15/08/2019
12 Şubat 1920 Milli Mücadele Kahramanlarımızdan;
HÂFIZ ALİ EFENDİ (GÖRGEL)
“Defter-i amalini gözden geçirdim herkesin
Defter-i amalim gibi kara defter görmedim”
Yaratıcı karşısında duyulan korkunun ve amellere güvensizliğin doruk noktasında bir gönül mimarıdır Hâfız Ali Efendi. Bir asra varan ömrü boyunca hep hak mücadelesi vermiş, hak mücadelesi verenlerin yanında olmuş ve bu kentin manevi dokusunu ilmik ilmik örmüştür.
1877 yılının ilkbaharında, Şekerli mahallesinde dünyaya gelir. Babası Hancı Ökkeş Ağa, görmüş, geçirmiş, zengin bir kişi olup aynı zamanda da güçlü kuvvetlidir. Sahibi bulunduğu handa nalbantlık da etmektedir. Annesi Emine Hatun Hancı Ökkeş’in ilk hanımıdır. Emine Hatun’un ailesi Maraş’ta Leblebicizâdeler diye tanınan, sevilen ve saygı duyulan bir ailedir.
Henüz 6-7 yaşlarında iken Kur’an-ı Kerim’i Tiyeklioğlu Hoca da hıfz eder ve “Hâfız” ünvanını alır. O artık Hâfız Ali’dir.
Devrinin gereği ferdi tedrisat usulü ile Huffaz Mektebi’ne gider. Arapça ve Farsça’yı öğrenir. Şer’i ilimleri tahsile başlar. Belli bir aşamadan sonra tahsilini devam ettirebilmek için Maraş’tan ayrılması gerekecektir.
Babası Nalbant Ökkeş onun okumasına rıza göstermez. “Oku oku ne var?” diyerek Sarayaltında bulunan handa çırak olarak yanında çalışmasını ister. Bu ara anne Emine Hatun vefat etmiş, Hancı Ökkeş Gülsüm Hatun’la evlenmiştir.
Babası isteksiz de olsa, Hâfız Ali okuma aşkıyla düşer yollara… Ailesi zengin olsa da o yokluk içinde bir eğitim hayatı geçirecektir. Evde analık vardır ve babanın rızası yoktur bu ayrılığa…
Onu tanıyan dostları Hâfız Ali’nin Konya, Kayseri, Osmaniye, Halep, Mısır ve İstanbul’da tahsil gördüğünü söylerler. Sıralama nasıldır bilemiyoruz. Gerçekten Mısır’a gidip gitmediği de kesin olarak bilinmemekte. Bilinen gerçek şu ki en son tahsil yeri İstanbul’dur.
Hâfız Ali Efendi tahsilini tamamlayıp icâzetnâmesini alıp Maraş’a döndüğünde 24-25 yaşlarındadır. Yıl 1900’lü yılların başları olsa gerek. Askere çağrılır. Tüm hazırlıklar tamamlanır, akraba, eş-dost ile helalleşilip vedalaşılır. Yola çıkacağı gün gelip çattığında Çarşıbaşı Camii imamının vefat haberi duyulur. Hemen arkasından da müftülüğün imam-hatiplik teklifi gelir.
Hâfız Ali Efendi artık Çarşıbaşı Camii imam hatibidir. Ayrıca Maraş Mevlevîhânesinde mesnevîhan olarak görev alır. Mevlevîhânenin Şeyhi Selim Dede’nin vefatından sonra, Mevlevîhâneye Şeyh olarak atanan Hâfız Ali Efendi bu görevi de tekkelerin kapatılış tarihine kadar sürdürecektir. Gerçi Fransız işgali sırasında top mermilerinin ilk hedeflerinden biri Mevlevîhâne olmuş ve yerle bir edilmiştir.
O henüz Çarşıbaşı Camii İmamı ve Mevlevîhâne şeyhi iken Maraş önce İngilizler ve ardından Fransızlar tarafından işgal edilir. Osmanlı hükümetinin durumu mâlumdur. İş başa düşmüştür. Ali Sezai Efendi’nin öncülüğünde oluşturulan Heyet-i Merkeziye’nin kurucuları arasında Hâfız Ali Efendi de vardır. Görev yeri Kayabaşı mahallesidir. Millî mücadelenin tâ en başından sonuna dek silahı elden bırakmadığı gibi Maraş’ın kurtarılışının ardından Antep cephesinde de görev alır.
Kurtuluş mücadelesinin hemen sonrasında mücadeleyi yönlendiren komutan ve hocaefendilerin bulunduğu toplu resmin tam ortasında Hâfız Ali Efendi’yi de görmek mümkündür.
1929’da Müftü Hoca Rafet Efendi’nin vefatının ardından müftülük için sınav açılır. Sınavları kazanarak Maraş Müftüsü olan Hâfız Ali Efendi uzun yıllar imamlık ve müftülük görevini birlikte yürütür.
