YoBaz Facebook'un Fenomen sayfası YoBaz...Tüm Atatürkçü dostlarımız davetlidir...

06/08/2026

Dedem, tam 57 yıl boyunca her hafta anneanneme çiçek getirdi; ölümünden sonra ise yabancı bir adam çiçeklerle birlikte onun sırrını açığa çıkaran bir not getirdi.
Anneannemle dedem 57 yıl evli kaldılar. Aşkları, romantik filmlerden fırlamış gibi çok güzeldi. Dedem Turgut, tek bir Cumartesi gününü bile sektirmez, anneanneme taze çiçekler getirirdi.
Bazen kır çiçekleri, bazen laleler, bazen de mevsim çiçekleri... Anneannem henüz uykudayken erkenden uyanır ve buketi doğrudan vazoya yerleştirirdi.
Bir hafta önce dedem vefat etti. Anneannem, o son nefesini verene kadar elini hiç bırakmadı.
Ondan sonra ev dayanılmaz bir şekilde boş gelmeye başladı.
O hafta, anneanneme destek olmak ve dedemin eşyalarını ayıklamasına yardım etmek için onun yanında kaldım.
Cumartesi sabahı kapı çalındı.
Kapıyı açtım; orada paltolu bir adam duruyordu.
Kendini tanıtmadı. Sadece boğazını temizledi ve şöyle dedi:
"Günaydın. Turgut Bey için geldim. Ölümünden sonra bunu eşine teslim etmemi istemişti."
Ellerim titremeye başladı.
Anneannem aceleyle kapıya geldi.
Adam ona bir buket çiçek ve bir zarf uzattı, sonra başka hiçbir açıklama yapmadan oradan ayrıldı.
Anneannem zarfı hemen açtı. İçinde dedemin el yazısıyla yazılmış bir MEKTUP vardı.
Şöyle yazıyordu:
"Bunu sana daha önce söylemediğim için özür dilerim. Hayatımın büyük bir bölümünde senden sakladığım bir şey var ama gerçeği bilmeyi hak ediyorsun. Acilen bu adrese gitmen gerekiyor..."
Anneannem uzun bir süre nota bakakaldı, elleri titriyordu.
Adres yaklaşık bir saatlik sürüş mesafesindeydi. Ceketlerimizi aldık, arabaya bindik ve bizi orada neyin beklediğini bilmeden hemen yola çıktık.
Vardığımızda küçük bir ev gördük.
Kapıyı çaldık. Karnıma şimdiden ağrılar giriyordu.
Bir kadın kapıyı açtı. Bizi görünce bir anlığına donup kaldı.
Sonra şöyle dedi:
"KİM OLDUĞUNUZU BİLİYORUM. ÇOK UZUN ZAMANDIR SİZİ BEKLİYORDUM. TURGUT'UN SİZDEN SAKLADIĞI BİR ŞEYİ BİLMENİZ GEREKİYOR. İÇERİ GİRİN."
Bölüm 2..

06/07/2026

Kızımızın Gözleri Yüzünden Evliliğimiz Dağıldı... Sonuçlar Gelince Herkes Sustu

Sude doğduğunda herkes onu çok güzel bulmuştu.

Ama Ahmet sadece tek bir şeye odaklanmıştı.

Sarı saçlarına.

Mavi gözlerine.

İlk gün bunun önemsiz olduğunu düşündüm.

Sonuçta genetik sürprizlerle doluydu.

Fakat Ahmet farklı düşünüyordu.

Günler geçtikçe şüpheleri büyüdü.

Sonunda benden babalık testi istedi.

Daha da kötüsü, sonuçları beklerken beni yalnız bıraktı.

Her gece bebeğimizi tek başıma uyutuyor, her sabah aynı korkuyla uyanıyordum.

Bir yandan da kayınvalidemin tehditlerine maruz kalıyordum.

Onlara göre suçlu bendim.

Mahkeme bile kurulmadan karar verilmişti.

Ama ben gerçeği biliyordum.

Bu yüzden bekledim.

Sonuç günü geldiğinde Ahmet'in yüzündeki ifadeyi asla unutamayacağım.

Önce rahatladı.

Sonra kaşları çatıldı.

Ardından gözleri büyüdü.

Bir anda ayağa kalktı.

“Elimdeki rapor yanlış olmalı!” diye bağırdı.

Oturma odasında ölüm sessizliği oluştu.

Ben ise elimde bebeğimle ona bakıyordum.

Çünkü o an, test sonucunun sadece babalığı değil...

Ailemizin geçmişiyle ilgili çok daha büyük bir sırrı ortaya çıkardığını hissediyordum...
Bölüm 2

