09/07/2026
Hüküm: Şeriatın Beşeriliği-II-
Tekvini emir ile teklifi emir arasındaki ayrımı yalnızca İbn Arabi'nin kavramsal dağarcığına borçlu bir miras olmaktan çıkarmak, bu ayrımın altında yatan mantıksal ve ontolojik yapıyı açığa çıkarmayı gerektirir. Burada iki ayrı Tanrı tasavvuru değil, iki ayrı buyruk mantığı söz konusudur. İkisini birbirinden ayıran ölçüt, buyruğun yöneldiği nesnedir: Bir şeyin var olmasına mı, yoksa var olan bir failin bir eylemde bulunmasına mı?
Kurucu buyruk, doğrudan varoluşa yönelir. "Ol" denildiğinde meydana gelen şey, bu emre itaat edildiği için gerçekleşmez; emrin kendisi, o şeyin varoluşundan başka bir şey değildir. Buyruk ile sonucu arasında zamansal ya da nedensel bir aralık yoktur; ikisi aynı anda, aynı ontolojik düzlemde tezahür eder. Bu yüzden kurucu buyruğa karşı gelmek kategorik olarak imkânsızdır: Karşı gelmek, buyruğun gereğinin gerçekleşmemesi anlamına gelir; oysa burada gerçekleşmeme hali, buyruğun hiç verilmemiş olmasından ayırt edilemez. Var olan her şey, sırf var olmakla, bu buyruğun kapsamı içindedir; varoluşun kendisi, kurucu buyruğun yerine gelmiş halidir.
Yönlendirici buyruk ise var olan bir failin bir eylemde bulunmasına yönelir. Burada irade artık bir şeyi var etmemekte, bir özneye hitap etmektedir. Buyruk ile yerine getirilmesi arasında yapısal bir boşluk vardır; çünkü arada, kendi başına karar verebilen bir fail bulunmaktadır. Bir trafik levhası "dur" der; sürücü durabilir ya da durmayabilir. İtaatsizlik denilen olgu, tam da bu boşlukta, buyruğun zorunlu olarak gerçekleşmediği bu aralıkta doğar; başka bir yerde doğması mümkün değildir. Yönlendirici buyruğun ontolojik koşulu, muhatabının özerkliğidir; bu özerklik ortadan kalktığında buyruk, kurucu buyruğa dönüşür.
Bu ayrımı somutlaştırmak için siyasal bir örnek düşünülebilir: Bir hükümdar "bugünden itibaren savaş halindeyiz" dediğinde, kurucu bir buyruk vermiştir; savaş durumu o cümleyle birlikte, o cümlenin söylenmesiyle oluşmuştur. Bu buyruğa uymamak diye bir seçenek yoktur, çünkü buyruğun gerçekleşmemesi, onun hiç verilmemiş olmasıyla eşdeğerdir. Buna karşılık "askerler cepheye gitsin" dediğinde, yönlendirici bir buyruk vermiştir; askerler gidebilir de gitmeyebilir de. Aynı mantık, Tanrı'nın buyruklarına uyarlandığında da geçerliliğini korur. Tanrı "ol" dediğinde oluyorsa, "hırsızlık yapma" dediğinde insan neden yapmamak zorunda değildir? Çünkü Tanrı dilerse hırsızlığı da "ol" buyruğuyla önleyebilir; o durumda kimse hırsızlık yapamaz, el uzanmaz, niyet oluşmaz. Ancak o zaman ortada yasak diye bir şey de kalmaz; yalnızca olanaksızlık kalır. Kimse uçmayı yasaklamaz, çünkü kimse uçamaz. "Hırsızlık yapma" demek, hırsızlığın olanaklı olduğunu ve olanaklı kalacağını baştan kabul etmektir. Yasak, yasaklanan eylemin yapılabilirliği üzerine kuruludur; olanaksız olanı yasaklamak, dilin mantığına aykırıdır.
Bu noktada yasa kavramının kendisi belirginleşir. Yasa, tanımı gereği yönlendirici buyruktur. Uyulabilir, uyulmayabilir. Uyulmayabildiği için yargı gerekir, yargıç gerekir, ceza gerekir; cezanın uygulanabilmesi için de zor kullanacak bir güç gerekir. Kurucu buyruğun bunların hiçbirine ihtiyacı yoktur; "ol" için mahkeme kurulmaz. Bir buyruğu uygulatmak için devlet aygıtına başvurmak zorunda kalıyorsanız, o buyruğun "ol" ile olan cinsten olmadığını zaten kabul etmişsinizdir. Şeriatı uygulamak için devlet isteyen herkes, farkında olmadan, şeriatın tekvini olmadığını söylemektedir. Tekvini olsaydı uygulamaya, yaptırıma, yargıya gerek kalmazdı; olurdu, hepsi bu.
Şeriat devleti savunusunun dayandığı temel iddia şudur: Bu yasa Tanrı'nın buyruğudur; dolayısıyla insan yapımı değildir; dolayısıyla tartışılamaz, sorgulanamaz. Oysa yasa olduğu anda, yani insana "yap" ya da "yapma" diye seslendiği anda, yönlendirici düzene girmiştir ve o düzenin bütün yapısal özelliklerini üstlenmiştir: Bir vasıtayla gelmiştir, bir dilde söylenmiştir, o dilde anlaşılması gerekmiştir; anlaşılmak yorumlanmak demektir; yorum ise farklı sonuçlara varır. Dört mezhebin varlığı, yorumun kaçınılmazlığının tarihsel kanıtıdır. Hangi hükmün geçerli olduğuna karar veren kişi, bir insan olan müçtehittir; onu uygulayan, bir insan olan kadıdır; uygulatan güç, bir insan olan sultandır. Tanrı yalnızca zincirin başında, kurucu düzeyde durur. Zincirin insana değen her halkası insan elindedir; bu halkaların hiçbiri ilahi değildir, hepsi beşeridir.
Şeriata "ilahi" demek, onun bu zinciri aştığını, doğrudan Tanrı'dan gelip doğrudan insanı bağladığını ima eder. Ancak doğrudan bağlayan tek buyruk türü kurucu buyruktur; ve kurucu buyruk hiç kimseye "yapma" demez. "Yapma" diyen her buyruk, tam da bu ifade biçimi nedeniyle, aracılıdır, yorumlanmıştır, uygulanmıştır — yani dünyevidir. İlahi olan yalnızca varoluşun kendisidir; yasa ise varoluşun değil, eylemin düzenlenmesidir ve eylemin düzenlenmesi zorunlu olarak insani bir faaliyettir.
Burada bir itiraz ileri sürülebilir: Şeriatın var olması bile Tanrı'nın dilemesiyle olmadı mı? Elbette oldu — ama bu hiçbir şeyi ayırt etmez. Fransız Medeni Kanunu'nun var olması da, bir hırsızın hırsızlık yapmayı seçmesi de, aynı anlamda ve aynı ölçüde tanrının dilemesinin eseridir; var olan her şey öyledir. Var olmak Tanrı'ya bağlıysa ve her şey zaten var oluyorsa, bu bağ hiçbir yasayı bir başka yasadan üstün kılmaz. Şeriatın var oluşunu "ilahi" saymak, herhangi bir kanunnameyi "ilahi" saymaktan bir adım öteye taşımaz — ikisi de aynı genellikte ve aynı boşlukta ilahidir. Ayırt edici olan hiçbir zaman var oluş değildir; içeriktir, yorumdur, kimin kime ne uygulattığıdır. Bunların hepsi insan elindedir ve insan elinde olan hiçbir şey, ilahi olanın dokunulmazlığını talep edemez.
hayranlar