04/06/2026
Repost
“Hikaye anlatmak, kemikten diriltmektir. Yıllardır hikayeciyim, bunu söylemek yeni aklıma geldi. Eskiden benim için bir şey anlatmak, tensel temasın ötesine geçmeyen alçakgönüllü bir uğraştı. Sözcüklerin, insanın ağzını kamaştıran, gözlerini sulandıran, kimini huylandırıp kimini irkilten, salınımlarıyla genleşen varlıklar olduğunu düşünürdüm. Şeylerin ritmini tutabilen, oluşur oluşmaz biricik hale gelen zihinsel biçimlerdi onlar benim için. Bir anlatı kurmayı, anlatırken ara verip susmayı, biraz eksik ya da taşkınca yinelemeyi, bazı ayrıntıları çeşitlendirerek örneklemeyi, kendi salkımımdan kopan taneleri birilerine sunmak diye tarif ederdim. Bir lezzet, bir çınlama, keskin bir koku gibi başkasının bilincine hitap edebilmeyi isterdim. Kendi sözlerimle şifalanıp kendi sözlerimle zehirlenmek kaçınılmazdı.”
s*f. 17
“Fantezi hayal değildir, sınırları belirsiz hayalin sisli dünyasından çıkarılmış donuk bir şablondur sadece; ruhu havasız bırakır. Hayal ise her an biçimden biçime girebilir; tomurcuklanır, saçaklanır, başka hayalleri tozlayarak ruhsallığa yayılır. Oysa fantezi kaskatıdır. Tek karesi değişmeyen bir film şeridi gibi gözün ardına kazılır.”
s*f. 47
Saf Canavar, distopik bir gelecekte, Munzur Dağları çevresinde soyu tükenmiş hayvanları ve insan kalıntılarını aramakla görevli “bekçiler”in yaşadığı bir dünyada geçiyor. Bu dünyada devlet, nüfus azalmasına karşı ölüleri kemiklerinden genetik yöntemlerle diriltip sisteme eklemlendiriyor.
Hikâyeyi, hikâye anlatmak nedeniyle sıkça cezalandırılmış yasadışı bir hikâyeci olan Karabalık’ın ağzından dinliyoruz. Bekçi Leo, bir toplu mezarda bulduğu bir azı dişi vesilesiyle karakteristik bir dönüşüm yaşar. Bu diş, onun kendi diriltme isteğinin doğmasına yol açar. Kemikten yaratılan kimerik kardeş Mira, hafızası silinmiş olarak dünyaya gelir ama bedeni bir şeyler hatırlıyordur.
Kaygusuz, karakterler arasındaki ilişkiyi; bürokratik metinler, Mezopotamya dillerinden derlenen duygu sözcükleri ve mitolojik hikâyeleri yan yana getirerek kurmuş.
Roman için hem bir distopya hem de dilin, hafızanın ve varoluşun birbirini nasıl inşa ettiği üzerine felsefi bir soruşturma diyebilirim.