06/07/2026

Yedi yaşındaki oğlum bana, “Annemin arkadaşı sen seyahate çıktığında bizim 😭yatakta uyuyor,” dedi. 💔😶
Aynı gece, kimseye haber vermeden uçuşumu iptal ettim.
Mert bunu ağzının kenarlarına bulaşmış çikolatalarla söyledi. Sanki yeni bir oyuncak hakkında soru soruyormuş gibi.
Aşağı katta Elif televizyon karşısında gülümsüyordu. Hâlâ hiçbir şeyden şüphelenmediğimi sanıyordu.
Oğluma sarıldım ve o anda evimin artık aile gibi kokmadığını fark ettim.
Yalan gibi kokuyordu. 🥀
Benim adım Emre.
Kırk iki yaşındayım.
On bir yıllık evliyim ve iki çocuğum var. Bir zamanlar ne kadar yorgun olursam olayım beni yeniden yola çıkmaya ikna eden tek sebep onlardı.
Kurumsal satış alanında çalışıyorum.
İşim gereği sürekli seyahat ediyorum.
İzmir, Ankara, Antalya, Gaziantep...
Bazen iki gece, bazen üç gece evden uzakta kalıyorum.
Bir elimde valiz, diğer elimde buruşturulmuş bir ceketle havaalanlarına koştururken, çocuklarımın ödevlerini, akşam yemeklerini ve okul etkinliklerini kaçırmanın suçluluğunu da yanımda taşıyorum.
Elif bunu daha evlenmeden önce biliyordu.
“İşimin doğası bu,” derdim ona.
“Ama yaptığım her şeyi bizim için yapıyorum.”
Ve buna gerçekten inanıyordum.
Birlikte İstanbul’un Anadolu yakasında hayalini kurduğumuz evi inşa ettik.
Mutfaktaki büyük pencereleri Elif seçmişti.
Sabah güneşinin içeri dolmasını istediğini söylemişti.
Ben ise arka bahçeyi istemiştim.
Mert’le futbol oynayabileceğim, ileride huzurlu günler geldiğinde bir hamak kurabileceğim bir bahçe...
Huzurlu günler...
Ne büyük bir yanılgıymış. 🕳️
Dışarıdan bakıldığında kusursuz bir aile gibi görünüyorduk.
İki çocuk.
Kendi evimiz.
Bir SUV.
Özel okul.
Doğum günü kutlamaları.
Yılbaşı fotoğrafları.
Sosyal medyada gülümseyen yüzler.
Ve içeriden bakıldığında...
Ben de mutlu olduğumuzu sanıyordum.
Ta ki o salı gününe kadar.
Zorlu bir iş seyahatinden yeni dönmüştüm.
İki uçuş.
Bir gecikmeli aktarma.
Kaybolan bagaj için uzun bekleyiş.
Ve havaalanından eve kadar pahalı bir taksi yolculuğu.
Eve gece dokuz civarında vardım.
Ter içindeydim.
Bitkindim.
Aklım hâlâ tamamlanmamış işle doluydu.
Elif yanağıma kısa bir öpücük kondurdu.
“Çocuklar yemeklerini yedi,” dedi.
“Sana da buzdolabında bir şeyler bıraktım.”
Seyahatimin nasıl geçtiğini bile sormadı.
Kanepeden kalkmadı bile.
Yıllar önce olsa bu beni kırardı.
Ama o gece...
Normal geldi.
En acı olan da buydu.
Mutfakta ayakta yemek yedim.
Duş aldım.
Eski bir tişört giyip yatağa uzandım.
Birkaç dakika sonra Mert içeri girdi.
Yedi yaşında.
Dinozor desenli pijamaları üzerinde.
Saçları dağınık.
Gözleri uykulu. 🦖💤
“Seyahatin nasıldı baba?”
“Uzundu oğlum.”
“Bana bir şey getirdin mi?”
“Elbette. Yarın veririm.”
Gülümsedi.
Ama odadan çıkmadı.
Yatağın kenarına oturup bacaklarını sallamaya başladı.
Bir tuhaflık vardı.
“Neyin var?”
Mert kapıya baktı.
Sonra sesini alçalttı.
“Baba... Annemin arkadaşı bu gece de burada mı kalacak? Yoksa sadece sen seyahatteyken mi geliyor?”
Donup kaldım.
Tek bir kasımı bile oynatamadım.
Sanki odadaki bütün hava bir anda çekilmişti.
“Hangi arkadaş?”
Omuz silkti.
Çocukların sahip olduğu o korkutucu masumiyetle...
Bir cümleyle hayatımı paramparça etti.
“Siyah arabayla gelen adam.”
Sessizce ona baktım.
“Buraya sık geliyor mu?”
“Evet.”
“Bazen bizimle akşam yemeği de yiyor.”
“Annem, Defne’ye ona amca diyebileceğini söyledi ama aslında amcamız olmadığını da söyledi.”
Boğazım düğümlendi.
“Peki nerede uyuyor?”
Mert parmağıyla yastığımı gösterdi.
Benim yastığımı. 🛏️⚠️
“Büyük yatak odasında.”
“Annem bunun sır olduğunu söyledi.”