Yaşadığı ve görev aldığı dönem, ülkede tüm değer yargılarının alt üst olduğu, hain ile kahramanın, ak ile karanın birbirine karıştığı, siyasi entrikaların tavan yaptığı bir dönemdir. O, bu karanlık dönemi usta manevralarla atlatır ve hem şehrine, hem ülkesine hizmeti asıl amaç bilir.
Henüz 6-7 yaşında başlayan okuma aşkını hiç kaybetmez. İstanbul’dan beraberinde getirdiği kitaplar her geçen gün çoğalır ve bir kütüphane hacmine ulaşır. Şöhreti Maraş’ı çoktan aşmıştır. Dönemin Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki önemli konularda ondan görüş alır. Konyalı Mehmet Vehbi Efendi de onun arkadaşı olup Maraş’a ziyaretine gelmiştir. Vaazlarını yakın vilayetlerden düzenli olarak dinlemeye gelenler vardır.
Düzenli olarak okumuş ama okutmamıştır. Bunun bir sebebi çağının okutmaya müsait olmadığı gerçeği ise de bir diğer sebebi de okumak için gelenlerin karakterlerinin buna müsait olmadığı hakikatidir.
Şairlik yönü kuvvetlidir ama üzerinde durmaz. Şiir yazmak için çaba göstermez, emek vermez. Söylediği beyitlerden çok azı dostları tarafından bugüne ulaştırılmıştır.
“Geç geçenden ibn-i vakt ol, gözle hal
Çekme ferda kaygusun ferdaya sal”
beyti ona ait olduğu gibi en başta aktardığımız;
“Defter-i amalini gözden geçirdim herkesin
Defter-i amalim gibi kara defter görmedim”
beyti de ona aittir.
Sürekli halk ile beraber olmasına, halkın içinde bulunmasına rağmen resmi işleri pek sevmez. Resmi işlerini yardımcısına tâkip ettirir. Onu devlet ricaliyle gören pek yoktur. Onlarla sürtüşmeye girmez ama onlara iltifat da etmez. Valiler onu ziyaret etmiştir. Bu ziyaretlerin birinde Vali İbrahim Öztürk’ün Hocaefendiye; “güzele bakmak sevap mı günah mı?” diye sorduğu aktarılır. Hocaefendi; “Ameller niyete göre değerlendirilir. Güzele güzel bakmak sevap, güzele çirkin bakmak günahtır” der.
Tam 35 yıl müftülük görevinde bulunan Hâfız Ali Efendi’nin manevî yönü, kerametleri halk arasında hep anlatıla gelmiştir. Anlatılan bu kerametler toplansa bir kitap olur. Biz yıllar önce Yıldırım Alkış hocamla birlikte hazırlamış olduğumuz “Hayatı ve Mücadelesi İle Hafız Ali Efendi” adlı çalışmada bu harikuladeliklerin bir kısmını anlatanların dilinden kaleme almıştık.
Akrabası ve yakın dostu Sakıp Arıkan; “Hâfız Ali Efendi’nin sağlığında terceme-i halini yazmak istedim. Oturuyorduk, düşüncemi bilgilerine daha arz etmeden kendileri, “düşüncenden vaz geç. Sen bir takım hârikulade durumlardan bahsetmek arzusundasın. Sundular, yokluğu tercih ettik. Şöhret ne lâzım! Bütün ömrüm boyunca, her hâlimi, her şeyimi Rahmet-i Rahman’a bıraktım” dediğini nakleder. Yine de kendini tutamaz ve yıllar sonra da olsa “sohbetlerinde nâs hükmünde olan sözleri, kerâmetleri, yüksek edebi, şahsına münhasır hususiyetleri, menkıbeleri, gerçekten bir ders mahiyetindedir” demekten de kendini alamaz.
“Telif çok, telifata lüzum yok” diyen Hâfız Ali Efendi’nin tasavvufa ait bir eser hazırladığı, ama yaşanılan olaylar karşısında “bundan sonra kim okuyacak, telif kalsın” diyerek yazım işini bıraktığını da yine Sakıp Arıkan beyden öğrenmekteyiz.
1964’de sağlık nedeniyle emekliye ayrılan Hâfız Ali Efendi’nin 1967 mayısında rahatsızlığı artar ve gözleri görmez olur. Hasta yattığı, gözleri görmediği dönemde dahi kitaplardan kopmamış, gelen ziyaretçilerine okutmuş, kendi dinlemiştir.
1967 yılının 23 Mayıs Çarşamba günü Fazlı Efendi’ye okutur kendi dinler. Sonra duygulanarak:
“Dereler gölgelendi, güzeller suya indi
Her birinden bir buse, deli gönlüm şenlendi” der
Bu bir vedâdır aslında… Ertesi gün;
-Bugün ne okuyalım hocam? diyen Fazlı Efendiye,
-Bugün okumayalım, sevelim, der.
