12/09/2026
Dünyanın yarısını yöneten Antonius’un asıl sorunu Kleopatra’ya âşık olması değil, onun yanındayken kendisinin hangi hâline âşık olduğuna karar verememesidir. Roma’da kudretli bir komutan, İskenderiye’de arzularına teslim olmuş bir adam, Kleopatra’nın gözlerinde ise olduğundan daha büyük bir efsanedir. Shakespeare’ın Antonius ve Kleopatrası bu yüzden bir aşk hikâyesinden çok, iki insanın birbirinin egosunda imparatorluk kurma girişimidir. Üstelik karşımızda Romeo ile Juliet’in genç ve masrafsız aşkı yok. Eski eşler, siyasi evlilikler, ordular, savaşlar, ihanetler ve iki kıtaya ancak sığan egolar var. Yani yetişkin aşkı, yanında bütün vergileriyle birlikte geliyor. Kleopatra ise yüzyıllardır anlatıldığı gibi bir erkeği güzelliğiyle felakete sürükleyen baştan çıkarıcı kadın değil. Zeki, değişken, teatral, acımasız, kırılgan ve ne zaman hangisi olması gerektiğini gayet iyi bilen bir hükümdar. Antonius’u severken yönetiyor, yönetirken sınıyor, sınarken de biraz çıldırtıyor. Zaten bazı ilişkilerde sevgi dili çiçek almak değil, karşı tarafın ruh sağlığını küçük deneylere tabi tutmaktır. Octavius ise oyunun en sıkıcı ama en başarılı adamı. Hissetmiyor, hesaplıyor. Âşık olmuyor, strateji kuruyor. Bu yüzden savaşı o kazanıyor ama hikâyeyi kazanamıyor. Çünkü finalde Kleopatra, Roma sokaklarında bir savaş ganimeti gibi sergilenmek yerine tacını takıp kendi ölümünü sahneliyor. Bedenini kaybediyor ama kendisini anlatma hakkını düşmanına bırakmıyor. Savaşı Octavius, son sözü Kleopatra kazanıyor. Shakespeare da bize onların gerçekten birbirlerini mi, yoksa birbirlerinin gözünde dönüştükleri ihtişamlı kişileri mi sevdiklerini söylemiyor. Belki de büyük aşk dediğimiz şeyin biraz sevgi, biraz hayranlık, biraz da iki kişinin ortaklaşa yazdığı görkemli bir yalan olduğunu söylüyor. Antonius ve Kleopatra insanı kurtaran bir aşkı değil, insanı mahvederken bile ona sıradan ölme hakkı tanımayan bir aşkı anlatıyor.