“Sen çok seyahat ediyormuşsun ve çok meşgulmüşsün.”
“Seni rahatsız etmeye gerek yokmuş.”
Midem bulandı.
İhanet yüzünden değil.
Çocuklarım yüzünden.
O adam sadece evime girmemişti.
Onların sofrasına oturmuştu.
Günlük hayatlarının bir parçası olmuştu.
Çocukluklarının içine yerleşmişti.
Ve biri onlara taşımamaları gereken bir sır yüklemişti.
Mert’i kollarıma çektim.
Belki biraz fazla sıkı sarıldım.
Korktu.
“Yanlış bir şey mi yaptım baba?”
“Hayır oğlum.”
“Doğru olanı yaptın.”
“Bana her zaman gerçeği söyleyebilirsin.”
Onu yatağına götürdüm.
Alnından öptüm.
Dört yaşındaki kızım Defne pembe tavşanına sarılmış şekilde uyuyordu. 🐰💗
Yabancı bir adamın onu kaç kez bu evin içinde izlediğini düşünmeden edemedim.
Kapıyı kapattım.
Koridorda öylece kaldım.
Aşağıdan televizyon sesi geliyordu.
Elif hafifçe gülüyordu.
Sıradan bir kahkaha.
İşte bu beni daha çok korkuttu.
Çünkü benim dünyam yıkılırken...
O yalanın içinde son derece rahattı.
Aşağı inmedim.
Banyoya girdim.
Yüzüme soğuk su çarptım.
Aynada kendime baktım.
Göz altlarım çökmüştü.
İki günlük sakalım vardı.
Başka bir adamın benim yatağımda uyuduğu evin taksitlerini ödeyen bir adamın yüzüydü bu.
Sonra Elif’in dolabını açtım.
Ne aradığımı bilmiyordum.
Belki hiçbir şey.
Belki de oğlumun yanılmış olduğunu kanıtlayacak bir şey.
Ama ilk çekmecede buldum.
Bir erkek kol saati.
Bana ait değildi.
Bizim hiçbir cihazımıza uymayan bir telefon şarj aleti.
Ve Nişantaşı’ndaki bir restorandan alınmış hesap fişi.
Arkasına elle tarih yazılmıştı.
Benim Ankara seyahatimde olduğum gün.
Sonra atkıların arkasına saklanmış bir hediye poşeti fark ettim.
İçinde yepyeni mavi bir erkek gömleği vardı.
Büyük beden.
Ben o bedeni giymiyordum.
Yatağın kenarına oturdum.
Sessizce.
Bağırmadım.
Hiçbir şeyi kırmadım.
Elif’i uyandırmadım.
Çünkü o gece yüzleşirsem, ona yalanlarını hazırlamak için zaman vermiş olurdum.
Ertesi gün akşam saat yedide İzmir’e uçmam gerekiyordu.
En azından Elif öyle sanıyordu.
Sabah her zamanki gibi davrandım.
Çocuklarla kahvaltı yaptım.
Defne’yi öptüm.
Mert’e hediyesini vereceğime söz verdim.
Elif kahve hazırlıyordu.
Telefonu yine yüzüstü duruyordu.
“Kaçta çıkıyorsun?” diye sordu.
“Beş gibi havaalanına giderim.”
Çok hızlı başını salladı.
“Umarım geç kalmazsın.”
O an ilk kez fark ettim.
Bu cümlede endişe yoktu.
Sabırsızlık vardı. ⏳
Öğle vakti patronumu aradım.
“Seyahate çıkmıyorum,” dedim.
“Ailevi bir durum var.”
Sonra uçuşumu iptal ettim.
Elif’e tek kelime söylemedim.
Saat beşte valizimi arabaya yerleştirdim.
Çocuklarla vedalaştım.
Elif bana sarıldı.
Üzerinde hoş bir parfüm vardı.
Elleriyse buz gibiydi.
“Kendine dikkat et,” dedi.
“Sen de.”
Ana caddeye çıktım.
Sonra yön değiştirip evden iki sokak ötede kapalı bir marketin önüne park ettim.
Kimse beni göremiyordu.
Ama ben evi görebiliyordum.
Bekledim.
Bir saat.
İki saat.
Tam saat 20.17’de siyah bir araba kapının önünde durdu. 🚘
Elif adam kapıyı çalmadan dışarı çıktı.
Sanki onu bekliyordu.
Üzerinde yıllar önce bana,
“Artık çok dikkat çekici olduğu için giymiyorum,” dediği kırmızı elbise vardı.
Adam elinde bir şişe şarapla arabadan indi.
Uzun boylu.
Kendinden emin.
Rahat.
Elif ona, yıllardır bana göstermediği bir gülümsemeyle baktı.
Sonra adam onu öptü.
Kendi kaldırımımda.
Parasını benim ödediğim sokak lambasının altında. 💡🥀
Birlikte evin içine girdiler.
Telefonum titredi.
Elif’ten mesaj gelmişti:
“Otele sağ salim vardın mı aşkım? ❤️”
Başımı kaldırıp yatak odasının penceresine baktım.
Işık yandı.
Ve birkaç saniye sonra...
İki gölge perdeleri kapattı.
Bölüm 2....