Raftaki bir çok kitabı isimleriyle isteyerek eliyle okşar. Kitap sevgisinin doruk noktası onun vefat tarihidir.
Mehmet Ciğer o günü yıllar sonra şöyle anlatır:
“24/05/1967 Çarşamba sabahı alınan acı bir haberle, Maraş mateme büründü. Maraş halkı suskun ve sessizdi. Öksüz çocuklar gibi boyunları bükülmüştü. Belediyenin susmayan hoperlöründen bütün esnafın, Hâfız Ali Efendi’nin vefatı dolayısı ile iş yerlerini kapattıklarının ilanları peş peşe yapılıyordu. Arkası arkasına yapılan bu anonslar, Maraş halkının göz pınarlarından akan yaşları dindiremiyordu. 90 yaşındaki meşale sönmüştü. İlim, edep, takva, tevazu ve gönül dünyamızdan bir yıldız daha kaymıştı. İçten gelen çok samimi duygularımla bunları yazarken, Hâfız Ali Efendi için, o gün dökülen göz yaşlarım, bugün aynı acılı duygularımla yeniden tekrarlanıverdi.”
Yaşar Alparslan hoca:
“Ben Hâfız’ı gördüm, nâzik insandı,
Meşreben üveysî, sâlik insandı,
Gayet ağır başlı, sözü dinlenir,
İlim ve irfâne mâlik insandı.”
Diye tarif ettiği Hâfız Ali Efendi’nin 25 Mayıs 1967 Perşembe günü Ulu Camii’den kaldırılan cenaze gününü ise şöylece anlatır:
“Ölümünü hatırlarım.
Maraş’ta bir âdet vardı. Alimin ölümüne bütün millet katılırdı. Dükkanlar kapatılırdı. Kadınlar yollara düşer, damlara çıkardı. Zekeriya Hoca’nın cenazesinin teşyîi muhteşemdi. Sandaloğlu Hocanın cenazesinde bardaktan boşanırcasına yağmur yağmıştı. Yine de Ulucami’nin bahçesi katılanları almamıştı. Hafız Ali Efendi’nin cenazesi daha muhteşemdi. Bütün dükkanlar kapanmıştı. Bütün Maraş Ulu Caminin etrafında, Sarayaltında evi civarında kömelenmiş, halelenmişti. Damlar, divarlar dolmuştu. Cenaze kalabalık çok olduğu için önce Ulu Caminin içerisine alınmıştı.
Cenaze namazı kılındı Şakir Hoca Efendi; “Bu namaz olmadı” dedi. Cenazeyi avluya aldılar. Cenazeyi musalla taşına koydular, yeniden kıldılar. İyi hatırlarım cenazeyi omuzlarda yola düşürdüler. Cenaze o kadar gitti. Avlunun, çevrenin kalabalığı bitmedi. Zor azaldı, zor esnedi. Kalabalığın ucu Şeyhadile ulaştı ancak izdiham normale bindi, seyrekleşti. Cenaze kabre koyuluyor olduğu halde yollar kabirlik çevresi, evi etrafı, Sarayaltı insanlarla dolu idi.
Maraşlı ona ağladı. Eski tabir “alimin ölümü alemin ölümü” idi. Millet başsız kalmıştı. Hoca demek ortak akıl demekti. Bilge demekti. Ulu kişi demekti. Yol gösterici demekti. Milletin değerlerini bilen, belleten, doğruyu gösteren, mâ’rûfu emreden, münkerden nehyeden demekti. Toplumun yoksulunu takip eden, ihtilaflarını gideren, sivriliklerini törpüleyen, arayı bulan insan demekti. Zor yetişirdi. O da gitmişti. Ölen aslında hoca değil toplumdu. Ne kadar ağlansa yeri idi.”
Ruhu şâd olsun.
Vefatının üzerinden kırk yılı aşkın bir zaman geçmiş olsa da bugün hâla Maraş halkı içinden çıkılmaz herhangi bir problemle karşılaşsa hemen akıl defteri açılır ve “Hâfız Ali Efendi bu konuda şöyle demişti” denir. Kimse de itiraz etmez bu söze…
O’nu tanıyanların da gün gün azaldığı günümüzde akıl defterinde kalan sözlerinin ve deyişlerinin toplanıp kayda geçmesi yarınlara kalacak en büyük zenginliğimiz olacaktır. Yıllar önce yayınlanan “Hayatı ve Mücadelesi ile Hâfız Ali Efendi” çalışması bu düşüncenin bir ayak sesi idi. Geçtiğimiz yıl İl Kültür Müdürlüğümüzce yayınlanan “Hâfız Ali Efendi Yazma Eserler Kataloğu” da onun adını yaşatmak için atılmış bir başka adımdır. Emeği geçenlere teşekkür.
'ın 12 Şubat 1920 Milli Mücadele Kahramanları kitabından alıntıdır.