acı son da ortadadır. Dini, şahsi görüşlerine muhtaç görüp sözde dine yardım edenleri, Allah’ın serbest bıraktığı konuları açıklayarak din gibi sunanları da, “dini eksik zannedip dini kurtaranlar” sınıfına sokabiliriz. Bir sonraki yazıda 3. maddede görüşmek üzere.
Selametle.

Son zamanlarda etrafımda sıkça şu sözü duyuyorum “seçim olsa kime oy vereceğiz?”Ben de bu soruya şöyle karşılık veriyoru...
27/08/2026

Son zamanlarda etrafımda sıkça şu sözü duyuyorum “seçim olsa kime oy vereceğiz?”
Ben de bu soruya şöyle karşılık veriyorum: “kime oy vereceksiniz?”
Ekonomideki sorunlar ve Cumhuriyet Halk Partisi’ndeki bölünme seçmeni umutsuz bir ruh haline sokmuş.
Tabii bu benim gözlemim.

İktidara yakın siyaset yorumcuları ısrarlı bir şekilde muhalefetin “güçlü bir aday” çıkarması gerektiği görüşünde. Ancak Türkiye’de seçmen artık adaydan daha çok “iktidar olurlarsa başarılı olacak yeterli kadroları var mı?” sorusunu dillendiriyor.
AK Parti 24 yıldır iktidarda... Siyaset tarzı, iç ve dış politikadaki hamleleri seçmen gözünde durumu şöyle özetliyor: “ekonomi kötü olsa bile Cumhurbaşkanı Erdoğan düzeltir.”
İşte muhalefetin başta bu güçlü duruma karşı siyaset belirlemesi gerekiyor.
Parçalı ve istikrarsız bir muhalefet yapısı ne yazık ki vatandaşın gözünde de algısını yükseltemiyor.
Muhalefetin cevap vermesi gereken soru tam olarak bu.
Mesela ekonomi...

Muhalefetin ekonomi politikası nedir?
Faiz ne olacak?
Enflasyonla nasıl mücadele edilecek?
Mehmet Şimşek’in uyguladığı program devam mı edecek, tamamen değiştirilecek mi?
Daha önemlisi, ekonomiyi kime teslim edecekler?
Aynı durum dış politika için de geçerli.
Türkiye bugün özellikle Suriye ve Ortadoğu’da aktif politika yürütüyor.
Muhalefet iktidara geldiğinde bu politikanın hangisini devam ettirecek, hangisini değiştirecek?
Bunların cevabını bilmiyoruz.

Aslında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın muhalefet karşısındaki en büyük siyasi gücü de burada.
Erdoğan seçmene yalnızca güçlü liderliğini sunmuyor. Yıllardır yönettiği bir devlet mekanizmasını, bürokrasiyi ve siyasi tecrübeyi de ortaya koyuyor.
Muhalefet ise seçmenin karşısına hâlâ ağırlıklı olarak bir isimle çıkmaya çalışıyor.
İşte burada geçmiş seçimlerden ders çıkarmak gerekiyor.
Çünkü seçmen Cumhurbaşkanını seçerken aynı zamanda ertesi sabah ülkeyi kimin yöneteceğine karar veriyor.
Bu nedenle muhalefetin artık isimlerden önce kadroları konuşması gerekiyor.

Çünkü Cumhurbaşkanlığı seçimi sadece bir kişinin seçildiği yarış değil. Seçmen aynı zamanda ekonomiyi kime teslim edeceğini, dış politikayı kimin yöneteceğini, güvenlik politikalarını kimin belirleyeceğini ve bürokrasiyi hangi kadronun yöneteceğini sorguluyor.
Seçmen AK Parti’ye kızabilir. Ekonomiden şikâyet edebilir. Hayat pahalılığı nedeniyle başka bir partiye oy vermeyi düşünebilir.
Ama sandığa giderken şu soruyu da soruyor:
“Peki bunların yerine kim gelecek?”
Muhalefetin cevap vermesi gereken soru tam olarak bu.

Daha birkaç gün önce ne dedik?Türkiye turist için bile pahalı hâle geldi.Şimdi sektörün içinden gelen açıklamalara bakın...
27/08/2026

Daha birkaç gün önce ne dedik?
Türkiye turist için bile pahalı hâle geldi.
Şimdi sektörün içinden gelen açıklamalara bakın.
Jolly Yönetim Kurulu Başkanı Mete Vardar diyor ki;
“Eylül ve ekim aylarında tatil fiyatları yüksek sezona göre yüzde 30-50 daha düşük olabilir.”
Yüzde 50!
Yani bugün 100 bin liraya satılan tatilin 50 bin liraya kadar düşmesinden bahsediyoruz.
Peki neden?
Turizmci bir anda hayırsever mi oldu?
Tabii ki hayır.
Talep zayıflayınca fiyat düşüyor.
Nitekim rakamlar ortada.