06/07/2026

Her Şeyini Kaybettiğinde Karısı Onu Terk Etti… Ama Bir Sokak Yemekçisi, 10 Yıllık Bir Borcu Unutmamıştı
56 yaşındaki Mustafa Arslan, bir zamanlar İstanbul’daki toplantılara şoförüyle gelen, İtalyan takım elbisesi giyen ve aynı anda üç telefonla konuşan adamdan eser taşımıyordu.
Şimdi ise her gün Gülhane Parkı’ndaki bir bankta oturuyordu. Ceketi kırışmış, sakalları uzamış, ayakkabıları ise o kadar yıpranmıştı ki görenin içi acıyordu.
Bir zamanlar milyonlar yöneten adamın hesabında yalnızca 54.000 Türk Lirası kalmıştı.
Ve bunun yeniden başlamaya yetip yetmeyeceğini bile bilmiyordu.
Tam 19 gün boyunca aynı saatte aynı banka geldi.
Ağaçların altında oturup yürüyen aileleri, sevgilileri, balonlu çocukları, simitçileri, alışveriş torbaları taşıyan kadınları ve işe yetişmeye çalışan insanları izledi.
Kimse ona ikinci kez bakmıyordu.
İşte en çok da bu canını yakıyordu.
Eskiden herkes ona selam vermek isterdi.
Herkes onu yemeğe davet ederdi.
Herkes yüzünde çıkar dolu bir gülümsemeyle:
— “Mustafa Bey...” derdi.
Ama Arslan Konut İnşaat iflas ettiğinde, dünya onun adını bir anda unutmuş gibiydi.
Şirketi İstanbul, Ankara, İzmir ve Bursa’da yüzlerce aile için konut projeleri inşa etmişti.
Lüks değillerdi.
Ama onurlu bir yaşam sunuyorlardı.
Mustafa bununla gurur duyuyordu.
Çünkü onun amacı zenginlere saray satmak değil, çalışan insanlara yuva sağlamaktı.
Ta ki 15 yıllık dostu ve mali işler müdürü Kemal Demir ona ihanet edene kadar.
Ortaya çıkan yolsuzluk korkunçtu.
Sahte şirketler.
Şişirilmiş sözleşmeler.
Sahte imzalar.
Konut projelerine ayrılan para lüks dairelere, pahalı saatlere ve gizli hesaplara aktarılmıştı.
Bankalar kapısına dayandığında Mustafa gerçeği çok geç anlamıştı.
Evini kaybetti.
Ofislerini kaybetti.
Arazilerini kaybetti.
Araçlarını kaybetti.
Hatta soyadı bile lekelenmişti.
Ama hiçbir şey ona Meryem’in yaptıkları kadar acı vermedi.
Eşi.
İflastan sadece 11 gün sonra Meryem bir çekmece açtı, 18 yıldır sakladığı evlilik sözleşmesini çıkardı ve yemek masasının üzerine bıraktı.
Ağlamadı.
Yemek yiyip yemediğini sormadı.
Nerede kalacağını sormadı.
Sadece buz gibi bir sesle şöyle dedi:
— Ben bitmiş bir adamla birlikte batmayacağım.
Mustafa bunun öfke ya da korkudan kaynaklandığını düşünmek istedi.
Ama Meryem çoktan valizlerini hazırlamıştı.
Pahalı parfümü.
Yeni çantası.
Ve dışarıda bekleyen özel şoförü.
24 yaşındaki oğulları Emre de babasını aramadı.
Annesinin yanında kalmayı seçti.
Çünkü aile vakfını ve yaşadığı lüks daireyi annesi kontrol ediyordu.
Mustafa bunun nedenini anlıyordu.
Ama anlamak, acıyı azaltmıyordu.
Bir gün parkta otururken elleri titriyordu.
Artık dünyaya sunabileceği hiçbir şey kalmadığını düşünüyordu.
Ne para.
Ne itibar.
Ne aile.
Ne de umut.
Tam o sırada bir yemek arabası yaklaştı.
Mis gibi pilav, kuru fasulye, tavuk tandır ve sıcak ekmek kokuyordu.
Arabayı iten kadın beyaz önlük giymişti.
Uzun örgülü saçları ve başında kırmızı bir yazma vardı.
Kadın önünde durdu.
Ve ona sanki bir hayalet görmüş gibi baktı.
— Mustafa Arslan... dedi.
Mustafa başını kaldırdı.
Kadını tanıyamadı.
Kadın hüzünlü bir tebessüm etti.
— Beni hatırlamıyorsunuz, değil mi?
Mustafa yavaşça başını salladı.
Kadının adı Fatma Yılmazdı.
10 yıl önce Konya’da küçük bir sokak tezgâhında yemek satıyordu.
Elinde yalnızca 400 TL vardı.
Altı yaşındaki kızı hastaydı.
Ve aylardır ödeyemediği kira yüzünden evden çıkarılmak üzereydi.
O gün Mustafa bir şantiye ziyaretinden dönerken tezgâhta durmuştu.
80 TL’lik bir yemek sipariş etmişti.
Sessizce yemişti.
Sonra masaya 2.000 TL bırakmıştı.
Fatma parayı geri vermek için peşinden koşmuştu.
Mustafa ise sadece şöyle demişti:
— Bu bahşiş değil. Eksik olan kısmı.
Üç gün sonra Fatma’yı bir avukat aradı.
Mustafa, küçük bir dükkânın altı aylık kirasını, endüstriyel mutfağını, belediye izinlerini ve gerekli ekipmanları ödemişti.
Karşılığında hiçbir şey istememişti.
Sadece el yazısıyla yazılmış kısa bir not bırakmıştı:
“Yemeğiniz bunun çok daha fazlasını hak ediyordu.”
Fatma o notu tam 10 yıl boyunca plastik bir poşetin içinde sakladı.
Bir dua gibi.
Bir mucize gibi.
Ve şimdi hayatını değiştiren adam, dünyanın istemediği biri gibi karşısında oturuyordu.
Fatma onun yanına sıcak bir yemek bıraktı.
— Tavuk tandır ve pilav. Yarın yine aynı saatte gelin.
Mustafa şaşkınlıkla baktı.
— Neden bunu yapıyorsun?
Fatma arabasını düzeltirken arkasını dönmeden cevap verdi:
— Çünkü ben devam edecek gücü bulamadığımda, bana siz yardım etmiştiniz.
Ertesi gün Mustafa yine aynı banka geldi.
Ama Fatma yalnız değildi.
Siyah bir araçtan koyu gözlüklü, beyaz gömlekli bir adam indi.
Elinde kalın bir dosya vardı.
Fatma adamı işaret etti.
— Mustafa Bey, bu Murat Kaya. Ve sanırım bunu görmeniz gerekiyor.
Mustafa dosyayı açtı.
İlk belgeyi gördüğü anda göğsündeki nefes kesildi.
Çünkü dosyanın içinde, hayatını mahveden ihaneti tersine çevirebilecek kanıtlar vardı..
Bölüm 2

