15/04/2026
Allah muhafaza, Trabzonspor şampiyon olursa…
Allah muhafaza, dün o penaltı olmasa, Galatasaray- Fenerbahçe beraberliğinde Trabzon şampiyon oluyordu”
Bu ifade şu gürültülü futbol yorumu programlarından birinde konuşan eski bir Fenerbahçeli futbolcuya ait. Halen de yorumcu olarak ekmeğini (!) kazanıyor. “Allah muhafaza” dedikten sonra ağzından saçılan zehrin farkına varmış olacak ki, “Bunu Fenerbahçeli olduğum için söylüyorum” diye düzeltmeye çalışıyor ama aslında daha da batırıyor.
Matematik hesaplara göre şu an üç takımın şampiyonluk şansı bulunuyor. Bunların biri Fenerbahçe ve o arkadaş o takımın taraftarı olduğuna göre mesele yok. Geriye kalıyor Galatasaray ve Trabzonspor. Galatasaray “ezelî” (!) rakipleri olduğuna ve şampiyonluk sayısında son yıllarda arayı iyice açtığına göre, asıl onların şampiyonluğunu istemiyor olması gerekmez mi?
Trabzonspor’u rakip olarak görüyorlarsa şampiyonluğunu da normal karşılamaları gerekirdi. Görmüyorlarsa da rakip gördüklerinden biri yerine bir başka takım şampiyon olduğu için hiç değilse bu durumdan rahatsız olmamaları.
Birçok kimse bu psikolojinin sebebinin 3 Temmuz sonrası iki camia arasında gelişen husumet olduğunu düşünebilir. Aslında mesele daha derindir:
Sadece futbol değil, toplum mühendisliği…
Söz konusu camia, hoşlanmasa da İstanbul’dan diğer kulüplerin şampiyonluğunu normal kabul ediyor. Çünkü onları dengi olarak görüyor. Trabzonspor öyle değil.
Âcizane teorimize göre üç İstanbul kulübü sadece futbol konusunda hormonla büyütülmemiştir. Bu üç kulübün odağında olduğu bir yaşam biçimi, bir zihin dünyası, sosyo-ekonomik ve sosyo-psikolojik bir sistem bütün ülkeye çeşitli metotlarla benimsetilmiştir. İster İstanbul’da yaşayın ister Anadolu’nun herhangi bir yerinde; bu üç kulüpten birinin taraftarı olmak cemiyetin makbul bir ferdi olmanın, hatta yerine göre bir üst sınıfa dâhil olmanın şartlarından biri haline gelmiştir. Sadece kendi şehrinin takımımın taraftarı olmanın toplum ve sistem nezdinde hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur.
Bu zihin dünyasına dayalı sistem iyice yerleşip toplum tarafından da kabul edildikten sonra günün birinde Anadolu’nun hacim olarak küçük bir şehrinin futbol takımı çıkıp bütün paradigmayı yerle bir edince sadece işler değil, kafalar da fena halde karışmıştır. Yani Trabzon onlara “Siz kendi şehrinizden ve takımından bir şey olmayacağına teslim olup İstanbul’a boyun eğdiniz. Ama gördüğünüz gibi ben bunun aksini ispatladım” demiştir.
İlk şoku büyük bir öfke ve hazımsızlık takip etmiştir. Doğru istikamet kabul edip bir yola giriyor ve yıllarca yürüyorsunuz, sonra biri çıkıp ömrünüzü yanlış bir yolda tükettiğinizi yüzünüze vuruyor. Bu kimsenin kolay kabul edebileceği bir şey değildir ve hâlâ daha kabul edilememiştir.
Bu kafadan adalet beklenmemeli
Yıllarca yanlış yolda yürüyenler yanlıştan dönmelerinin artık imkânsız ya da çok zor olduğuna kanaat getirerek, gerçeği inkâr etmeyi ve o gerçeği yüzlerine vurana haddini bildirmeyi tercih etmişlerdir. Daha doğrusu, haddini aşana haddini sürekli bildiren sisteme itiraz etmemiş, sessiz bir kabul göstermişlerdir.
İşte Trabzonspor’un şampiyonluğunu kaldıramama psikolojisi bundan kaynaklanmaktadır. Kısa ve kolay yoldan sınıf atlamışlar, fakat başka birileri onların imkânsız gördükleri için tercih etmedikleri bir yoldan gelerek önlerine geçmiştir, her türlü engele rağmen yine geçme emareleri göstermektedir.
Bu hastalıklı zihniyet yapısından eşitlik ve adalet beklenmemelidir. Sistemin efendilerinin ve kölelerinin baştan yanlış kurulmuş sistemi yıkıp yeni ve sağlıklısını kurmaya hiç niyetleri yoktur. Trabzonspor işine bakmalı, saha içi ve dışında doğruları yapmalı, başarı (sadece şampiyonluk değil) yolunda legal ve etik sınırlar dâhilinde elinden geleni ardına koymamalıdır.
Bülent Şirin