Temmuz ayında yabancı ziyaretçi sayısı geriledi.
İlk yedi ayda da geçen yılın gerisindeyiz.
Üstelik sektör, 68 milyar dolarlık turizm geliri hedefinin tutmayabileceğini söylüyor.
Şimdi soruyorum:
Her şey yolundaysa...
Turizm uçuyorsa...
Oteller dolup taşıyorsa...
Fiyat neden yüzde 50 düşüyor?
İktisadın en temel kuralıdır.

Malınıza yeterince talep varsa fiyatı yarıya indirmezsiniz.
Talep zayıflarsa...
Boş kalan odayı doldurabilmek için indirime gidersiniz.
İşte mesele bu.
Yüksek enflasyon ve baskılanan kur Türkiye’nin yıllardır sahip olduğu ucuz tatil ülkesi avantajını eritiyor.
Otelcinin elektriği artıyor...
Personel maliyeti artıyor...
Yemeği artıyor...
Kirası artıyor...
Vergisi artıyor...
Adam maliyet nedeniyle fiyat yükseltmek zorunda kalıyor.
Ama yabancı turist euroyla hesabını yaptığında karşısına Yunanistan, Mısır, İspanya gibi alternatifler çıkıyor.

Ve diyor ki:
“Ben niye daha fazla ödeyeyim?”
Rotasını değiştiriyor.
Sonra otelci ne yapıyor?
Sezon bitmeden fiyatı kırıyor.
Yüzde 30...
Yüzde 40...
Gerekirse yüzde 50...
İşin ironik tarafı da burada.

Kur baskılanarak enflasyon düşürülmeye çalışılıyor.
Ama aynı politika Türkiye’yi yabancı için pahalılaştırıyor.
Türkiye pahalılaştıkça turist kaybediyoruz.
Turist azalınca oteller fiyat indiriyor.
Yani kuru tutarken...
Turizmi sıkıştırıyoruz.
Sonra da yüzde 50 indirim yapıp turist bekliyoruz.
Bunun adı turizm başarısı değil.
Kaybedilen fiyat avantajını indirimle geri almaya çalışmaktır.
Turizmde alarm veren asıl rakam da yüzde 50 indirim değil...
O indirime neden ihtiyaç duyulduğudur.

On sekiz yıl... Futbolda bir ömür, Fenerbahçe için bitmeyen bir hasret nöbeti. Ve o kapı bu kez Fransa’daydı. Brown vurd...
27/08/2026

On sekiz yıl... Futbolda bir ömür, Fenerbahçe için bitmeyen bir hasret nöbeti. Ve o kapı bu kez Fransa’daydı. Brown vurdu, kaleci çıkardı; kornerde direk Fransızların yardımına koştu. İlk 20 dakika Fenerbahçe doğru bastı, doğru koştu. Semedo-Greenwood bir yanda, Brown-Oğuz öte yanda sahayı genişletti. Savunmada gerektiğinde yedi kişiyle daralan bloklar Lyon’un nefesini kesti. Guendouzi ile Kante orta sahanın pusulası olurken Oğuz, “Bu forma benim” diye haykırıyordu.

Sonra Vedat, Burj El Arab gibi yükseldi. Kafayı vurdu; kaleci dokundu, kader dokunamadı: Gol! Fransa’da ağlar, Kadıköy’de yürekler sallandı.
Meğer ilk perdeymiş...

Sonrasında Brown duran topta Fransız kalesine ikinci hançeri sapladı: 2-0! Lyon abandone olmuş boksör gibiydi; Fenerbahçe ise ne zaman vuracağını bilen ağır sıklet. İkinci yarıda Lyon’un golüyle Fenerbahçe fazla geriye yaslandı. Fransız dalgaları sıklaştı, iki gol doğru kararlarla iptal edildi. Son bölümde İsmail Kartal’ın hamleleri kilide doğru anahtarı soktu. Oğuz gecenin yıldızlarından, Ederson kalenin sigortasıydı.
Ve son düdük...

Başkanlar, hocalar, futbolcular değişti. Çocuklar büyüdü, saçlara aklar düştü; o özlem yaşlanmadı. Fenerbahçe 18 yıl sonra Şampiyonlar Ligi’nde! Bazı kapılar anahtarla açılır, bazıları omuzla kırılır. Fenerbahçe 18 yıldır beklediği o kapıyı Fransa’da tekmeyle açtı; içeri girerken arkasında Lyon’u değil, koskoca bir hasreti bıraktı.