06/07/2026

Kocam eve gururla geldi. Maaşının tamamını annesine verdiğini ve ona bir daire kiraladığını söyledi. Gülümsedim ve sadece şunu sordum:
“Harika… peki yarın ne yiyeceksin ve bu gece nerede uyuyacaksın?”
Güldü. Şaka yaptığımı sandı.
Sonra masanın üzerine bir dosya bıraktım.
İlk sayfayı okuduğunda ise dudaklarındaki gülümseme yok oldu.
Murat’ın annesine her zaman parası vardı.
Ama bana asla yoktu.
Kiraya yardım etmesini istediğimde iç çekiyordu.
Marketten eksiklerimizi söylediğimde cebinin boş olduğunu söylüyordu.
Elektrik, su faturalarını ya da oğlumuz Emir’in okul masraflarını hatırlattığımda öfkeleniyordu.
— Abartma, Elif. Zaten iyi kazanıyorsun.
Evet.
İyi kazanıyordum.
Çünkü İstanbul’daki özel bir klinikte günde on saat çalışıyordum. Eve gelip yemek yapıyor, çamaşır yıkıyor, sonra da sekiz yaşındaki oğlumuz Emir’in ödevleriyle ilgileniyordum.
Murat ise işten çıkıp hazır yemek alıyor, kanepeye uzanıyor ve “çok yoruldum” diyordu.
Ama annesi Neriman Hanım için her zaman enerjisi vardı.
— Zavallı annem yalnız.
— Zavallı annemin bakıma ihtiyacı var.
— Zavallı annem artık o evde yaşayamaz.
O “zavallı anne”nin ise iki dairesi, emekli maaşı, benim finanse ettiğim bir oğlu ve insanın ruhunu parçalayabilecek kadar keskin bir dili vardı.
Evlendiğimiz günden beri Neriman Hanım bana “çıkarcı kadın” diyordu.
Oysa bu evliliğe arabamla, mesleğimle ve birikimlerimle girmiştim.
Murat’ın alkollü araç kullandığı kazadan sonraki ameliyatını ben ödemiştim.
Düğünden önce ailesinin gizli borçlarını kapatan da bendim.
O akşam eve dev bir gülümsemeyle geldi.
Sanki dünyayı kurtarmış gibiydi.
Eli boştu.
Ne ekmek vardı.
Ne süt.
Ne de kız kardeşinin yine benim salona bırakıp gittiği bebeği için bez.
— Hayatım, dedi saatini çıkarırken, annemin acil yardıma ihtiyacı vardı. Ona bir daire tuttum ve maaşımın tamamını verdim.
Bunu gururla söylüyordu.
Aferin bekleyen bir çocuk gibi.
Bıçağı kesme tahtasının üzerine bıraktım.
Emir odasındaydı.
Şükürler olsun.
— Harika, dedim gözümü ondan ayırmadan. O zaman söyle bakalım: yarın ne yiyeceksin ve bu gece nerede uyuyacaksın?
Murat güldü.
— Ah Elif, yine drama yapıyorsun.
— Bu drama değil.
— O benim annem.
— Burası da benim evim.
Yüzü değişti.
— Bizim evimiz.
Gülümsedim.
İşte o an hiçbir şeyi okumadığını anladım.
Ne tapuyu.
Ne dekontları.
Ne de ben onun “iyi evlat” oyununu izlerken tek başıma taşıdığım hayatı.
Yemek odasındaki çekmeceden siyah dosyayı çıkardım.
Üç yıldır sakladığım dosyayı.
Masanın üzerine bıraktım.
Neriman Hanım, her zamanki gibi kapıyı çalmadan içeri girince olduğu yerde kaldı.
— Bu da ne? diye sordu Murat.
— Gerçeklerin.
Dosyayı sinirle açtı.
İlk sayfa: tapu kayıtları.
İkinci sayfa: banka hesap dökümleri.
Üçüncü sayfa: mal ayrılığı sözleşmesi.
Dördüncü sayfa: benim ödediğim tüm faturalar.
Kira.
Market masrafları.
Onun arabası.
Kredi kartları.
Annesinin ilaçları.
Hatta Neriman Hanım’ın yeni kiralanan dairesinin kaporası bile — benim adıma izinsiz açılmış karttan çekilmişti.
Murat’ın nefesi kesildi. ⚠️
— Elif…
— Hayır.
Elimi kaldırdım.
— Adımı, hâlâ sana aitmişim gibi söyleme.
Neriman Hanım öfkeyle öne çıktı.
— Oğluma böyle konuşamazsın.
Ona baktım.
İlk kez sesimi kısmadım.
— Siz oğlunuza istediği her şey için ağlamayı öğrettiniz. Bana ise yorulduğumda asalakları kapının önüne koymayı öğrettiler.
Murat masaya vurdu.
— O benim annem!
— Ben de onun için borca soktuğun kadınım.
Yutkundu.
— Bunu düzeltebilirim.
— Hayır.
Dosyanın son kısmını açıp iki belge çıkardım. 📄
Bir suç duyurusu.
Bir geçici uzaklaştırma kararı.
Neriman Hanım’ın yüzü bembeyaz oldu.
— Ne yaptın sen?
— Oğluma benim onun gerçek ailesi olmadığımı söylediğiniz gün yapmam gereken şeyi.
Murat donup kaldı.
— Ne?
Sakin bir şekilde ona baktım.
— Evet Murat. Emir her şeyi duydu.
Evin üzerine ağır bir sessizlik çöktü. 🤍
Koridordan oğlum çıktı.
Oyuncak dinozoruna sımsıkı sarılmıştı.
Gözleri kıpkırmızıydı.
Murat ona yaklaşmak istedi.
Emir geri çekildi.
Ve o küçücük hareket Murat’ı paramparça etti.
Keşke daha önce kırılsaydı diye düşündüm.
Tam o sırada kapı çaldı.
Üç sert vuruş.
Neriman Hanım titredi.
— Kim o? diye sordu Murat.
Dosyayı elime alıp kapıya yöneldim.
— Avukat.
— Hangi avukat?
Kapıyı açtım.
Dışarıda Avukat Demir, iki polis memuru ve mühürlü sarı bir zarfla bekliyordu. 👮‍♂️
Bana anlayışla baktı, sonra Murat’a döndü.
— Beyefendi, banka dolandırıcılığı meselesinden önce konuşmamız gereken daha ciddi bir konu var.
Neriman Hanım boğuk bir inilti çıkardı.
— Hiçbir şey söylemeyin.
Murat annesine döndü.
— Anne?
Avukat sarı zarfı kaldırdı.
— Anneniz için az önce kiraladığınız daire var ya…
Murat’ın yüzü bembeyaz oldu.
— Ne olmuş ona?
— O daire altı yıldır eşinizin adına kayıtlı.
Murat’a son kez baktım.
— Şimdi ona sor bakalım… o daireyi satın alacak para nereden gelmiş.
Bölüm 2...

06/07/2026

Nişanlım evlenmeden önce birlikte sağlık testi yaptırmamızı istedi. Ama o telefon konuşması için odadan çıkar çıkmaz, hemşire kulağıma eğilip fısıldadı: “Düğünü iptal et.” Sonra da cebime gizlice bir USB bellek bıraktı.
“Eğer gerçekten yaşamak istiyorsan, bu düğünü bugün iptal et.”
Hemşire, nişanlım koridorda telefonla konuşurken bunu kulağıma fısıldadı.
Benim adım Diego Hernández. Otuz dört yaşındayım ve o sabaha kadar Mariana Salgado’nun hayatımı birlikte kuracağım kadın olduğuna inanıyordum. Onunla İstanbul’un Nişantaşı semtinde ortak arkadaşlarımızın verdiği bir akşam yemeğinde tanışmıştım. Geç gelmişti; sade beyaz bir elbise giymişti, düz saçları omuzlarına dökülüyordu ve yüzündeki sakin gülümseme insana ondan asla şüphe duyamayacağını düşündürüyordu. Bana işimi, ailemi, gelecek planlarımı, Kadıköy’deki dairemi sormuştu. O an, beni gerçekten tanımak isteyen bir kadın olduğunu düşünmüştüm.
Altı ay sonra düğünden konuşuyorduk bile. Bursa’da yaşayan annem, Mariana’yla tanışınca mutluluktan ağlamıştı. Hayatıma pek karışmayan ciddi babam ise sessizce kulağıma eğilip şöyle demişti:
“İyi bir kıza benziyor oğlum. Ona sahip çık.”
Ben de çıktım.
Taksitle bir yüzük aldım. Beşiktaş’ta bir düğün salonu kapattım. Organizasyon, çiçekler, fotoğrafçı için kapora verdim. Hatta Mariana sürekli “Bir kadının evlilikte güvende hissetmesi gerekir,” dediği için dairemin tapusuna onun adını eklemeyi bile düşünmeye başlamıştım.
Evlilik öncesi sağlık kontrolü fikri onundu.
“Bu sorumluluk meselesi aşkım,” demişti bir gece gelinlik kataloglarına bakarken. “Evliliğe sır saklamadan başlamalıyız.”
Bu söz beni tamamen ikna etmişti.
Salı sabahı birlikte İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne gittik. Mariana her zamanki gibi kusursuz görünüyordu; parfümü ağırdı, güneş gözlüğü takmıştı ve telefonu elinden düşmüyordu. Ben ise biraz heyecanlı ama mutluydum. Bu testlerden sonra artık hiçbir şeyin düğünümüze engel olamayacağını düşünüyordum.
Bizi Hemşire Lucía Rivas karşıladı. Otuzlu yaşlarının ortalarında görünüyordu; yorgun gözleri ve sert bir sesi vardı. Evraklarımızı kontrol etti, kan tahlili için bizi yönlendirdi, ardından beklememizi söyledi.
Tam o sırada Mariana’nın telefonu çaldı.
Ekrana bakınca yüzündeki gülümseme bir anlığına kayboldu.
“Annem arıyor,” dedi hızlıca. “Hemen geliyorum.”
Koridora çıkarken topuk sesleri soğuk zeminde yankılandı.
O gözden kaybolur kaybolmaz Lucía bana yaklaştı. Artık aynı hemşire gibi görünmüyordu. Yüzü gergindi, hatta korkmuş gibiydi.
“Beni dikkatle dinleyin,” diye fısıldadı, gözlerini kaçırarak. “Burada soru sormayın. Hiçbir şey imzalamayın. Ona para vermeyin. Ve bu düğünü iptal edin.”
Yüzümdeki kanın çekildiğini hissettim.
“Ne diyorsunuz siz?”
Kadın küçük bir şeyi gömleğimin cebine sıkıştırdı.
“Yalnız kaldığınızda bakın. Sakın onun görmesine izin vermeyin.”
Ben cevap veremeden Mariana geri döndü. Yüzünde yine kusursuz gülümsemesi vardı.
“Her şey yolunda mı aşkım?”
Lucía anında eski haline döndü.
“Sonuçlarınız yarın öğleden sonra çıkar.”
Hiçbir şey olmamış gibi başımı salladım ama kalbim öyle sert çarpıyordu ki Mariana’nın bile duyabileceğini düşündüm.
Arabada Mariana durmadan konuştu. Düğün menüsü, masa süsleri, gelinliği ve noter işlemleri hakkında…
“Annem diyor ki bu hafta dairenin tapu işini halletmeliyiz,” dedi tatlı bir sesle. “İkimiz de güvence altında oluruz.”
Direksiyonu daha sıkı tuttum.
“Sonra konuşuruz.”
Mariana bana yan gözle baktı.
“Diego, lütfen şimdi şüphe krizine girme. Düğüne çok az kaldı.”
Eve geldiğimizde başım ağrıyormuş gibi yaptım. Odaya kapanıp cebimdeki siyah USB belleği çıkardım.
Bilgisayara taktım.
İçinde iki dosya vardı.
Bir tıbbi rapor.
Bir de video.
Önce raporu açtım.
İsim: Mariana Salgado.
Tarih: sekiz gün önce.
Tıbbi terimlerin çoğunu anlamıyordum ama gördüğüm birkaç kelime bile buz kesmeme yetmişti: cinsel yolla bulaşan enfeksiyon, rahim ağzında lezyon, acil takip gerekli.
Sonra videoyu açtım.
Mariana, Bebek’te lüks bir gece kulübünde yabancı bir adamın kucağında oturuyordu. Adamı dünyanın geri kalanı yokmuş gibi öpüyordu. Arka plandaki neon tabelada mekânın adı açıkça görünüyordu: Marea Club.
Videonun kırkıncı saniyesinde Mariana kameraya dönüp gülümsedi.
Bu bana gösterdiği gülümseme değildi.
Bu, beni kaybetmekten hiçbir zaman korkmamış birinin gülümsemesiydi.
O sırada dışarıdan Mariana’nın sesi geldi.
“Aşkım? İyi misin?”
Laptopu hızla kapattım.
“İyiyim,” dedim çatlayan bir sesle. “Sadece yorgunum.”
Ama o içeri girip bana arkadan sarıldığında, aynı yatağı tamamen yabancı biriyle paylaştığımı anlamıştım.
Ve ertesi gün yaşayacağım o büyük aşağılanmayı henüz hayal bile edemiyordum…
Bölüm 2.