Tavır Gazetesi - 26 Ağustos 2026 Çarşamba
26/08/2026

Tavır Gazetesi - 26 Ağustos 2026 Çarşamba

Dün Türkiye adaletinde öyle bir karar çıktı ki, milletin kafası iyice karıştı.Şimdi oturup düşünün…Bir adam çıkıyor, “Be...
26/08/2026

Dün Türkiye adaletinde öyle bir karar çıktı ki, milletin kafası iyice karıştı.
Şimdi oturup düşünün…

Bir adam çıkıyor, “Ben rüşvet verdim” diyor. Şu belediye başkanına verdim, buna verdim, şununla iş yaptım, bununla ihale yaptım diye anlatıyor.
Bu ifadelerin ardından soruşturmalar başlıyor. Belediye başkanları gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, görevlerinden uzaklaştırılıyor. Aylarca cezaevlerinde kalıyorlar. Mahkeme süreci uzadıkça uzuyor.

Ve sonunda karar açıklanıyor.
Bir bakıyorsunuz, davanın merkezindeki Aziz İhsan Aktaş, örgüt kurma suçundan beraat etmiş. Rüşvet suçundan da etkin pişmanlık nedeniyle hakkında ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmiş. İhaleye fesat suçundan ise hapis cezası almış ve tutuksuz yargılanıyor.

Şimdi vatandaşın aklına ister istemez şu soru geliyor: Yahu arkadaş, bu rüşveti kim verdi?
Çünkü rüşvet aldıkları iddiasıyla yargılanan belediye başkanları var. Bazıları ağır cezalar alıyor.
Peki rüşvet verdiğini söyleyen ne oldu?
O da etkin pişmanlıktan yararlanıyor. İşte milletin kafasını karıştıran nokta tam burası.
Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat’a bakıyorsun; mahkeme çeşitli suçlardan toplam 23 yılı aşan hapis cezası veriyor.
Şimdi vatandaş soruyor: “Rüşveti verdiğini söyleyen adam rüşvet vermekten neden ceza almıyor da, rüşvet aldığını söylediği kişi ağır ceza alıyor?”

Bu sorunun cevabını hukukçular elbette dosyadaki deliller üzerinden verir. Mahkemenin elindeki bütün belgeleri biz görmedik. Dolayısıyla kim suçlu, kim suçsuz diye mahkemenin yerine geçmek bizim işimiz değil.
Ama vatandaşın sorduğu soru da küçümsenecek bir soru değil.
Çünkü “Ben rüşvet verdim” demek başka, bunu somut delillerle ortaya koymak başka.
Rüşvetin parası nerede? Banka hareketi nerede?
Dekont nerede?
Para teslimi nerede?
Somut belge nerede?
Görüntü, kayıt, yazışma nerede?

Bunlar kamuoyuna açıkça anlatılmadığında insanların kafasında soru işareti oluşması kaçınılmaz.
Adalet yalnızca karar vermek değildir.
Adalet, verdiği kararı topluma anlatabilmek ve toplumu o kararın doğruluğuna inandırabilmektir.
Yoksa vatandaş kahvede oturur, çayını içer ve sorar:
“Ulan kardeşim, rüşveti veren benim derken kurtuluyor, rüşveti alan denilen adam yıllarca hapis yatıyor. Bu iş nasıl oluyor?”
İşte mesele burada.
Bu konu CHP meselesi değildir. AK Parti meselesi değildir. MHP meselesi hiç değildir.
Bu memleketin adalet meselesidir.

Kim rüşvet aldıysa cezasını çeksin.
Kim rüşvet verdiyse o da cezasını çeksin.
Kim ihale düzenini bozduysa hesabını versin.
Kim devletin parasına el uzattıysa hukuk önünde hesap versin.
Ama adalet terazisi herkese aynı ağırlıkla bassın.
Çünkü hukuk kişiye göre değişirse, bugün sevindiğiniz karar yarın sizin kapınızı çalabilir.
Bugün başkasını tartan adalet terazisi, yarın sizi de tartabilir. O yüzden kimse adaleti siyasi takım tutar gibi savunmasın.
Adalet, bizim adamın başına gelince adalet; karşı tarafın başına gelince zafer değildir.

Adalet, kim yaparsa yapsın suçun karşılığını bulmasıdır. Milletin istediği de zaten bu.
Ne eksik, ne fazla...…
Sadece gerçek adalet.
Çünkü adaletin terazisi şaşarsa, güven de şaşar.
Güven kaybolursa geriye sadece şüphe kalır.
Ve unutmayalım:
Adalet bir gün mutlaka herkesi tartar.
O gün geldiğinde kimsenin “Ben dün alkışlamıştım” deme şansı olmaz.

Address

Halkalı/Küçükçekmece
Istanbul

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Tavır Gazetesi posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Shortcuts

Share

Category