06/07/2026

Ben daha yeni 20 yaşına girmiştim, boyum 1.80 metreydi ve tüm ailem karşı çıksa bile 60 yaşındaki bir kadınla evlenmeye karar vermiştim.
Düğün gecesi bana üç arazi tapusu ve 6 milyon rupiye değerinde bir Porsche’un anahtarlarını verdi… ama onun sari’sini kaldırdığımda tamamen donup kaldım…
Benim adım Mert. Daha 20 yaşına yeni girdim, boyum 1.80 ve dış görünüşüm genelde insanların dikkatini çeker. İstanbul Üniversitesi’nde ikinci sınıf öğrencisiyim. Hayatım oldukça sıradan ilerliyordu—ta ki Aylin Hanım ile tanışana kadar.
Aylin Hanım 60 yaşındaydı. Son derece zengin, bir zamanlar Türkiye’de ünlü bir restoran zincirinin sahibi olmuş güçlü bir kadındı. Artık aktif iş hayatından çekilmiş, emekliliğin tadını çıkarıyordu.
Onunla tanışmam bir hayır etkinliğinde oldu. Üniversite kulübümüzle birlikte katılmıştık. Aylin Hanım’ın sakin yürüyüşü, kararlı ama aynı zamanda sıcak bakışları beni ilk andan etkilemişti.
Aramızda 40 yaş fark vardı, ama kısa sürede beklemediğim kadar yakınlaştık. Bana hayat hikâyesini anlatırdı—başarısız bir evlilik, çocuğunun olmaması ve yıllarını işine adamış yalnız bir yaşam…
Onun bilgeliği, deneyimi ve gülümsemesinin arkasındaki yalnızlık beni kendine çekiyordu.
Sadece üç ay sonra ona evlenme teklif etmeye karar verdim.
“Yaşın benim için hiçbir önemi yok. Sadece seninle olmak istediğimi biliyorum,”
dedim, yağmurlu bir gecede önünde diz çökerek.
Ailem öfkeyle karşı çıktı. Annem ve babam beni aklımı kaçırmakla suçladı. Aylin Hanım’ın beni parayla etkilediğini düşündüler. Akrabalarım, hatta komşular bile sadece onun serveti için evlendiğimi fısıldıyordu.
Ama umurumda değildi. Ben onu gerçekten seviyordum—parası için değil, bana verdiği huzur için.
Tüm tartışmalardan sonra evden ayrıldım ve hazırlıkları kendim yaptım. Sonunda ailem ağır bir kalple de olsa bu evliliği kabul etti.
Düğün oldukça sade geçti. Yakın arkadaşlar ve Aylin Hanım’ın eski iş ortakları vardı.
İstanbul’un lüks semtlerinden birindeki evinde geçen ilk gecemizde, ben hâlâ heyecanlıydım. 20 yaşında bir genç olarak ilk kez gerçekten “yeni bir hayata” adım atıyordum.
60 yaşına rağmen Aylin Hanım’da hâlâ asil bir duruş vardı. Banyodan ipek bir gecelikle çıktı, yanıma oturdu ve ellerime şunları bıraktı:
Şehrin en değerli bölgelerinde bulunan üç arsa tapusu—milyonlarca lira değerinde—
ve ayrıca 6 milyon euro değerinde sıfır bir Porsche’un anahtarları.
Sonra bana öyle bir şey söyledi ki, olduğum yerde donup kaldım...
Bölüm 2..

06/07/2026

51 milyon lira bağış yapmak için bir huzurevine gitmiştim… ama orada 40 yıldır benden saklanan annemi buldum—ve gerçek suçlunun kendi halam olduğunu öğrendim.
Arda Yılmaz milyonluk bir servetin sahibiydi. Ama huzurevinin kırık camının yanında, 40 yıldır kayıp olan annesini tekerlekli sandalyede gördüğü gün, elindeki 51 milyon liralık bağış çeki yere düştü.
İstanbul’un tanınmış otel zinciri sahiplerinden Arda Yılmaz’a herkes “şanslı adam” derdi. Yedi tane lüks oteli, Boğaz manzaralı modern bir villası, pahalı arabaları ve gazetelere çıkan başarı hikâyeleri vardı. Ama içinde hep kapalı kalan bir boşluk da vardı. Çocukluğundan beri ona anne ve babasının İzmir yolunda geçirdikleri bir trafik kazasında öldüğü söylenmişti. Onu büyüten halası Kader Hanım’dı. Kader Hanım, başörtüsüyle, sakin sesiyle hep aynı şeyi tekrar ederdi: “Eski yaraları kurcalarsan sadece kanar.”
O gün Arda aslında sadece bir bağış töreni için oradaydı. Şirketi, ihtiyaç sahibi bir huzurevine bağış yapmaya karar vermişti. Seçilen yer, Ankara’nın dışında eski bir huzureviydi. Duvarlarda rutubet vardı, eski vantilatörler gıcırdayarak dönüyordu, bahçede oturan yaşlılar sanki dünya tarafından yavaş yavaş unutulmuş gibiydi.
Huzurevinin yöneticisi, Münevver Hanım, gergin bir gülümsemeyle Arda’yı içeri alıyordu. Kameralar hazırdı, çalışanlar sıraya dizilmişti, çaylar hazırlanmıştı. Ama Arda’nın bakışları bir anda bir köşede oturan yaşlı bir kadına takıldı.
Kadın pencerenin yanında oturuyordu. Beyaz, dağınık saçlar… Zayıf bir yüz… Titreyen eller… Ve gözlerinde hâlâ sönmemiş bir ışık.
Arda olduğu yerde kaldı.
Münevver Hanım,
— Beyefendi, buraya geçelim, fotoğraf burada daha iyi çıkar, dedi.
Ama Arda sanki duymadı. Yavaşça kadının yanına gitti, önünde eğildi. Göğsünde garip bir ağırlık vardı. Nedenini bilmiyordu ama bu yüz, içinde çok eski bir kapıyı aralıyordu.
Yaşlı kadın başını kaldırdı. Birkaç saniye Arda’ya baktı. Sonra titreyen eliyle onun yanağına dokundu.
Arda donup kaldı.
Bu dokunuş yabancı değildi. Sanki ateşli bir gecede alnına konan serin bir bez gibi… Sanki çocukken saçlarını okşayan bir el gibi…
Kadının dudakları kıpırdadı.
— Arda…
Arda’nın nefesi kesildi.
— Ne dediniz?
Münevver Hanım hemen araya girdi:
— Beyefendi, bu Şenay Hanım. Bazen böyle isimler sayıklar. Hiç kimsesi yok, yıllardır burada.
Ama Arda gözlerini kadından ayıramıyordu.
— Bana Arda dedi.
Münevver Hanım huzursuz oldu:
— Tesadüf olmalı.
Ama kadın ağlıyordu artık. Parmakları Arda’nın yüzünden kayıp kravatına tutundu.
— Oğlum… benim küçük Arda’m…
Bu sözlerle Arda’nın bedeni titredi. Dünyada ona çocukken “Arda” diye seslenen tek bir kişi vardı… Ama halası bunun sadece hayal olduğunu söylemişti hep.
Arda kadının ellerini tuttu.
— Beni tanıyor musunuz? Benim adım ne?
Kadın kaşlarını çattı, hatırlamak sanki acı veriyordu. Sonra fısıldadı:
— Arda… benim Kemal’imin oğlu…
Kemal.
Arda’nın babasının adı.
Münevver Hanım’ın yüzü bembeyaz oldu. Kameraman kaydı durdurdu. Bahçedeki yaşlılar da onlara bakıyordu.
Arda ayağa kalktı. Artık bir iş adamı gibi değil, korkmuş bir çocuk gibi konuşuyordu:
— Bana bu kadının bütün kayıtlarını getirin. Hemen. Kim bırakmış buraya? Ne zaman?
Münevver Hanım kekelemeye başladı:
— Eski dosyalar çok yıprandı… Yıllar önce su basmıştı, çoğu zarar gördü…
— Ne kaldıysa getirin!
Onu küçük bir odaya götürdüler. Eski bir dolaptan sararmış bir dosya çıkarıldı. Arda dosyayı açtı. İlk sayfada yazıyordu:
“Şenay Yılmaz. Kabul edildiğinde yaşı: 36. Tanı: Travma sonrası hafıza kaybı, eski kafa yaralanması. Sorumlu yakını: Kader Yılmaz.”
Arda’nın gözleri karardı.
Kader.
Onu büyüten hala.
Dosyanın devamında doktor notu vardı:
“Hastanın sürekli olarak ‘Oğlumu benden aldılar’ dediği gözlemlendi.”
Arda masaya tutundu.
— Hayır… bu olamaz…
Tam o sırada dışarıdan Şenay Hanım’ın zayıf sesi duyuldu:
— Kader demişti… benden korkacaksın diye…
Arda irkildi. Hemen dışarı koştu. Gözleri doluydu.
— Anne… eğer benim annemsen… seni buradan götüreceğim. Ama önce gerçeği bilmeliyim.
Şenay Hanım onun elini sımsıkı tuttu ve tek bir kelime söyledi:
— Sandık…
Arda eğildi.
— Hangi sandık?
Kadının gözlerine korku yerleşti.
— Kader’in… mavi sandığı… içinde benim kanım saklı…
Bölüm 2..

Address

New York, NY
10001

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when YoBaz posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Business

Send a message to YoBaz:

Share